Siyasi dâvâlarda medya günahları
Türkiye’de siyasi dâvâ çok. Siyaseten durulmamış bir yapımız var ve iktidar gücünü kullananlar yargıyı “siyaseten tasfiye”nin yöntemi olarak da kullanıyorlar.
İstiklâl Mahkemelerinin yargılamaları, Yassıada, 12 Eylül, 28 Şubat, Ergenekon – Balyoz ve bugün Silivri yargılamaları – CHP’ye yönelik operasyonlar…
Böyle dönemlerin “medya” bakımından da çok dramatik bir “sınama”ya dönüştüğünü söylemek gerekiyor. Çünkü operasyonu yürüten siyasi otorite, Yargılamanın halka pazarlanması gibi bir sonucu da elde etmek istiyor.
Bu boyut, siyasi otoritenin medyaya hakimiyeti ölçüsünde, Yargı bağımsızlığı – tarafsızlığı açısından problemli hal alıyor, yargılananlar açısından ise, kamuoyu nezdinde peşin mahkûmiyet gibi haksızlıklara yol açıyor.
Tek parti dönemi ve İstiklâl Mahkemeleri yargılamalarının gerçek niteliği bugün bile yeterince ortaya konulamamıştır. Çünkü o günkü hesaplaşma ortamında kaybedenler, “ihanet”le suçlanmış ve hakim yapı o günlerden bugüne dosyaların kapağının açılmasına imkân vermemiştir. Kemal Tahir romanlarında okuduğumuz “Kurtlukta kanun düşeni yemektir” mottosu, o dönemin Yargı ile iç içe geçmiş siyasi mücadelelerinin ifadesidir. Döneme medya rolü açısından bakıldığında da ibretlik duruşlar gözlenir.
Yassıada Yargılamaları sırasında yargılananlar, önce medyada mahkûm edilmişler, itibar suikastine maruz bırakılmışlardır. Sonradan “Devlet”in itibar iadesi yaptığı ve adlarına anıt diktiği bu simalar, o günün medyasında “Düşükler” vs diye anılmışlar, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı yapmış bu kişiler, uydurma hikâyelerle, mahkûm olmadan önce şahsiyetleri ayaklar altına alınmıştır.
Bu yayınların o günkü yargıyı etkilemediği söylenemez. Bu yayınların o günün güçlüleri tarafından yönlendirilmediği de söylenemez. Ama medyada cellatlığa soyunan bu tavırlar, medya adına utanç verici örnekler arasındadır.
12 Eylül döneminde de darbecilerle birlikte kampanyaya soyunan bir medya vardır. Sanki Kenan Evren, ya da 5 darbeci general, medyanın kimi simalarında yeniden bedenlenmiş ve dönemin liderlerini Evren üslubunda “tencereyi kirletme” suçlamasına adanmışlardır. Bu dönemin medyasında eski liderlere “siyasi yasak” kampanyasının da misyona dönüştüğünün pek çok örneği bulunmaktadır.
28 Şubat sürecinin medyatörlerini de görmüştür bu ülke. Aldığı 5 aylık ceza sebebiyle “Artık muhtar bile olamaz” başlığını atanlar, aslında 28 Şubat iradesinin diyelim Tayyip Erdoğan’ın “Artık muhtar bile olamaması” iradesine sahip çıkmakta olduklarını, bugün ne kadar farklı izah etmeye çalışsalar da “niyet sorgulaması”nda sınıfta kalıyorlar.
O dönemin kimi medya simaları, başörtülü öğretmen avına çıkmışlardı ana okulu koridorlarında.
O dönem merhum Erbakan’ın da Refah Partisi’ni ve kendisine yönelik suçlamaları cevaplamak üzere AYM huzuruna çıktığı günlerdir. Savunma sadedinde yüzünde ve çene altında ter damlacıkları oluşmuştur. O günlerin bir medya figürü, “Şöyle şöyle yapmasaydın bugün hakimler karşısında terlemezdin” gibi yazılar yazabilmiştir. O günün zor işi ise Erbakan’ınşahsında bir misyonun yargılandığına bakıp “Seni seviyoruz savunan adam” diye seslenmekti.
Son 25 yılda da siyasi dâvâlar var. Bu dönemde de “medya” Yargı süreçlerinin önemli bir paydaşı oldu.
Bir dönem “Gülen medyası” ile el ele yürüdü yargı operasyonları… İktidar, Gülen yargısı ve Gülen medyası…
Bir dönem Gülen medyası siyasi iktidara karşı girişilen yargı operasyonunun yanında durdu. 17-25 Aralık süreci bunun çarpıcı örneğidir.
Sonra iktidar kimi ekonomik tasarruflarla bir medya gücü oluşturdu. “Havuz medyası” deniyor ona. “FETÖ”ye karşı Emniyet – Yargı operasyonlarında bu medya, sosyal medyada oluşturulan gruplarla birlikte eşlikçi olarak devreye girdi.
Ve bugün…
2019’den beri, sonra 2024- 31 Mart’ının ardından, yani CHP’nin önce yerel yönetimlerde tırmanışa geçmesi, “birinci parti” olarak iktidar iddiasını ortaya koyması, 18-19 Mart 2025 ‘te başlayan Yargı operasyonları ve bugün…
Yargı Yargı olarak kalsa ve herkes, “siyasi hesaplaşma” izlenimi edinmeden, olan bitenin Yargıya güvenin tavan yaptığı bir ülkede gerçekleştiğine inansa, hafızalarda hemen Yassıada Yargılamaları ve yukarda saydığım süreçler canlanmasa, kimi zaman en tepeden, Meclis Kürsüsünden iddianame yandaşlığı yapılmasa, iktidarın oluşturduğu medya yapılanması peşin savcılık - yargıçlık makamına soyunmasa…. Sanki birileri şu veya bu kişi için “Artık muhtar bile olamaz” türü yayınlar yapmasa, sanki konvansiyonel – sosyal medyada trol orduları, Menderes’e karşı yürütülen itibar suikastlarına soyunmuş gibi roller üstlenmese…
Bizim gibi on yıllardır ülkede olan biteni takip edenler için dejavu – yaşananlar bir kere daha yaşanıyor, ama bu defa dünün mağdurlarının gadrine tanık olarak yaşanıyor. Ne diyeyim, herkes üstüne oturttuğu role baksın yeniden… “Menderes’in celladı”na “Menderes’in celladı” deniyor, o gün de bugün de… “Muhtar bile olamaz” manşetini atanlar da o ayıbı telafi etmek için kıvranıyor. Bugünün medya aktörleri yarın nasıl kıvranacak, göreceğiz.
