Sanal gerçekçilik versus doğal gerçeklik

İnsanlık tarihinde ilk kez gerçeklik yitme, doğasını dönüştürme ve bir başka gerçekliğe doğru evrilme tehdidiyle ve hatta gerçekliğiyle karşı karşıya: Kısacası gerçeklik yitiyor, dönüşüyor ve değişiyor. Bununla birlikte gerçeklik algısı, gerçeklik deneyimi, duyuların işlevi ve gerçeklik hissi ve sonuç olarak gerçekliğin oluşumu da değişiyor. Bu demektir ki binlerce yıllık insanlık tarihinde dünya hiç olmadığı kadar keskin bir dönüşüm ve başkalaşım yaşıyor. Dünya kesinlikle eski dünyadan kopuyor ve bir başıboşluğa, kaosa ve sanallığa doğru ilerliyor. Tıpkı üretim bazlı ekonomiden finans bazlı ekonomiye geçişte olduğu gibi, yani ekonominin nesnel karşılığını yitirmiş olması gibi gerçeklik de nesnel karşılığını yitirip sanallaşıyor ve spekülatifleşiyor. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Doğal gerçeklik (gerçeklik çeşitlendiği için mecburen böyle bir tanımlamada bulunuyorum) sanal gerçekliğin istilasına uğruyor, üstü kapatılıyor, araya giren binlerce yorum, imaj vs.den dolayı onu çıplak, hakiki ve olduğu haliyle ona erişemiyor ve onu doğrudan deneyimleyemiyoruz. Demem o ki gerçeklikle aramıza katmanlar girdi, ona erişmek neredeyse imkânsızlaştı. Artık gerçekliğe değil onun imgesine, simülasyonuna (taklidine) mahkûmuz.

Simülasyon kavramını ilk kez 1976 yayımlanan önemli kitabı Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm kitabında etraflıca ele alarak ekonomik, felsefi ve toplumsal veçheleriyle ortaya koyan Fransız filozof Jean Baudrillard (ki görüşleri günümüz dünyasını ve düşünce evrenini anlamakta hâlâ çok geçerlidir ve hatta anahtar bir role sahiptir) metanın üretim değerindense değişim değerinin ön plana çıktığını, ilkinin yerini aldığını, dolayısıyla ekonomiyi (ve dünyayı) üretim değeri üzerinden değerlendiren Marx’ın teorilerinin geçersizleştiğini vurguluyordu. Artık “gerçek” üretim sona ermiş, yerini simülakrlar düzeni almıştı. Bu, bence de sanallığın (virtuality) dünyada ortaya çıkışının ilk başlangıcı, dolayısıyla da kökenidir denilebilir. Yıl 1976.

Şimdi ise yıl 2021. Her şeyi, insan bedenini, emeği, duyguları, hayalleri, imajları, simgeleri değişim, yani ekonomik değeriyle ele alan, her bir şeyi ekonomikleştiren meşum neoliberal dönemin yaşandığı dijital çağdayız. Durum aradan geçen 45 yılda çok daha vahim bir hal aldı. Baudrillard’ın o kitabı yazdığı dönemde, belki de henüz yeni yeni gerçekleşmeye başlamış bir kehanet niteliğinde olan tespitlerinin kaynağındaki durum şimdi artık dünyayı egemenliği altına aldı.

1989 yılında Yeryüzü Düşleri dergisinde henüz 24 yaşındayken yazdığım “Gerçek/lik Biz/iz” başlıklı yazımda gerçekliğin bizim algılarımıza dayandığını, eğer algılarımızı, bakış açımızı değiştirirsek gerçekliği de değiştirebileceğimizi söylemiştim. (Bu aslında o dönem içinde yaşamaya mahkûm edildiğimiz baskıcı dünyanın/gerçekliğin kaderimiz olmadığını, aslında dünyanın biz istediğimiz sürece değiştirilebileceğini söylemeye çalışan bir isyandı.) O zamanlar henüz İngiliz emprisizminin büyük filozofu David Hume’un başyapıtı İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma (Türkiye İş Bankası Yayınları,4. Basım, 2020) adlı kitabını okumamıştım. Hume bu kitabında dünyanın ancak gerçekliğin duyular aracılığıyla deneyimlenmesiyle algılanıp anlaşılabileceğini, ancak bu şekilde bir düşüncenin oluşabileceğini, insanın gerçekliğe dair doğuştan gelen bir kavrayışının, anlama yetisinin olamayacağını savunur. Yani duyularla algılanmamış olan hiçbir şey ne vardır ne de anlaşılabilir: Düşünce ancak böyle oluşabilir. Gerçeklik böyle anlaşılabilir ve deneyimlenebilir.

Bütün bunlardan söz etmemin asıl nedenine gelince: Belki de biliyorsunuz, Amerikalı bilgisayar programcısı ve Facebook’un kurucusu ve sahibi Mark Zuckerberg daha 10-15 gün önce Metaverse diye bir sanal evren kuracağını açıkladı. (Metaverse, meta-universe –yani meta-evren- kelimesinin kısaltılmış hali. Yani bir tür sanal üst-evren. Ya da paralel evren.) En karmaşık oyun sitelerinin bile yanında çok ilkel ve masum kaldığı bu projede kullanıcı metaverse’de (yani meta-evrende) bir hologram olarak gezinebilecek, yaşayabilecek, orada bir kimliği olacak ve bu dünyada yaşaması belki de mümkün olmayan deneyimleri orada yaşayabilecek. Bu evrende, tıpkı gerçek dünyamızda olduğu gibi, bir kimliği ve varlığı olacak, diğer hologram-insanlarla ilişki kurabilecek, aşk yaşayabilecek, dünyanın istediği herhangi bir yerine gidebilecek. Ama sanal olarak. Yani sanal evrende. İşin daha korkutucu yanı imal edilecek yeni aygıtlarla meta-evrendeki insan oradaki sanal gerçekliği duyularıyla gerçekmiş gibi hissedebilecek. Yani belki de hiçbir zaman gidemeyeceğiniz Bali’de bir kumsalda yürürken ayağınızı ıslatan dalgaları tıpkı gerçekte olduğu gibi hissedebileceksiniz. Dediğim gibi en tehlikeli yanı bu. Aslında olmayan sanal bir dünyada oranın gerçekliğini gerçekmiş gibi (sanki varmış gibi) yaşayacaksınız. Ama yine de yaşadıklarınız gerçek olmayacak, sadece -mış gibi olacak. Ama yine de gerçekmiş gibi duyumsanacak. Bu korkunç gelişme doğal gerçekliğin yanında ondan kopuk sanal bir gerçekliğin kurulması anlamını taşıyor olmasıdır. Cehennemi bir paralel sanal evren ve gerçeklik.

ikincisayfai.jpg

Hali hazırda sanal gerçekliğin doğal gerçekliği sanallaştırmayı neredeyse başardığını, insanların doğal gerçekliği sanal gerçekliğin süzgecinden geçirerek yaşadığını, sanal dünyanın kuralların göre doğal gerçekliği algıladığını, sanallığın gerçeklik duygusunu körelttiğini gördüğümüze göre şunu “gerçekten de” söyleyebiliriz: Doğal gerçekliğin yerini sanal gerçeklik alıyor, ya da buna kalkışıyor. Gerçekliğin sanallaşması kökeninde insanın, insan duygularının, algılarının, düşüncelerinin, varlığının sanallaşması anlamını ve tehlikesini taşıyor. Gerçeklik hissi yitiriliyor, yitiyor. İnsanın varlığı dönüşüyor, dönüştürülüyor. Bu, dijital teknolojinin insanın varoluşunu ve biyolojisini ve hatta yaşamsallığını yok etmeyi hedeflediği bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Bir tür sanal-kültür oluşuyor.

Peki bu duruma karşı ne yapılabilir: Ludistler gibi bütün bilgisayarları yıkıp yok mu etmeye çalışalım. Bu da denenebilir. Ama bir kere oluşan ve elde edilen bilgi yok edilemez, önüne geçilemez. Bu mümkün değil. Burada en büyük iş bence sanata ve edebiyata ve elbette ki şiire düşüyor. Sanat, mutlaka ve mutlaka, doğal gerçeklik hissini koruyup var kılmaya çalışmaya yönelip bu çabasında ısrarlı olmalıdır. (Belki günümüzde şiir çok az okunuyor, ama çok değil 50 yıl sonra insanlar gerçeklik duygusunun ne olduğunu öğrenmek için şiirlere bakacaklar.) Sanat, kesinlikle teknolojik gelişmelere ayak uydurup teknolojik mecranın olanaklarından faydalanma aldanışına düşmemelidir. Sanallığa karşı et, kan, can yani ilkellik savunulmalı, karmaşıklıktan uzaklaşıp yalın gerçekliğe dönülmelidir. Bu çerçevede ben şahsen Çağdaş Sanat’ın da bu sanal gerçekliğin bir tür uzantısı ve taşıyıcısı olduğuna, sanatın algılanışını değiştirdiğine, sanatın bu şekilde giderek kavramsallaşıp zihinselleştiğine inanıyorum. Halbuki direkt varlığa, nesnelere, dış dünyaya yönelinmeli, düşünceyi ya da kavramı değil, duyguyu ve imgeyi öne çıkarmalı, kesinliğinden ve gerçekliğinden kuşku duymaya yönlendirildiğimiz doğal gerçekliği bedenimizle ve duyularımızla deneyimlemeye çalışmakta ısrar etmeliyiz. Bunu yaparken de insanın aşırı-kültürleşmesi dediğim insan yapımı şeytani teknolojinin tuzağına düşmemeye, teslim olmamaya çalışmalıyız. İnsan icat ettikleriyle kendini de dönüştürüyor, değiştiriyor. Önemli olan natura’yı, doğallığı ve yaşamsallığı, demek gerçeklik duygusunu yitirmemektir.

Şimdi mesele, ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. İnsanı öldürüp yeni bir insansı nesli yaratılma çabasına insani özelliklerimizi koruyarak başkaldırmaktır.

YORUMLAR (9)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
9 Yorum