İran’lı Bir Misafir Hk….
MİT’in belli aralıklarla açıkladığı 62 yıllık gizli belgenin yazışma başlığı böyleydi.
O zamanki MİT olan MAH’ın (Milli Emniyet Hizmetleri) Reisi Ziya Selışık’ın İstanbul Merkez Şefliğine gönderdiği 2 Kasım 1964 tarihli yazı şöyle:
“1- İran’lı misafir Türkiye’ye gelmiş ve Bursa’da ikameti kararlaştırılmıştır.
2- Misafirin kalacağı evin ve misafirle ilgili diğer işlerin Bursa Yuva Amirliğince bizzat tanzim edilecektir.
3- Gerekli talimat yazılı ve şifahi olarak Bursa Yuva Amirliğine gönderilmiştir.
4- Misafirle ilgili şifre ve diğer muhaberat(ta) (BELLI) kod adı kullanılacaktır.
Bilgilerinizi rica ederim.”
İranlı “Belli” kod adlı misafirin adı Ayetullah Humeyni’ydi.
Humeyni’nin Türkiye’deki sürgünü hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı.
Bursa’da Humeyni’ye ev sahipliği yapan Çetiner ailesi röportajlar verdi.
Ama o röportajlarda Bursalı emekli orta sınıf laik bir aile olarak geçen Çetinerlerin gerçek hikayesi, haberlerde “emekli” olarak geçen Ali Çetiner’in MAH’ın Bursa Yuva Şefliği’nde görevli bir istihbarat binbaşı olduğu yabancı kaynaklar dışında yazılmamıştı.
Yani MİT bu belgeyle ev sahibi olduğunu ilk kez resmen söylemiş oldu.
Tabii hikayenin bir de MAH-SAVAK işbirliği kısmı var.
Peki, Humeyni neden 1964 yılında Türkiye’ye gelmişti?
Aslında gelmemişti, gönderilmişti. Politik bir sürgündü bu. Humeyni’nin yanında bir SAVAK ajanı da vardı.
Türkiye ve İran’ın iki iyi müttefik olduğu zamanlardı.
Humeyni’nin de Şah’ın iktidarını içeriden sarsmaya başladığı zamanlar…
1961’de Ayetullah Burucerdi’nin ölümünden sonra onun halefi olarak adı öne çıkan Humeyni, 1953’de Musaddık’ı deviren CIA darbesiyle yeniden iktidara daha eli sopalı olarak gelen Şah’a karşı muhalefetin odağı haline gelmişti.
Ocak 1963’te Şah, Amerika’nın da teşviğiyle “Beyaz Devrim” adını verdiği altı maddelik bir reform programını açıkladı.
Türkiye’de de çok takdir edilen ve Kemalist devrimlere benzetilen Beyaz Devrim;
toprak reformunu, ormanların millileştirilmesini, devlet işletmelerinin özel sektöre satılmasını, kadınlara oy hakkı verilmesini, gayrimüslimlerin kamu görevlerine gelebilmesini, ülke genelinde bir okuma-yazma seferberliğini içeriyordu.
Şah’a göre bu devrimin karşısındaki en büyük tehlike din adamlarıydı.
Şah, Kum’a giderek yaptığı konuşmada din adamlarını “kara gericiler” olarak nitelendirdi ve onları “kızıl gericilerden daha kötü, Komünist Tudeh Partisi’nden yüz kat daha hain” olarak tanımladı.
Devrim programı için 26 Ocak’ta yapılan referandum yapıldı. Humeyni referandumu boykot çağrısı yaptı. Evet çıkan referandumda katılım düşük kaldı.
Humeyni Şah’ı Amerika ve İsrail’e tam teslimiyetle suçluyor, 21 Mart 1963 Nevruz kutlamalarında protesto çağrısı yapıyordu.
Ertesi gün İran ordusu Humeyni’nin de olduğu Kum’daki Feyziye Medresesi’ni bastı. Bazı öğrenciler öldürüldü, medrese yağmalandı.
Humeyni, bu kez Şah’ı Yezid’e benzetti. Tahran’da göstericiler Humeyni’nin fotoğraflarını taşıyarak Şah’ı sarayının önünde protesto gösterisi düzenledi.
Humeyni bu kez tutuklandı. Tutuklanma haberiyle isyan büyüdü, kalabalıkların üzerine tanklar müdahale etti, çok sayıda kişi öldü.
Gösteriler üzerine Humeyni serbest bırakıldı. Ama konuşmaya devam etti.
1964 sonbaharında Şah, Amerikan personeline yargı dokunulmazlığı sağlayan bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma üzere Humeyni, Meclis’te buna oy verenleri hain ilan etti.
4 Kasım 1964 sabahına karşı komandolar Humeyni’nin Kum’daki evini tekrar bastı, hapis yerine Tahran Mehrabad Havalimanı’na götürüldü ve Türkiye’ye sürgüne gönderildi.
Çünkü hapse atıldığında ortalık karışıyordu. Sürgüne göndermek daha güvenilir bir çözümdü. Böylelikle halkın gözünden düşeceği, unutulacağı düşünüldü.
Sürgün için Ankara tercih edilmişti, çünkü İran ve Türkiye iki yakın müttefikti. İkisi de ABD’nin bölgedeki güvenilir ortaklarıydı. Türkiye de Şah’ın laiklik vizyonunu paylaşıyordu.
Humeyni Ankara’ya varışının ardından önce Bulvar Palace Oteli’nin 514 nolu odasına yerleştirildi.
Burada İran ve Türk güvenlik yetkililerinin ortak gözetimi altındaydı.
Ertesi gün Atatürk Caddesi’ndeki başka bir binaya taşındı.
İran uzmanı, araştırmacı Mehmet Akif Koç’un rahmetli İlahiyatçı Prof. Dr. Mikail Bayram ile yaptığı röportaja göre, Humeyni bu sırada İran Büyükelçiliği’ne getirilmiş, Ankara’daki İranlı öğrencilerle buluşturulmuş, bu buluşmaya genç bir öğrenci olan Bayram da katılmıştı.
Humeyni, beş gün sonra Ankara’dan oğlu Mustafa’ya yazdığı mektupta gömlek, havlu ve kitaplarla bilrlikte “kuru meyve, antep fıstığı ve nugat (İranlıların lokuma benzer tatlısı) istemiş, yakında kendisini “dindar bir şehir olan” Bursa’ya gönderileceğini bildirmişti.
Mektuplara bakılırsa öldürüleceğini düşündüğü anlaşılıyor. Oğluna “Ev annenindir, kitaplar da senin” diye vasiyetini hatırlatmıştı.
Ama 11 ay sürecek Bursa sürgünü hiç de beklediği gibi olmamıştı.
12 Kasım’da Ankara’dan özel bir askeri uçakla Bursa’ya nakledildi. Onu havalimanında MAH’ın Bursa Yuva Amirliği’nden Farsça bilen albay Ali Çetiner karşıladı:
“1964 yılının Ağustos ayı ortalarıydı. Ankara’dan telefonla aradılar. İranlı önemli bir din adamının geleceğini söylediler. Telefonla verilen emre göre güvenliği dahil her şeyden ben sorumlu olacaktım. Halkla teması, davranışlarının sorumluluğu bana aitti. Üstelik Bursa’da olduğu da gizli tutulacaktı. Her şey aniden olmuştu. Ona uygun bir yer bulamamıştım. En güvenli yer evimizdi. Evimizin bir odasını hazırladık. Yatak koyduk.
Havaalanına gidip misafiri karşıladım. Uzunca boyluydu. Az sakallıydı. Gür kaşları siyahtı. 60 yaşlarındaydı. Fakat dinçti. Dimdik yürüyordu. Üstünde entari gibi bir pijama vardı. Ayakkabısı bile yoktu. Sonradan öğrendim. Ankara’da üst-baş vermişler. Ceket, pantolon giymeyerek reddetmiş. Ama geleneksel molla sarığı başındaydı. Yanında görevli İranlı bir albay da vardı. Havaalanından, bizim Setbaşı semtindeki evimize gittik.”
Humeyni’nin üç ay yaşadığı Bursa Setbaşı’ndaki apartmanın giriş katı.
Ali Çetiner’in eşi Melahat Çetiner de bu devlet görevini hazır evde bekliyordu:
“Ali bana büyük bir İranlı liderin kalmaya geleceğini söylemişti. Şah tarafından sürgüne gönderilmişti ama Bursa’da kalacağı gizli tutulacaktı; şimdilik bizim evimizde yaşayacaktı. Bu bir devlet işiydi, dolayısıyla ne gerekiyorsa yapacaktık. ‘Büyük bir lider’ denince modern bir insan beklemiştim. Onu mümkün olduğunca iyi karşılamak için heyecanlıydım. Geldiği gün hazırlıklara erken başladım. Evi topladım ve odasını hazırladım. Odayı yeni bir yatakla döşedim ve yeni çarşaflar aldım. Dinî bir figür olduğu için yatağının yanına bir Kur’an koydum.
Giyindim, süslendim. Kuaföre gittim. O zaman gençtim. En iyi elbisemi giyip misafirlerimizi bekledim. Gece karanlığında geldiler, bir grup halindeydiler. Türkiye’ye onunla birlikte gelen İranlılar da yanındaydı. İranlılardan biri albaydı. Bu karmaşa içinde Humeyni ile tanıştırılmadık. Onu uzaktan gördüm. Uzundu, beyaz sakallıydı ve sağlıklı görünüyordu. Başında sarık vardı. Üzerinde uzun, geceliğe benzeyen bir kıyafet ve onun üstünde bir cübbe vardı. Sürekli ileriye bakıyordu ve üzgün görünüyordu. Sakin, nazik görünümlü bir yaşlı adamdı. Onu çok göremedim ve sofrayı kurmaya başladım. Bir noktada Humeyni bağırmaya başladı. Ne olduğunu görmek için mutfaktan çıktım. Humeyni Farsça konuşuyordu, ben anlamıyordum. Ama albay kızarıp bozarmıştı çünkü azarlanıyordu.
Ali, Türkçe konuşan albaydan Humeyni’nin neden sinirlendiğini sordu.
“‘İbrik yok,’ diye cevap verdi Afzali. Şiiler akan suyla abdest almıyormuş. ‘Yarın bir ibrik alırız, merak etmesin,’ diye araya girdim.”
Bu sırada Humeyni beni fark etti. Bana dikkatle baktı, kaşlarını kaldırdı. Sonra kaşlarını çattı ve bağırmaya başladı. Albay tekrar alçak sesle cevap verdi ve sonra bize üzgün bir sesle döndü: “Evde kadın istemediğini söylüyor. Başı açık kadının gitmesini istiyor.” Şaşırdım ve öfkelendim. “Albay,” dedim, “ben onun hizmetçisi değilim. Bu evin hanımıyım. İstesem bile evimi terk edemem. Devlet bize onunla ilgilenmemizi ve misafirimiz gibi davranmamızı emretti. Bu evde birlikte yaşayacağız. Ama ısrar ederse başımı hemen örterim ve uzun bir elbise giyerim.” Albay tekrar Humeyni’ye döndü. Kısa bir süre sonra yaşlı adam sakinleşmiş görünüyordu. Ben de yatak odasına gidip uzun bir gecelik giydim. Başımı örttüm ve tekrar dışarı çıktım. Bursa’daki kaldığı süre boyunca da yanına böyle gittim.”
Çetiner çifti bu devlet görevi için ne gerekiyorsa yapmıştı.
Ali Çetiner:
“ Gizli tutmak zorundaydık. Çeşitli sebeplerden buna mecburduk. Bir defasında, onu kaçıracakları yolunda haber aldık. İran’dan adamlar gelmişmiş. İlgililere haber verdik. Önlem alındı. Birkaç İranlı sorgulandı. Sorgular yapıldı. Ama bir şey çıkmadı. Humeyni’yi kaçırmağa gelenlere dair bir şey elde edilemedi. Serbest bırakıldılar. Kaçırmağa gelenler sözde onun adamlarıymış. Ama açıklanamadı…”
Melahat Çetiner:
“Hükümetimiz gizlilik istemişti. Humeyni’yi pencere önünde, sokağa çıkarken görenlere, “O benim kayınpederim. Urfa’da oturuyordu. Fakat kayınvaldem ölünce yalnız kaldı. Yanımıza aldık” diyordum”
Ev sahibeleri olan, üst kat komşuları avukat Nebahat Atasoy, Humeyni’yi üç ay yaşadığı apartmanda hiç görmemişti:
“Kiracılarımızla ilişkilerimiz çok iyiydi. Melahat hanımla birbirimize gider gelirdik. Onlarla altlı üstlü oturuyorduk. Fakat Humeyni’yi hiç rastlamadım. Hiç görmedim. Bursa’da kaldığını bile aradan 16 yıl geçtikten sonra, Humeyni Fransa’dayken öğrendik”
Fakat odanın biri Humeyni’ye verilince, ev, Çetinerlerin içten gelmeğe başladı. Ayrıca,
Setbaşı semtindeki ev mahalle arasında, fazla göz önünde ve yol üstündeydi. Ayrıca küçüktü.
Üç ay sonra Bursa’nın zengin semti Çekirge’de bahçe içinde, yan yana iki ev bulundu. Birine Humeyni, ötekine Çetiner ailesi taşındı.
Bütün masraflar devlettendi.
Ama yemekleri birlikte yemeye devam ettiler. Humeyni’nin güvenliği, bakımı herşeyi Çetiner çiftine aitti:
Melahat Çetiner:
“Bizde kaldığı süreçte aynı tencereden, aynı masada yedik. İlk zamanlarda sofrada hiçbir şeye dikkat etmiyordu. Oturur oturmaz şapur şupur yiyordu. Ağzını şapırdatıyordu. Sonra ağzının şapırtıları kesildi. Daha dikkatli oldu. Dahası, ben sofraya oturmadan, yemeğe başlamadı. Kirli değildi. Giyimine, temizliğine dikkat ederdi. Temiz giyinirdi. Dışarı çıktığı zaman, döner dönmez üstündekileri çıkarırdı. Entariye benzeyen uzun elbisesini giyerdi. Beyaz patiskadan dikilmişti bu. Ayaklarına kadar iniyordu. Sakin, tane tane, yavaş sesle konuşurdu. Çok hisliydi. Sinirlendiği zaman, siyah gür kaşlarını çatardı. Güler yüzlüydü. Bazen gülümserdi. Eve gittiğimde bana, İran’dan gelen bir şeyler ikram ederdi. Özellikle İran’dan gelen şekerden… Ben de eli boş gitmezdim. Onun sevdiği şeylerden, yemeklerden götürürdüm. Çok sevinirdi. Bakar gülümserdi. İlk zamanlar yüzüme bakmazdı. Kadınlara bakmıyormuş. Sonradan bakmağa başladı. Herhalde beni evlat gibi görmeğe, kabul etmeğe başlamıştı.”
Hala her şey çok gizliydi.
İkinci evin sahibi Demir Akınöz, sadece Ali Çetiner’in ne iş yaptığı biliyordu:
“Evi Ali Çetiner kiraladı. Gizli bir iş olduğunu sezdik. Ama ilgilenmedik. Bizim evde oturan sakallının İranlı bir aşiret reisi olduğunu söylüyorlardı. Üstünde durmadık. Biz karşı evde oturuyorduk. Bazen balkona çıkardım. Dolaşırdı. Ziyaretine kimse gelmezdi. Hiç tamircisi olmamıştı. Bir kere karşılaştım. Musluklar bozulmuştu. Tamirci götürdüm. Bakışıp selamlaştık. O kadar… Balkonda oturur elini çenesine dayayarak düşünürdü. Dudaklarını kımıldar dururdu. Kendi kendine mi konuşurdu, dualar mı okuyordu. Bilmiyorum. Bahçede de görürdüm. Büyük çam ağacının altına oturur, iğde ağacının altında da namaz kılardı.”
Bir süre sonra oğlu Mustafa Humeyni’nin İran’dan Humeyni’nin yanına gelmesine izin verildi.
Aralarında müstakbel İran Cumhurbaşkanı Rafsancani’nin de olduğu Humeyni’nin yakın çevresi ve öğrencileri Bursa’ya gidip gelmeye başladılar.
Bursa bu yoğun ziyaretler için fazla küçüktü.
Bu kez İstanbul’da bu ziyaretler için bir ev tutulmuştu:
“Onu görmeğe gelenlerin olduğu Ankara’dan telefonla bildiriliyordu. İran’dan gelenleri Bursa’da kabul etmemiz olanaksızdı. Çünkü kalabalık şekilde geliyorlardı. Kıyafetleriyle dikkati çekiyorlardı. Bursa ise küçük yerdi. Onun için, görüşmeler İstanbul’da yapılıyordu. İstanbul gezilerinde Humeyni, gelen ziyaretçileri evde kabul ediyordu. Görüşmede bulunmuyordum. Ne konuştuklarını bilmiyorum. Sabah kahvaltıları evde yapıyorduk. Ev dayalı döşeliydi ve her şey vardı. Öğle ve akşam yemekleri dışarda yeniyordu. İlk gidişimizde yemek sorun oldu. Fakat, ilk deneyden sonra pek problemle karşılaşmadık. Onu sıradan bir lokantaya götüremeyeceğimizi düşünerek, iyi bir lokantaya gittik. Fakat daha kapısına varmadan kaşlarını çattı. “Buraya girmem” diye bağırdı. Meğer içki içilen ve müzik çalınan lokantaya girmek istemiyormuş. İçkisiz ve müziksiz lokanta bulacağım söyleyerek yatıştırdım. Taksimde lokanta aramaya başladım. Bir ara sokakta, bir lokanta gördüm. Her yönüyle fena değildi. Humeyni’ye beklenmesini söyleyerek, içeriye girdim. Lokanta sahibine dedim ki, “Sinir hastası bir misafirimiz var. Müzik sinirlerine dokunuyor. Buraya yemeğe getireceğim. Acaba burada olduğu süre müzik çalmamanız mümkün mü?” Lokantacı anlayış gösterdi. İçkisizdi lokanta. Gidip Humeyni’yi aldım. Lokantaya girdik. Yemek yedik. Bundan sonra tüm İstanbul gezilerimizde bu lokantaya gittik. Sorun çıkmadı artık.”
Fakat Humeyni’nin sokağa çıkması önünde bir engel vardı: Cübbesi ve sarığı…
Hem Türk hukukuna göre bu yasaktı hem de gizlilik için sakıncalıydı.
Bu yüzden Çetinerler Humeyni’ye takım elbise ve gömlek aldılar. Humeyni’nin hayatındaki tek sarıksız ve cüppesiz resimleri bu yüzden Türkiye’de çekildi.
Humeyni, Türkiye’de Bursa, İstanbul ve kısa süre kaldığı Ankara dışında İzmir’e de gitmişti.
İzmir’de Efes Oteli’nde kalmış, Meryem Ana’yı ziyaret edip dua etmiş, içkili bir lokantada yemek yemiş ve en ilginci Humeyni Menemen’e götürülüp Kubilay anıtı da ziyaret ettirilmişti.
Ali Çetiner:
“İzmir’de Büyük Efes oteline yerleştik. Bilindiği gibi bu otel, Türkiye’nin en lüks birkaç otelinden biridir. Hanımlar girip çıkıyor, ortalıkta dolaşıyor, kahkahalarla gülüyor, yiyip içiyorlar. Normal giyimli, dekolte hanımlar… Humeyni bunların karşısında pek rahatsız olmadı. Müzik de vardı… Ama müzik sesini çıkarmadı. Tepki göstermedi….Humeyni otelden memnundu ama lokantasında yemedi. Bilmiyorum nedenini… Belki öylesi lükse alışık değildi. Onu Kemeraltı’ndaki Şükran Lokantası’na götürdük. Lokantada içki de içiliyordu. Hanımlar vardı. Plak çalınıyordu. İstanbul’da müzik sesine yanında içki içilmesine tepki gösteren Humeyni, burada sesini çıkarmadı. İzmir’i gezdirdim. Efes’e gittik. Meryem Anaya götürdüm. Elini açıp dua etti. Sonra Menemen’e gittik. Menemen’deki Kubilay anıtını gördü. ‘Bu ne?’ diye sordu. Anlattım. Kubilay adındaki subayın burada şehit edildiğini, anıtın bu olayı anlattığını söyledim. Sessizce dinledi. Hiç bir şey söylemedi.”
İlk gördüğü plaj ise Florya Plajı’ydı. Denize girmemiş ama oğlu Mustafa uzun paçalı mayosu yüzünden plajda yuhalanmıştı:
Ali Çetiner:
“Yazdı. Sıcaktı. Bir grup molla geldiği için İstanbul’daydık. Mollalar, ‘Bizi deryaya (denize) götür’ dediler. Humeyni’yi de alarak Mollaları Florya Belediye plajına götürdüm. Plaj tıklım tıklımdı. Mollalardan hiç birinin mayosu yoktu. Orada mayo tedarik ettim. Humeyni istemedi. O, gazinoda daha çok yüzü duvara dönük oturdu. Mollalar soyunup mayolarını giydiler. Humeyni’nin oğlu Mustafa kendisine verdiğim mayo yerine uzun paçalı donuyla kabine çıktı. Herkes gülüşmeye başladı. Kimileri yuhaladı. Koşarak yanına gittim. Gülüyordu. Tepkiyi almak için kabine sokup mayo soydum”
Humeyni ise daha çok Bursa’nın meşhur kaplıca ve hamamlarından hoşlanıyordu:
“Peştemalı koyup kaplıcanın havuzuna girer, dakikalarca kıpırdamadan kalırdı. 1965 yılı Temmuzuydu. Gemlik’e bağlı Kumla’ya gittik. Oraya sık sık giderdik. Piknik yapardık. Humeyni Kumla’yı seviyordu. Temmuz günü plaj doluydu. Bir süre ağaç altında oturduk. Humeyni çevreyi gezerek döndü. Mayo giymeye razı olmadı. Bir peştemal buldum. Ona sardı ve denize girdi. Hayatında ilk kez girdiğini söyledi…”
Humeyni Bursa’da yaşadığı sürede Türkçe de öğrenmişti Bursa için “ Gul şehri” diyordu.,
Ama bu bir buçuk yıllık sürgünde Bursa’da tahmin edildiği gibi etkisi azalmamıış, aksine artmıştı.
Başbakan Hasan Ali Mansur’a yönelik suikast planlarının Bursa’da yapıldığı iddia edilir.
Ziyaretine gelenlerin sayısı her geçen zaman artırıyordu. Gelenler eli boş da gelmiyordu. Yiyecek, kitap dışında para da getiriyorlardı:
“Humeyni Türkiye’ye gelirken hiç bir şeyi yoktu. Elinde bahçesi bile… Giyeceği, ayakkabısı bile yoktu. Ama birbuçuk yıl sonra ayrılırken, yanında milyonlarca lira vardı. Bu para İran’dan gelen mollaların, müritlerin verdiği armağanlardı. Sık geliyorlardı ve yüklüce para verip gidiyorlardı. Humeyni bu paradan hiç harcamadı. Oğlu da…”
5 Eylül 1965’te de bilinmeyen bir sebeple Humeyni Türkiye’den ayrılarak Irak’taki Necef’e gitti. Ve 1978’e kadar 13 yıl burada yaşadı.
Şii ilim ve ziyaret geleneğinin köklü bir merkezi olan Necef’e gönderilmesinin sebebi İran’daki takipçilerinin rahatsızlığını yatıştırmaktı. Şah, Necef’te Humeyni’nin Ayetullah Khoei gibi siyasete mesafeli din adamlarıyla karşılaşması, onlardan etkilenmesini umuyordu.
Ama orada da boş durmamış, Necef’ten Paris’e geçip, Paris yakınlarındaki Neauphle-le-Chateau köyünde yaşamıştı.
Köyün sokaklarında cüppesi ve sarığıyla dolaşabilmişti.
Bir sene sonra da meşhur Air France uçağıyla Tahran’a dönmüştü.
Humeyni’nin Bursa’daki sürgün hayatı ilk kez 1982 yılında Erkekçe dergisinde haber oldu.
Bu yazı boyunca kullandığım Çetiner çiftinin röporytajları derginin bu ilginç sayısından.
Ama haber boyunca MAH’dan hiç bahsedilmedi, Ali Çetiner’in “emekli” olduğu yazıldı sadece.
Sonra 1987’de Milliyet gazetesinde de Çetiner ailesiyle yapılmış bir röportaj çıktı.
MİT bu belgeyle Humeyni’yi SAVAK’ın isteğiyle misafir ettiğini ilk kez açıklamış oldu.
Bu sürgünde yaşananlar, sadece “İran’lı Bir Misafir hakkında” değil, dönemin Türkiyesi ve devleti hakkında da epey ilginç bilgiler veriyor.
