At kestaneleri yine ‘kandillendiler’...
Yazdıklarının ömrü daima uzun olsun dilimizin öncülerinden Haldun Taner’in; onun her bir eseri tekrar ve tekrar okunmayı hak eder. Şunca yıllık dost, ağabey, meslektaş, eleştirmen, ‘buluşturman’ Doğan Hızlan Bey de bilir ve takdir eder ki Haldun Taner’in konuşma dili ve yazıya geçmemiş yaşantı ve anlatıları da bir o denli sürprizlidir. İşte böyle bir zamanda karşılaşıvermiştim o sürprizle ben de. Tadına doyulmaz denemelerinden birinde, İstanbul’a, ağaçlara ve at kestanelerine söz düşüren Taner, onlar için çiçek açtı yerine ‘kandillendiler’ tabirini kullanıvermişti. Dilsel bir buluştu bu. O vakitten beri mayıs ayının gelmesini özellikle beklerim. At kestanelerinin ‘kandillenmelerini’ dikkatle gözler, adım adım bu uyanışa şahitlik eder, içten içe düşünür, düşler, akıl yürütürüm. Her akıl yürütücünün vardığı uçlar kendisine göredir. Dünyamızın her şeyin tekrarına boğulduğu dönemlerinde aklı korumanın bir yolu da bu hadsiz hesapsız ‘akıl yürütüşler’ olmalı. Mayıs ayının içimize damlamasıyla beraber gönlümüzdeki tortuları silkelemenin ve dışarıya, tabiata göz atmanın hünerini dert edinmenin de eşiğine geliriz. Bu eşikte belki de içten içe bana rehberlik eden Yahya Kemal’in ‘İçimde korku nedir kalmıyor yok olmaktan’ mısraı olmuştur. ‘Şafaktan önce uyandım bahar odamdaydı’ diye söze başlayan şair, sanki bütün eserini bu ‘yok olma korkusunu’ aşmak için vermiş gibidir. İşte Haldun Taner’in ‘kandillendiler’ nitelemesinde de böylesi bir varlık neşvesi bulurum. Neden?
Çınar ağacını saltanat, güç ve iktidarla bağdaştıradursun kimi yorumcular; ben onlara pek itiraz etmeyeceğim. Hatta dudağımın ucundan hafif bir kıvrımla bile gülümsemeyeceğim. Bir kere bir şey sevildi mi onu gönüllerden indirmek kolay değildir. Genç kalmaktan öte ihtiyarlamaya meyilli ve asıl görkemini yaşlandıkça kazanan çınarlarla; imparatorluklar, krallıklar, padişahlıklarla kolayca benzerlikler kurulabilir. Fakat bana sorarsanız işin ruhunu ve şiiriyetini erguvan ve at kestanesi taşır. Canımız İstanbul veya Istanbul, (Mehmet Servet Molu’nun kulakları çınlasın) Doğu Roma’nın ufkundan Osmanlı’nın şafağına koşarken erguvan ve at kestanesi imgesini de omuzlarında gezdirmiştir bütün güzelliğiyle. Fakat ona asıl şevk katıp tarihin mayası yapan, at kestanesi olmuştur bizce. Ayasofya ile Sultanahmet Meydanı arasında şu günlerde birkaç kez gidip gelen duyarlı bir ruh hem görsel hem de imgesel yönden bu fikri kendiliğinden takdir eder. Bütün Marmara bölgesi boyunca erguvanlar kaçak hatta yasak aşklar misali parlayıp sönerler. Az süren saltanatları daha çok prensler ve şehzadelere yakışır. Erguvan moru kumaşlardan yapılmış giysiler sadece bir zevki değil boynu tez vurulmuş ve iktidar olma arzusu söndürülüvermiş şehzade ve prensleri de karşılar. Fakat at kestanesi öyle mi? Onda hep bir kaftan ışıltısı barınmaz mı? Yekpareliğinin sinesinde yatan ayrıntılar bize kol kanat germez mi?
İlk elde boy atmış sağlıklı bir at kestanesi çınardan hiç aşağı kalmaz. Çınar ağacının sürekli, yalvarırcasına, bir insan eline pek benzeyen yapraklarını uzatıp durmasının aksine, at kestanesi, aşağı doğru saldığı uzun yapraklarını asil av köpeklerinin, sevimli uysal tavşanların zarafetiyle saklar. Sanki yaratılışında bir terbiye vardır. Yaz günü dibine oturduğunuzda güneşin amansız oklarına izin vermez. Gölgeyi serinlik elbisesi gibi biçer durur. Güzellik iddiası ise tam da mayıs başında, erguvanların patladığı döneme denk gelir. ‘Kandillenerek’ erguvan moruna, leylak ile beyaz gül, puantiyeli sabun çiçeği beyazı ile buz mavisi çalımlı teni heyecan verir. Dahası ilk bakışta dallara asılmış kandiller misali yekpareliğinin gerisinde tek tek bağımsız köpükler taşır. Ana gövdeye yukarıdan aşağıya sıralanan köpürüşler kandillenişin ışık parçacıklarıdırlar. Bu haliyle büyük bir at kestanesi ağacı yüzlerce kandil içinde binlerce kandil taşır. Adeta padişahın eteğine şevkle tutunmuş gönüllü kullar misali uyumlaşırlar. Hiçbir kandil birbirinin tekrarı olmadığı gibi hiçbir köpük de ötekine özenmez. Kader çizgisi, kader hakkı, parmak izi çiçek olup donanır.
‘İçimde korku nedir kalmıyor yok olmaktan’ derken Yahya Kemal elbette bunları da derinden hissetmiş sayılır. Mayıs ayının bütün cömertliğiyle gün açtığı şu demlerde at kestanelerini ziyaret etmek, onlarda şakıyan yaşama şevkini duymak biraz olsun mümkündür. Şairler ve yazarlar ağaca, doğaya, hayata bakarken de bize bunu telkin ederler.
