Fon krizi?
Vurgun yapılan milyar dolarlar, peşine düşülen milyar dolarlar, üstü kapatılmaya çalışılan hırsızlıklar, gizlenemeyen arsızlıklar…
Günlerdir bu cümlenin sırtımıza yüklediği ağırlıkla boğuşuyoruz.
Bu noktada fon krizinin etkilerine değineceğim elbette. Ve fakat öncelikle fon krizinin merkezinde yer alan Fatma Betül Sayan Kaya’nın sosyal medyada gördüğüm dua ederken poz verdiği fotoğrafıyla ilgili birkaç kelam etmek isterim.
Zira işin asıl kökü orada neşet ediyor denilebilir.
Dua ederken birileri siz fark etmeden fotoğrafınızı çekebilir, yalnız siz direkt poz verince olay başka bir hal alıyor.
Lakin birini eleştirmeden insan önce kendine dönüyor doğal olarak... Dua ederken poz vermem de versem niye veririm diye bir an düşündüm.
Birilerine bir şey ispatlamak için, birilerine bak ben daha dindarım demek için, bir gruba/topluluğa ait olma ihtiyacını karşılamak için poz verirdim sanırım…
Şimdiye kadar dindarlık vs. gibi konularda pek kelam etmedim. Zira neredeyse konuyla ilgili, ilgisiz herkes konuşuyor, bir ben eksik kalayım dedim.
Nitekim bu konuda asıl uzmanların konuşması gerektiğini düşünüyorum. Uzman derken merdiven altı uzmanlardan değil gerçek uzmanlardan bahsediyorum.
Örneğin Prof. Dr. Mustafa Öztürk hoca bu konuları konuşsun dinleyelim…
Bir taraftan da Fatma Betül Sayan Kaya yalnız değil ki… Koltuk sahibi olan çoğu kişi dua ederken poz verme yarışında… Bir anlamda ben daha çok ‘dindarım’ deme yarışında…
“Ah ne edem? Ne yazık ki ‘ahlak’ kavramı boynu bükük kaldı.”
Sormak isterim... Burada bir samimiyetsizlik yok mu? Bizim artık bu riyakârlığı sorgulamamız gerekmiyor mu? Olayın kökü burası değil mi?
Öte yandan hiç ölmeyecekmiş gibi şatafatlı hayatlar, görgüsüzlükler, yalanlar, dolanlar, arsızlıklar…
En önemlisi de burada bir ‘doymazlık hali’ hâkim değil mi?
1 geliyor doymuyor, 10 geliyor doymuyor, sonra 100, 1000… Böyle gidiyor… Doymuyor da doymuyor…
Ki o koltuklar millete ait, hepimize ait koltuklar. O koltuklar doydukça doyma yeri değil ki. Hani nerede ‘bir lokma bir hırka’?
Ne diyelim?
Hep belirttiğim gibi ‘hakikat gariptir yüz çeviren çevirene’…
Bir taraftan da tüm ortaya saçılanları gören, duyan ‘garipler’ ne yapsın? Zaten yalnızlar, zaten kimsesizler...
Şimdi tam yeri… Gel de şu sözleri akıtma…
“Garip olam da görmez olam yalandan poz verenleri / Garip olam da görmez olam görgüsüzlükleri / Garip olam da görmez olam rezillikleri…”
Gelinen bu noktada; yaşanan bu ‘acı hal’ ile ilgili derinlemesine düşünme, sorgulama vakti geldi de geçiyor.
Palyaço gibi ortalıkta dolanan, televizyonlarda saçma sapan konuşanlardan bıktık.
Köşesine çekilen entelektüel birikimi olan uzmanların yazma, çizme, konuşma zamanı… Zira ortalığa saçılanlar sadece suçlamayla çözülecek bir hal değil… Halimiz hal değil doğrusu…
Nihayetinde köşeye çekilinse de, küsülse de kolektif bilinç diye bir şey var.
Karşı yorum olarak burada şu denebilir: Kaba tabirle konuşanı, düşüneni, sorgulayanı içeri alıyorlar denebilir. Diğer türlü de her yanı palyaçolar sardı.
Kurban olam Anadolu kavrulurken, garipler yanarken nasıl susulur?
Tüm bu yaşananların diğer bir tarafı da hesap verilecek mi sorusu…
Hemen hemen sokakta herkesin sorduğu soru bu… Sahayla ilgili izlenimlerimi ayrıca yazacağım. Şu belli yalnız… Kalabalıklar hesap sorulmasını, pisliğin köküne kadar gidilmesini bekliyor.
Öte yandan bakıyorsunuz Sayan Kaya’nın akrabaları ballı maaşlarla en iyi yerlerde görevde. Şimdi bu normal mi?
Onca gencimiz işsizken bu isimlerin özelliği ne? Bu kadar olmaz, olmamalı diyoruz ama maalesef oluyor. Bunun da bir sorgulaması yapılmayacak mı?
İşin özeti bu kadar da olmaz dediğimiz ne varsa oluyor.
Oluyor, oluyor lakin bu kadarı cana dokunuyor, kemiğe dayanıyor.
Söyle ey can nedir bu arsızlık, doymazlık hali?
Dedi ‘hakikat yoksunluğu’
Dedi kökü kırılmış bilmez geldik gidiyoruz
Dedi kalbi harap olmuş karanlıkta pullarını sayar durur
Dedi farkında değil ‘emanetçiyiz’
Güzelim dağlar bize emanet, toprak bize emanet, hava bize emanet
Dedi aldığın nefes emanet değer mi bunca rezilliğe?
Söyle ey can nere vuram bu arsızları, doymazları?
Görmezler kurban olam Anadolu yanıp kavrulur
Ne dalımız kaldı sumrular kelaynaklarla dövünür durur…
