AB, İngiltere’nin yeni ümidi
Londra – İngiltere Başbakanı Starmer’in İşçi Partisi liderliğinden istifası ile kısa süre içerisinde boşalacak koltuk çok hızlı daha doğrusu rahat dolacak gibi görünüyor. Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham neredeyse kendisine özel yapılan ara seçimlerle milletvekili seçildi ve Londra’ya gelerek kabine çalışmalarına başladı bile. Parti kongresinden sonra da başbakan olması öngörülüyor.
Değişimin hızı ve dozunun biraz acımasız olduğunu kabul etmek gerek. Burnham’ı seçildikten sonra Manchester’dan Londra’ya getiren tren canlı yayın helikopterleri tarafından takip edildi. Türkiye’dekinin aksine kabineye girmek için tren kapısında 150 metre sıra olan isimler tarafından karşılanmayan Burnham Euston istasyonundan taksi tutup Westminster’a giderken de bindiği taksi yine kameraların takibindeydi. Londra beyaz atlı prensini bulmuş gibi bir hava var. Burnham’ın yemin edişi, sonrasında İşçi Partililerle çektirdiği selfiler kimileri tarafından daha iki gün önce lideri istifa etmiş partide “cenaze evinde dans etmek” olarak tanımlandı. Sanki istifa eden, dolayısıyla 14 yıl sonra gelip başarısız bulunup istifa eden başbakan başka partidenmiş gibi davranmak pek de normal değil.
Starmer en az sevilen İngiliz Başbakanı olmak için yeterince sebebe sahip. İki sene içerisinde verdiği sözleri tutamaması bir yana Filistin konusunda Muhafazakarlara göre daha Filistin yanlısı partisini İsrail söylemine teslim etmiş olması İşçi Partisi’nin ideolojik omurgasını da sarstı. Ancak bu görev değişimi İngiltere’deki yapısal sorunları kişilere indirgeme riski taşıyor. En önemlisi Starmer, tam da onuncu yılı dolan Brexit referandumundan bu yana istifa eden altıncı başbakan. Burnham 10 yılda bu koltuğa oturan yedinci isim olacak. Bu da İngiltere gibi bir ülkede derin bir istikrarsızlık demek.
Brexit’in getirdiği maliyet tartışmalı olmakla birlikte en muhafazakâr değerlendirmeler bile Avrupa’dan ayrılmanın İngiliz ekonomisinin büyümesine her yıl 150 milyar sterlin / 200 milyar dolara mal olduğunu söylüyor. Rakamı 300 milyar dolara kadar çıkaranlar var. Brexit; COVID pandemisi, Ukrayna savaşı, enerji krizi, Donald Trump’ın seçilmesi ve küresel enflasyonla birleşince kusursuz fırtınaya dönüştü. Göçü durdurması için desteklenen Brexit göçü durdurdu ama sadece Avrupalıların gelişini. Boşluğu doldurmak için gevşetilen vize politikası bir yılda dünyanın her yerinden yaklaşık bir milyon kişinin akmasına neden oldu.
Ekonomik kriz, zaten dipte olan sağlık sistemi, göçmen krizi bir araya gelince aşırı sağa geniş bir alan açıldı, Londra tarihinin en büyük aşırı sağcı mitinglerine ev sahipliği yaptı. Üstelik Brexit’i savunan Nigel Farage gibi isimler bu kararın sebep olduğu toplumsal tepkinin üzerinde sanki kendileri başka dünyadanmış gibi sörf yapmaya devam ediyor. Sorun İngiliz seçmenin ve sistemin bu kadar derin sorunların çözülmesi için gerekli sabra sahip olmaması.
Başbakanların seçimle değil partideki dengelerle değiştiği bir ortam da istikrar sağlanmıyor. Kısa süre sonra İngiltere’yi tüm ülkeyi yönetmek için parti lideri sıfatıyla ülke çapında bir seçime girmemiş, Başbakan olarak dış politikadan güvenliğe kadar ne yapacağını özellikle konuşmamış, başarılı olduğu belediyecilik alanında toplu ulaşım otobüsleriyle ilgili yaptığını ulusal çapta da yapmayı vadeden bir isim yönetecek.
Starmer’in başarılı olup olmayacağından bağımsız olarak Başbakanların koltukta sağlam oturamıyor olmaları sistemik bir sorun ve kişileri aşıyor. Brexit gibi yapısal bir depremin ardından istikrar da üretmeyen bir siyasi sistemde Londra’nın umudu yeniden Avrupa Birliğine dönmek olabilir. AB’den çıktıktan 10 yıl sonra İngiltere’nin en çok yaptığı tartışmalardan biri yeniden Brüksel’de bir koltuk sahibi olmak.
Lider ve söylem düzeyinde birleştirici faktörlerin yokluğunu iliklerine kadar hisseden Birleşik Krallık’ta Avrupa Birliği’ne yeniden girmek, yapısal adaptasyon ve bir hedef koyması bakımından birleştirici bir rol oynayabilir. Ana akım partilerin zayıfladığı, iki partili sistemin sorunlara çözüm üretemediği bir dönemde AB hedefi kutuplaşmış toplumu toparlayacak en önemli çıpalardan biri haline gelebilir. ECFR’ın son araştırmasına göre Brexit’te oy kullanacak yaşta olmayan İngilizler Avrupa Birliği’ne katılmak için referandum yapıldığında yüzde 70 AB’ye katılma yönünde oy kullanacağını söylüyor. Toplam katılımcıların yüzde 57’s iise AB’den çıkmak hataydı görüşünde. Fazlasıyla kutuplaşmış, ana akımların zayıfladığı bir ülkede AB yüksek bir mutabakat sağlıyor.
İngiltere ile Türkiye mevcut durumları itibarıyla benzeşiyor. Kıtanın iki yakasında, ABD ile önemli ancak istikrarsız ilişkilere sahip, NATO üyesi, güvenlik için kendisi dışında ittifaklara ihtiyaç duyan, 70 milyon üstünde nüfusa sahip, emperyal geleneği olan iki ülke. Yüzde 52 iki ülkenin de Brexit referandumu ve son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde karar verici çoğunluğu temsil ediyor. Her ikisi de ekonomik kriz ve siyasi kutuplaşmanın içinde yüzüyor. Türkiye’nin demokrasiyi öldüren yüksek maliyetli istikrarı da İngiltere’nin sürekli istikrarsızlık üreten güçlü parlamenter yapısı da sorunlara çözüm getirmiyor.
Bu ikilem ünlü dil bilimci ve filozof Kierkegaard’ın “seçim paradoksunu” hatırlatıyor. Hangi yolu seçerseniz seçin geride bıraktığınız diğer olasılıkların hayalini kuracağınız için nihayetinde pişmanlık kaçınılmazdır. Belki de bu iki uç arasında sağlıklı bir denge zaten hiç yok. Ama bu aramaya devam etmemeyi gerektirmiyor.
