Demek ki olabiliyormuş…
Londra-Neoliberal siyasetin toplumlarda yarattığı ağır adaletsizlik, küresel sistemin çözülmesinin getirdiği istikrarsızlık algısı ve göç dalgaları, geleceğe dair içi boş vaatlerin ötesine geçebilecek sahici siyasi duruşların ortaya çıkmaması aşırı sağı yükselten bir dalga oluşturdu.
Bunu Türkiye ile birlikte okumak her zaman doğru değil. Birincisi AK Parti’nin 2002’de iktidara gelmesi güncel trendlerden bağımsız ve ülke içindeki ekonomik ve siyasal travmalar zemininde mümkün oldu. AK Parti ilk on yılda ise popülizm üzerinden değil başörtüsü yasağının kaldırılmasının ötelenmesi gibi başlıklarda kimi zaman tabanına rağmen gerçekçi bir siyaset ve icraat performansı gösterdi. Bunun da karşılığını aldı. Bugünkü AK Parti bambaşka bir hikâye. Fon skandalı birkaç kişi ile sınırlanamayacak sistemik bir sorun. Benzer skandalların daha nerelerde çıkabileceği ise biraz zaman biraz kısmet meselesi.
Avrupa’da yaşananı Türkiye’den ayırmak gerek. Kıtanın tarihine işlemiş ırkçılıktan beyaz üstünlükçülüğe kadar çok boyutu var. Ancak demokrasinin iç işleyişi aşağı gidişin kaçınılmaz bir kader olmadığını gösteren işaretler veriyor. Bütüncül ve kesin çıkarımlar için erken ama olana da bakmak gerek.
Macaristan’a devrilmez görünen Orbán’ın ve temsil ettiği katı yönetim yapısının değişmesi ideal örnek olmayabilir. Orbán düzenini yıkan aktör sistemin tamamen dışından gelmedi; eski Fidesz çevresinden çıkan Péter Magyar, içeriden kopuşu muhalefet alternatifine çevirdi. Demokratik ve hukuki iktidar değişiminin her ülkede aynı pratiğe sahip olması gerekmiyor. Nihayetinde ülkeler de aktörler de ayrışan geçmişlere ve karakterlere sahip.
İngiltere’de son genel seçimler ve sonrasında yaşananlar aşırı sağın yükselişi ve sistemik tıkanıklık karşısında farklı pratikler geliştirilebileceğini gösteriyor. Ülkede 2024’teki son seçimlerde katılım oranının yüzde 60’a düşmesinin ve seçim sistemindeki bölge mantığının da etkisi ile İşçi Partisi oyların yüzde 33,7’si ile mecliste yüzde 63’lük bir çoğunluk sağladı. Bu zaferin ne kadar kırılgan olduğunu en basit şekilde anlatmak gerekirse İşçi partisi ortalama 24 bin oyla bir vekil çıkarırken Reform bu ancak 800 bin oyla yapabildi. Nitekim temelde Muhafazakar Parti’nin seçmen kaybı ve aşırı sağcı Reform partisinin sağ oyları bölmesinin getirdiği bu zaferin her şeyi çözmediği önceki başbakan Starmer’in başarısızlığı ile ortaya çıktı.
Andy Burnham gelmeden önce kamuoyu yoklamalarında İşçi Partisi yüzde 19’a gerilemişken Reform yüzde 25’i geçmişti denirse Starmer’in neden gönderildiği daha net anlaşılır. Sonrasında Reform lideri Farage kripto milyarderlerin desteği üzerinden soruşturmalarla karşılaştı. Ancak bunlar tek başına dengeyi çevirmeye yetmiyor. Andy Burnham’ın belediye başkanlığından gelmesi ve yüksek siyaset yerine belediye otobüslerinin bilet fiyatlarını sabitlemek gibi pratik söylemler üretmesi ve halkla kurduğu yakın dil İşçi Partisi’ne yeni bir soluk getirdi.
Burnham’ın “Umut Yeniden ve Şimdi Hep Birlikte” söylemi pozitif gündemle birleşince seçmen yeni bir kredi açtı Nitekim İşçi Partisi’nin geçen hafta sonu yapılan konferansından önce yoklamalar da İşçi Partisi yüzde 27’ye yükselirken Reform 25’in üstünü göremiyordu. Bu kredi de düne kadar maliyetli görülen ve belki de aslında atmamanın kendisi maliyetli olan adımları mümkün kıldı. Dışişleri Bakanı Ed Miliband’ın Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimcileri “terörist”, yapılanı da “etnik temizlik” olarak tarif eden çıkışı da bu atmosferde geldi. Düne kadar Farage’ı dengelemek için şart görülen göçmen karşıtı politikalarda da İşçi Partisi yumuşama işaretleri veriyor. Partisinin konferansında duygusal ve uzun bir konuşma yapan Burnham’ın gündeminde yaşlılara bakım, kiracı hakları, kamu hizmetlerinin kontrolünün yeniden özel şirketlerden kamuya devri, artık bir felaket olarak görülmeye başlanan Brexit’in gözden geçirilmesi gibi maddeler vardı.
İngiltere Başbakanı’nın bu söylemleri hemen pratiğe geçecek değil. Hatta temel eleştiri vaatlerin önemli kesiminin seçimlere ve sonrasına ötelenmesi. Ama bu gündemin iktidar tarafından belirlendiği gerçeğini değiştirmiyor.
Tek başına bu örnekten hareket etmek kimlik temelli, İslam ve göçmen karşıtı söylemlerin aynı dili kullanarak engellenemeyeceğini göstermek için yeterli olmayabilir. Ancak, Macaristan’ı farklı bir yere koysak bile, New York’ta Mamdani’nin belediye başkanlığını yine kiralar ve sosyal politikalar üzerinden geliştirdiği kampanya ile kazanmasını da bu fotoğrafa eklemek gerek. Farklı dinamiklere sahip olmakla birlikte Berlin’de Sol Parti’den Elif Eralp’in üstelik Almanya’da anti-siyonist söylemlerle kazandığı başarıyı küçümsemek de mümkün değil. Eralp’in vurgusu da yine kira tavanı, konut politikası ve sosyal politikalardı.
Üst üste gelen bağımsız örneklerden bir başarı dalgası hikayesi çıkarmak için çok erken. Her birinin kendisini ispatlaması için ayrı ayrı eşikler var. Türkiye’de bu örneklerden nasıl örnekler çıkarılabilir onu da ayrıca değerlendirmek gerek. Ancak aşırı sağın yükselişine bir doğa kanunu muamelesi yapmanın hiç de kolay olmadığı an itibarıyla söylenebilir.
