Ve dahi demokrasinin ruhu içün…

Dünya üzerindeki milletler ve siyasi/sosyolojik süreçler, tıpkı deprem enerjisi biriktiren faylar gibi multifaktöriyel olarak sıkışıp gerginleşir ve bu gerginlik zaman içinde birikmiş enerjinin bir şekilde tahliye edilmesini gerektirir. Büyük dünya savaşları en azından bir yönüyle aşırı gerginlik, sıkışma ve yoğun tazyikten neşet eden yüksek gerilimli enerji tahliyeleridir. Altı yıl süren İkinci Dünya Savaşı sırasında tahliye edilen hiddet/şiddet enerjisi 60 milyon civarında insanın canına mal olmuştur. Derken, 1990’lı yılların başına kadar süren soğuk savaş döneminin akabinde insanlık doğudan batıya adamakıllı toftaşmış (sakinleşmiş), böylece yumuşama ve halden anlama dönemi başlamıştır. 1957’deki Roma antlaşmasıyla kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), 1992’deki Maastricht antlaşmasıyla kurulan Avrupa Birliği (AB) ve hatta SSCB’de 1980’li yıllardan itibaren ilk adımları atılan ve glasnost-perestroyka diye adlandırılan, ekonomik ve siyasi sistemi şeffaflaştırma (glasnost) ve yeniden yapılandırma amaçlı reform hareketleri işbu toftaşma ve yumuşama psikolojisinin yansımalarıdır.

İnsanlık siyasi, sosyolojik ve ekonomik sıkışmaya bağlı hiddet/şiddet enerjisini çok büyük yıkımlara sebep olan savaşlarla önemli ölçüde tahliye ettikten sonra özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar ve değerleri adeta yeniden keşfetmiş ve böylece küresel çapta hırgürden topyekûn azade olmasa da dünyanın nispeten daha yaşanabilir bir dünya olmasına el vermiştir. Fakat zaman sonra tıpkı çocukların aynı oyuncakla oynamaktan bir süre sonra sıkılıp o oyuncağı kaldırıp atmasına benzer şekilde insanlık rahatlık ve huzurdan adeta sıkılmış hale gelmiş ve böylece yeniden gerginlik enerjisi biriktirme sürecine girilmiştir.

Bugün itibariyle, insanlık küresel çapta tüm dünyayı tehdit eden virüs salgınının da tetikleyici ve hızlandırıcı etkisiyle bunalma, sıkışma ve içe kapanma psikolojisine bürünüp özellikle siyasi alanda hayli otoriter ve totaliter bir yapıya evrilmiştir. Donald Trump denen son derece şımarık ve hatta karikatürden farksız birinin ABD’ye başkan seçilmesi, üstelik daha dünkü seçimde ABD’deki seçmenlerin neredeyse yarısının teveccühüne mazhar olmayı becermesi bugünkü dünyanın psikopatolojik haline dair çok önemli bir veri olarak okunabilir. Böyle bir süreçte demokrasi ve demokratik kültürün ruhuna da Fatiha okunacağı kesin gibidir. Nitekim Cambridge Üniversitesi bünyesinde “Demokrasinin Geleceği Merkezi” tarafından yapılan bir araştırmada, 1995 yılından itibaren demokrasi konusundaki görüşlerin incelenmesiyle ulaşılan sonuç, “2019 yılında demokrasiden hoşnutsuzluk oranı son 25 yılın en yüksek seviyesi olarak yüzde 58’e yükseldi” şeklinde formüle edilmiştir. Araştırma sonuçları üzerine bir yazı kaleme alan Dr. Roberto Foa ortaya çıkan sonucu, “Demokrasi dünya çapında bir halsizlik döneminden geçiyor” diye değerlendirmiştir. Keza Freedom House’un Ocak 2019’da yayımlanan Dünya Özgürlüğü Endeksi de bütün dünyaya “Demokrasi krizde” diye ilan vermiştir.

Demokrasinin konsolide olup küresel köydeki tek oyun haline gelmeyi başaramadığı, aksine her geçen gün daha popülist zamanlar ve süreçlere tanık olduğu bugünkü dünya adeta patlamaya hazır volkan veya akıntıya bırakılmış serseri mayın gibidir. Böyle bir dünyanın kısa vadede demokrasi, insan hakları, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve hukuk güvenliği gibi konularla sahiden ilgilenmesi ve bütün bu konularda acilen çözülmesi gereken ciddi sorunlar bulunduğuna kanaat getirmesi pek mümkün değildir. Özellikle ABD ve kıta Avrupa’sında demokratik iklimden hoşnutsuzluk ve sağcılık şeklinde tebarüz eden, Rusya ve Kuzey Kore gibi ülkelerde ise zaten fıtrî özellik gibi kendini gösteren otoriterlik ve totaliterlik kültüründen az çok nasiplenmediğimizi söylemek kanımca safdillik olur. Nitekim günümüz Türkiye’sindeki hâkim siyasi söylemin dili de tam anlamıyla “millî” bir dildir. Burada söz konusu olan “millîlik” vasfının sıkı sağcılıkla müradif olduğu söylenebilir. Öte yandan, kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayan siyasi çevrelerin kullandığı dil ve üslup da kesinlikle sağcı karakterdedir.

Sağcılık ve sağcılaşma salt siyasi platformda değil, dinî alanda da yükselen trend hâline gelmiştir. Bugün kendini devlet, diyanet ve millet nezdinde akredite etmenin en kolay ve kestirme formülüne karşılık gelen Ehl-i sünnetçilik (Sünnîlik) söylemi tepeden tırnağa salt bizim memlekete, hatta bizim memleketteki bir cemaat veya dinî zümreye özgü bir Ehl-i Sünnetçilik ve Sünnîlikten ibarettir. Sağcılık, bir tür siyasi ve sosyolojik pandemi olarak yerli ve milli Sünnîliğe de bulaştığı için, işbu Sünnîlik kaçınılmaz olarak İslam’ın belki de en sığ, en dar ve aynı zamanda en tahammülsüz yorumlarından birini temsil etmekte ve hemen her fırsatta Katolik kilise geleneğindeki gibi engizisyon marifetiyle infaz hükmü vermektedir.

Sonuç itibariyle, bugünkü dünya çok sıkıntılı/sancılı bir süreçten geçmekte ve özgürlüklerin hüküm sürdüğü demokratik bir iklimde rahat nefes alarak yaşama hayali açısından kısa vadede ciddi bir ümit vaat etmemektedir. Hâliyle, insan haklarından hukuk güvenliğine kadar demokrasi ve özgürlüğü çoğaltma adına atılacak reform adımları da gerçek hayat düzleminde gözle görülür sonuçlar vermeyecek gibi görünmektedir. Ben bütün bunları söylerken bütün dünya ve insanlıkla ilgili olarak hayli karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım; ama keşke daha güzel bir tablo çizmeyi mümkün kılacak bir dünyaya ve hayata tanık olsaydım…

 

YORUMLAR (100)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
100 Yorum