Neyi biliyorum ya da yüz altmış çocuk öldürdü Amerika!
Yüz altmış çocuk öldürdü İran’da Amerikalılar. Binlercesini de Gazze’de soykırımcı İsrail devleti işledi. Yarın nerede ve hangi çocuk bahçesinin havaya uçurulacağı belli değil. Bunlar olmamış ve olmuyormuş gibi her yandan bir patırtı kütürtü almış başını gidiyor. Zaman dedikleri şey yağlı bir çıra misali tutuşmuş isi göğe yükseliyor. Bir an şöyle soluklanacak, sakince dinlenip nefes alıp verecek bir köşe arasam nafile. Herkes, herkesten önce sadece köşeleri değil nefesleri, sesleri, niyetleri tutmuş. Öylesine ben haklıyım en doğru olan benim iddiası var ki ortalıkta kişinin kendisinden şüpheye düşmemesi mümkün değil. Nasıl bu hale geldi yeryüzünün her yanı? Pazara gitsen, çarşıya insen, markete uğrasan portakalların üzerinde bir yığın ses ve göz izi. İnsan yüzleri kırılmış cevizlere benziyor. Her şey pahalı lakin hemen her nesnenin sahibi var. Leke leke mülkiyetçilik. Ezilmiş marul yaprağına benziyor sokağın çehresi. Kahve içip biraz vakit geçirmek isteyeceğin mekanda bile bir başına sessiz kalman mümkün değil. Oturur oturmaz gülümsemesi eğitimli, önünde siyah önlük, elinde fişle bir garson beliriveriyor. ‘Ne arzu ederdiniz?’ Bazısı da ‘ne alırsınız’ diye soruyor? Sanki almak ile arzulamak aynı şey. Ah şu Fransızca. Prendre mıydı? Öyle ya madem oraya girdiniz mutlaka bir şey almalısınız bedeli karşılığında. Yoksa bu çark nasıl döner, hayat nasıl işleyip gider? Sen durmadan bir şey arayacak, soracak, alacak, arzulayacak, özleyecek, isteyeceksin ki teker durmasın, feleğin çarkına takılmış çakılın çıkardığı ses fark edilmesin!
Şehir nerede peki diye sorsan! Şehir nereye gitti? Onun ağacı bahçesi, boğazı kıyısı, merdiveni yokuşu ne oldu? Bahar nerede karşılanacak kış nereden yolculanacak? Kuşun rüzgarın geride bıraktığı tevek nasıl eğilip yerden kaldırılacak? Balıkların soyu tükendi. Çiçekler tek tip. Binalar yükselme yarışındalar. Bazen bir sokağından bin yıllık öyküsü okunan anlar nerede kilitli kaldı? Güneşin yükselişiyle gurup vakti göçüp gidişi bir şeyler telkin etmeyecek mi? Bir alıncık köşe, mekan, işletme, dükkan, cafe, otel çatısı mı bulmalı güneş için bile. Bir uzun duvar dibi bulsam gidip gelip yürüyeceğim. Gözeneklerine saklanmış kağıtlardaki niyet mesajlarını okuyacağım. Orada bulur muyum karıncaların yazdığı notu; ‘Amerikalılar 160 çocuk öldürdü!’
Eğer halâ alıcı değilsen bu vasfını yitirmişsen kayıtlardan düşülme vaktin gelmiş demektir hayatta. Talep ediyorsan eğer işin rengi daha bir değişir? Talep ile almak arasındaki farkı bir düşün! Talep senin almak başkasının. Özgürlük, hak, hukuk, emek değeri, eşitlik hükmü mü aradığın? Bu istediklerini alabilecek gücün var mı? Öyleyse önüne bak. Sus! Sus ki o çarktan yükselen kulak tırmalayıcı ses araya karışmasın. Feleğin çarkına sıkışmış çakıldan kasıt sadece sembolik bir ifade değil. Kulaklar iyice kalple birleştirilse, yanına gönül huzuru ve yaşama rikkati konulsa bir kağşama bir yarılma bir acı gümbürtü bir feryat figan anaforunun şeytan sülfürleri misali döne dolana almış başını süzülüp gider. Gözlerini yumsan varlığı geçmez.
Dünya artık hiç olmadığı kadar birbirine yakınlaştı. Sıcakta kırılmış kibrit başına benziyor artık ülkeler. Biri alev alsa diğerlerinin tutuşması da kader. Birileri de istiyor ki o kibrit kutusunu sadece onun eli tutsun. İkide bir tek kıvılcımım yeter sizi birbirinizle tutuşturmak için desin. Sesi kara bulut olup yayılsın. Kendisine koldaş edinsin. Panikten, belirsizlikten daha bir yaklaşsın kibrit başları. Korku, endişe artsın. Hayatın, insan olmanın hükmü kalmasın. Hayasızın, huysuzun, haydutun kötünün çıyan yüzünden etraf alev kessin. Öyle sor kendine, ben neyi bilirim? Şu olup biten şu geçip giden şu kuş olup süzülen hayat için bildiğin var mı? Şu dünya dedikleri endişe bir lokma tuzlu ekmek azizliğinden çıkalı nice oldu? Ekmek ile yan yana uzanmış yüz altmış çocuk cesedini düşün.
Bu curcunada bu elinde ağu dolu su tabancasıyla bir tiyatroda, eğlencede, sirkte, eğlencede vakit geçirirmişçesine çocuk ölümlerinin, ülke işgallerinin dünyanın üzerine taze bir yumurtayı ezercesine basma gösterilerinin arasında daha neyi bilebiliriz? Daha neyi öngörüp neyi süzmemiz gerekiyor? Uzaktakinin sesi kısılsa yakındakinin sesi yükseliyor. Uzakta değil şurada, yanıbaşımızda, komşumuz İran’da yüz altmış çocuk öldürdü Amerika! Eğer utancı öğretmiyorsa sadece bu bile kahır kaderdir. Oysa Marx demişti ki; ‘Eğer bütün bir halk utansaydı, ileri atılmaya hazır bir aslan olurdu.’ Kahrın uyuşukluğunu öğrenene başka bilgi gerekir mi öyleyse?
