Burası Türkiye, Macaristan değil!

Bazı telaşla kurulmuş cümleler vardır. “Benzemiyoruz, özdeşleştirmek anlamsız, burası Macaristan değil” gibi… Söylemler sakin yapılmış bir tespitin izlerini taşımaz, çoğu zaman aceleyle söylenmiştir. Çünkü bu tümceler karşılaştırmayı çürütmekten çok o karşılaştırmanın mümkün olabildiğini sezdirir.
Bu anlamda Macaristan’da Viktor Orbán’ın seçim kaybı sonrasında Türkiye’de yükselen bu refleks, siyasetin yüzeyindeki tartışmadan daha derin bir yere temas ediyor aslında. Zira mesele bir ülkenin başka bir ülkeye benzemesi ya da benzememesinden ziyade benzer bir siyasal mantığın farklı coğrafyalarda nasıl işlediği ve hangi noktada tökezlediği…

Orbán handiyse 16 sene süren iktidarı boyunca -liderlik vasfının yanında kurduğu düzen vasıtasıyla- ülkenin nasıl ve ne şekilde yönetileceğine dair bir örnekmiş gibi konuşuldu. Sandığı ortadan kaldırmadan etkisini sınırlayabilen, dengeyi açık bir kopuş yaratmadan kendi lehine çevirebilen, muhalefeti yasaklamadan etkisiz ve dağınık bir hatta sıkıştırabilen bu yaklaşım, eski tip “zor” rejimlerinden ayrılan daha ince bir iktidar tarzını işaret ediyordu…

Bu tarz-ı siyaset kendini sert ve ani müdahalelerle oluşturmaz; zamana yayılan küçük dokunuşlarla ilerler. İnsanların hayatı bir gecede değişmez fakat fark edilmeden, gündelik hayatın içine ağır ağır yerleşir. Çoğu zaman söz söyleyebilme, eleştirebilme imkânsız hale gelmiş, ekonomik hareket imkânı zorlaşmıştır. Toplumsal hayat giderek tek bir merkezden beslenmeye başlamış ve tüm bu parçalı dönüşüm toplum tarafından zamanla içine girilen bir alışkanlık gibi yaşanmaya başlanmıştır.

İnsanlar bu yeni biçim yönetimle zamana yayarak muhatap oldukları için -sinsi sinsi- birlikte yaşamayı da öğrenir. Orbán’ın uzun süre ayakta kalmasını sağlayan tam olarak budur: insanların zaman içerisinde alıştıkları düzen içinde kalmaları ve düzeni fark etmeden kanıksamaları...

Fakat diğer yandan ağırlık, kışın üzerine alınmış ağır bir yorgan gibi birikmeye başlamıştır, süreklilik bir noktada kendi sınırına dayanır. Ki tarih de bize göstermiştir ki toplumların sabrı sınırsız değildir. Özellikle ekonomik hayatın günden güne kötüye gittiği, gündelik yaşamın zorlaştığı anlarda ideolojik anlatıların, dinî söylemlerin, korkutmaların taşıyabileceği yük gitgide azalır. Belki kimlik ve güvenlik söylemleri üzerinden kurulmuş olan bağ bir süre daha seçmeni konsolide edebilir ancak hayatın zorlaşması bu bağı aşındırmaya başladığında siyaset de yön değiştirir. İnsanlar inandıkları için değil, dayanamadıkları için tercihte bulunur.

Macaristan’da yaşanan dönüşüm bu açıdan ibretlik ve öğretici. Orbán yıllarca “dış tehdit”, “ulusal kimlik” ve “güvenlik ekseni” söylemleriyle örülü siyasal bir dil kurdu. Bu dil toplumu bir arada tuttu fakat hukukun yerle yeksen edilmesine paralel yaşanan ekonomik sıkışma uzayarak derinleşti. Artık ne söylerse söylesin ne yaparsa yapsın yeterli değildi. Çünkü siyasal sadakatin de bir istiap haddi vardı…

Tüm bunlar olurken muhalefetin değişen karakteri de sivrilmişti artık. Péter Magyar seçim vaatleri oluştururken büyük ideolojik kırılmalardan bahsetmedi. Bunun yerine daha sade, gerçekleşebilmesi zaman almayacak önerilerle geldi. Bunlardan en belirleyici olanı “normalleşme” vaadiydi.

“Normalleşme” kelime ve içerik olarak ilk bakışta zayıf görünse de uzun süre gerilim içinde yaşamış toplumlar için en güçlü vaatlerden birisi haline gelir. Çünkü böylesi gizil dikta içinde yaşayan insanlar için büyük dönüşümler anlamsızdır fakat yorulmadan yaşayabilecekleri bir düzen manidardır. Siyaseti değiştiren olgu her zaman “öfke” olmaz, bazen “yorgunluk” olur.

Türkiye’de yükselen “kıyaslamayın” tepkisi bu anlamda oldukça dikkat çekici. Bu tepki mevcut analizin reddi gibi görünse de daha yakından bakıldığında bir ihtimali savuşturma çabasıymış gibi hissediliyor. Eğer ortada anlam olarak hiçbir ortaklık, benzeşim yoksa şayet, muktedir yandaşları tarafından neden böyle bir savunma dili kuruluyor? Bu refleks, benzerliğin kesinliğini kanıtlamasa da benzerliğin ihtimal dahilinde olduğunu kabul eden bir tavırdır.

Bu yüzden asıl mesele Macaristan’daki seçimlerden ziyade modern otoriterliğin sınırlarını anlamaktır; hangi noktada işler, hangi noktada tökezler? Ve belki daha önemlisi toplumların neye, nereye kadar sabredebileceğini görmektir. Sabır yalnızca ahlaki bir erdem olarak değerlendirilemez, aynı zamanda sosyolojik bir göstergedir. Bir toplumun sabrı, onun siyasal sınırlarını da belirler.

“Benzemiyoruz” cümlesi bu bağlamda güven veren “rahatız, kendimiz güveniyoruz” hissi veren bir ifade gibi durmuyor. Daha çok eşikte durulduğunu hissettiren bir cümleye benziyor ve tüm gösterilen paniğin vasıl olduğu kapı gibi beliriyor.

Zira görüyoruz ki benzerlik iddiası olmasa dahi benzer bir kader ihtimali konuşulabilir hale gelmiştir. Bu ihtimalin yarattığı rahatsızlık zaten inkâr cümlelerinin tonunu sertleştiriyor.

Orbán’ın yenilgisi bu anlamda salt bir seçim sonucu olarak okunamaz. Péter Magyar gibi siyasi geçmişi sınırlı bir figürün dahi bu tablo içinde karşılık bulabilmesi, meselenin muhalefetin gücüyle açıklanamayacağını açıkça gösteren bambaşka bir tablo. Bu seçimde değişen rakipmiş gibi gözükse de aslında değişen seçmenin mekanizmaya verdiği tepki. Sürekli tekrarlanan itibarsızlaştırma artık ikna etmiyor, medya yönlendirmesi eski gücünü taşımıyor, aynı söylemler tekrarlandıkça güven üretmek yerine bıkkınlık oluşturuyor. İktidarın elindeki araçlar hâlâ tüm gücüyle dursa da artık eskisi gibi çalışmıyor.

Burada şu nihayete geliyoruz ki mesele rakibin gücünden çok mevcut rakibi etkisizleştirme kapasitesinin bir süre sonra neden işlemediğidir. Çünkü kurulan sistemin her türlü olanağa rağmen rakibini ezemediği an, rakibin gücüne işaret ediyormuş gibi gözükse de aslında daha çok kendi sınırına dayanmış olmakla alakalı…

En sınırlı alternatifin bile beklenmedik bir karşılık bulabildiği anlardır bu. Örnekliği çoktur.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.