Siyasetçiler seçilmiş midir?
Atanmışlar-seçilmişler tartışması ve buradan doğan gerilim ve çatışma iklimi; siyaset-devlet ilişkisinin en karmaşık ve en fazla polemik doğuran sorun alanlarından birisidir.
Türkiye’de siyasetçi-bürokrat ilişkilerinde; bu iki kesimin karşılıklı konumlanma biçimleri ile bürokratların siyasetçiler karşısında ne ölçüde inisiyatif kullanabilecekleri ve hareket alanlarının sınırının nerede başlayıp nerede biteceği yönündeki tartışmalar ağırlık taşıyor. Bu tartışmalar, çoğu zaman bürokratların “atanmış” oldukları ve bu nedenle siyasi iradenin emir ve direktiflerinden hiç bir şekilde sapmamaları gerektiği” şeklindeki mutlak yargı ve siyasi otoritenin hiyerarşik üstünlüğü varsayımı üzerinden şekillenmektedir.
Konuya, mevcut siyaset ve devlet pratiğimiz üzerinden baktığımızda ise, “atanmış” ve “seçilmiş” kavramlarının ne ölçüde gerçeklik zeminine dayandıkları başlı başına bir analiz ve sorgulama konusudur.
Bürokratların” atanmış,” siyasilerin ise “seçilmiş” olduğu tezi, bütünüyle içi boş bir söylemdir.
Türk siyaset kültürü ve siyasi parti sisteminde, siyasetçiler, kelimenin tam anlamıyla “atanmış” kişilerdir.
Liderleri tarafından atanmış kişiler.
Bu, solda olsun, sağda olsun; tüm siyasi partilerde böyledir.
Siyasi liderlerin, tabii ki mevcut dengeleri gözetmekle birlikte, bu mekanizmanın işleyiş sürecinde mutlak bir belirleyiciliği vardır. Tıpkı patron şirketlerinde, tüm konularda patronun mutlak söz sahibi olması gibi…
“Atanmışlık” niteliğine bakarsanız, siyasetçiler, “bürokratlardan daha fazla atanmıştır.”
Teoride, demokratik temsil mekanizması; halkın adayları doğrudan değerlendirmesi, tercih etmesi ve iradesini kişiler üzerinden ortaya koyması varsayımına dayanır. Ancak “güçlü lider kültünün” hâkim olduğu, siyasi partilerin kurumsallaşamadığı ve parti içi demokrasinin zayıf olduğu sistemlerde, halk çoğu zaman kişileri değil; lideri, sembolü, kimliği, aidiyeti veya partiyi seçer. Türkiye’nin siyasi kültürü ve siyasi parti sisteminde bu yapı oldukça karakteristiktir.
Siyasetçiler atandıktan, yani liderleri tarafından seçildikten sonra, göstermelik bir seçim sürecinden geçirilerek “seçilmiş” statüsü ve ünvanı kazanırlar. Sandık, aslî seçimi yapan değil; daha önce yapılmış seçimi “toplumsal meşruiyetin onayından geçiren” bir mekanizmadır.
Halk, onları bilerek ve isteyerek seçmez; destekledikleri ve oy verecekleri siyasi partinin lideri onları belli bir plan dahilinde milletvekili listesinde seçilecek sıralara koyduğu için halk onları seçer. Daha doğrusu, seçilmiş görüntüsü kazandırır.
Milletvekili, teoride halkı temsil ediyor görünse de; pratikte ağırlıklı olarak liderin siyasi iradesini temsil eder. Vekiller, hukuken seçilmiş olsalar da, siyasi varlıklarının oluşum süreci incelendiğinde; ortaya çıkan yapı büyük ölçüde “hiyerarşik bir atama” mekanizmasıdır.
Bu bağlamda, sürekli “biz seçilmişler…” klişesiyle üretilen tüm denklemler; bu varsayıma dayalı pragmatist çıkarımlar elde etmeye yönelik polemiklerden ibarettir.
Bürokratlar ise sürekli “atanmışlar” diye bir etiketlenmeye maruz kalsalar da, gerçekte seçilmiş sanılan siyasetçilerden çok daha fazla seçilmiş sayılırlar.
Nasıl mı?
Siyasetçilerin, doğrudan parti liderleri veya onun icazetiyle parti yönetimleri tarafından listelerde seçilebilecek sıralara yerleştirilmesinde; önceden açık biçimde tanımlanmış, objektif ve standartlaştırılmış kriterlerin belirleyici olduğu pek söylenemez. Uygulamada, aday belirleme süreçleri, büyük ölçüde siyasi değerlendirmelere, parti içi dengelere, lider tercihine ve dönemsel stratejik önceliklere göre şekillenir.
Oysa, bir bürokratın ilk defa meslek kariyerine başlaması ve üst düzey görevlere gelebilmesi, teknik ve profesyonel bir sürecin izlenmesini gerektirir.
Bürokratik görevlendirme, yalnızca bir “atama sistemi” değil; aynı zamanda çok kademeli bir “ön-seçilim sistemi”dir. Bu, bir tür “kurumsal filtreleme mekanizması” olarak çalışır.
Bürokrat veya teknokrat; nihai atama kararı verilmeden önce uzun bir kurumsal filtreleme, ayıklama ve yeterlilik denetimi sürecinden geçer.
Bu süreçler; eğitim yeterliliği, uzmanlık, mesleki formasyon, sınav sistemi, kıdem, teknik deneyim, kurumsal performans, disiplin geçmişi, idari kapasite, alan bilgisi, ve yönetim becerisi gibi önceden tanımlanmış kriterler üzerinden işler.
Bürokratın atanma aşamasından önce, sahip olması gereken nitelik ve özelliklerin dayandığı kriterler; siyasi atamalarda esas alınan nitelik ve özelliklerin dayandığı kriterler gibi sübjektif ve değişken değil; objektif, tanımlanmış ve ölçülebilir kriterlerdir.
Dolayısıyla liderin veya siyasi otoritenin nihai tercih yetkisi bulunsa bile, bu tercih temelde tamamen sınırsız değildir; belirli bir “ehliyet havuzu” içinden yapılır.
Max Weber’in geliştirdiği klasik “rasyonel-hukuki otorite” modelinde bürokrasi kişisel sadakatten çok; kurala, uzmanlığa, teknik yeterliliğe, yetki tanımına ve kurumsal prosedürlere dayalı bir yönetim biçimidir.
Bu nedenle bürokratın meşruiyeti ve belirlenme süreci; sistem ne kadar lider iradesine ve şahsi seçimine dayalı olursa olsun, “keyfi siyasal tercih” ile “normatif-kurumsal seçilim” ilişkisi arasındaki diyalektik üzerinden okunmalıdır.
Merkez Bankası, Hazine ve Maliye, Gümrük ve Ticaret, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı gibi bakanlıkların üst düzey yönetim pozisyonlarına; yüksek yargı üyeliği, büyükelçilik ve valilik görevlerine, sırf politik yakınlık ve sadakat şartlarını sağladıkları gerekçesiyle belirli bir uzmanlık ve kariyer birikimi olmayan insanlar atanabilir mi? Buralara gerekli eğitim yeterliliğini, ehliyet ve liyakat şartlarını taşıyan birinin atanması; her şeyden önce “siyasi iradenin politika ve program hedeflerini gerçekleştirme” amacının gerektirdiği rasyonel bir zorunluluktur.
Çünkü bürokratik alanın, siyasi alandan farklı olarak; kendi iç normları, mesleki kodları, kurumsal gelenekleri ve teknik zorunlulukları vardır. Bu durum, siyaset sosyolojisinde esas olarak “kurumsal rasyonalitenin sınırlandırıcı etkisi” kavramıyla açıklanır.
Bu çerçevede, bürokrat/teknokrat atamalarında, liderin iradesi mutlak görünse bile; kurumların niteliği, teknik zorunluluklar, uluslararası standartlar, mesleki yeterlilik beklentileri ve devlet kapasitesi ihtiyacı nedeniyle tam anlamda keyfi bir atama değil, “sınırlandırılmış takdir yetkisi” olarak tezahür eder.
Bürokratik alanın meşruiyet zemini teorik olarak “liyakat temelli seçilim” iddiasına dayansa da, bürokratik sistem çoğunlukla tam anlamıyla meritokratik olmayabiliyor; hatta Türkiye’nin pratiğinde de gördüğümüz üzere siyasi müdahalelerle ciddi biçimde aşınabiliyor.
Siyasi alan, “halk tarafından seçildiği”klişesiyle görünürde demokratiktir ama Türkiye’de olduğu gibi mutlak lider otoritesi altında, tüm yapı ve işleyiş mekanizmasıyla fiilen kişiselleşmiş durumdadır. Bürokratik alan ise, görünürde hiyerarşik, ama fiilen daha rasyonel, daha kurallı ve daha seçici işleme potansiyeline sahiptir.
Bu nedenle, sistem mutlak ölçülerde lider merkezli olsa bile, bürokrasi; demokratik temsilin alternatifi değil, devlet yönetiminde teknik rasyonalitenin, kurumsal devamlılığın, idari zorunlulukların ve reel ekonomik gerçekliklerin ortaya çıkardığı yapısal bir ihtiyaçtır.
Ancak, güçlü liderin yakın çevresinde konumlanarak nüfuz ve güç devşirmek, etki ve müdahale alanlarını genişletmek, karar ve uygulama süreçleri içinde daha fazla mevzi kazanmak isteyen siyasi aktörler ve güç odakları; bürokratik yapının sahip olduğu teknik, kurumsal ve rasyonel hareket alanını, çoğu zaman kendi siyasi tasarruf kapasiteleri açısından sınırlayıcı bir unsur olarak görürler.
İşte bu sebeple, Türkiye’nin lider merkezli siyaset yapısında bürokrasinin teknik kapasitesi, kurumsal özerkliği ve toplumsal itibarı sürekli ve sistematik biçimde aşındırılıyor. Böylelikle hareket alanı daraltılarak varlık nedeninin ve asli fonksiyonlarının gerektirdiği karar ve uygulama gücü, siyasi sadakat ilişkilerine bağımlı hale getiriliyor.
