Milli tarih ve Malazgirt

Türkiye temel konularda mutabakat sağlayamamış parçalı bir toplum olduğu için tarihe bakışımız da parçalıdır. Bilgi ve yoruma dayanmayan tarih tasavvurlarımızda siyasi önyargılar ve komplo teorileri büyük rol oynuyor.

“Malazgirt’i unutturdular” lafı bunun bir örneğidir.

Halbuki sorun Malazgirt’in “unutturulması” değil, Malazgirt’i çok gecikerek “keşfetmiş” olmamızdır.

Bu milletin çocukları 1940’lara kadar Malazgirt’in ne olduğunu, “vatan” kavramında Malazgirt’in kurucu rolünü bilmiyorlardı.

Malazgirt’in vatan kuran bir zafer olduğunu, modern tarihçilik çalışmalarıyla gördük, ondan sonra Malazgirt kutlamaları başladı.

OSMANLI’DA MALAZGİRT

Osmanlı asırlarında bütün dünyada “hanedan tarihçiliği” geçerliydi. 19. Yüzyılda, Abdülhamid döneminde bile “Malazgirt”i bilmiyorduk!

Şemseddin Sâmi’nin “Kamûs’ül Âlam” adlı fevkalade değerli ansiklopedik eseri Abdülhamit zamanında yayımlandı. “Malazgirt” maddesinde sadece Malazgirt ilçesi hakkında coğrafya ve nüfus bilgileri veriliyordu.
“Alb Arslan” maddesinde ise Bizans ordusunun mağlubiyeti anlatılıyor, ama bunun Anadolu kimliğinde değişime yol açmasından bahsedilmiyordu.

Çünkü o zaman tarihçiliğin ufku o kadardı. Osmanlı ile Selçuklu arasındaki bağlar yeterince araştırılmamıştı. Hele de Bizans zamanında ıssızlaşmış Anadolu’ya, Malazgirt’ten sonraki Türkmen aşiretlerinin “dağları, ovaları dolduran” göçleri bilinmiyordu.

Zaferin böyle tarihi değiştiren bir sonuca yol açacağını büyük kumandan Alp Arslan da bilmiyordu; Malazgirt zaferinden sonra Isfahan’a gitmişti.

Bizler modern tarihçiliğin araştırmalarıyla ortaya çıkarılan büyük süreçleri izleyerek, bilincimizi bugünden geçmişe yönelterek Malazgirt’in vatan kuran bir zafer olduğunu biliyoruz artık.

ATATÜRK DÖNEMİ

Bu yönde İttihatçıların rolü çok önemlidir. Abdülhamid’i tahttan indirdikleri için muhafazakarların hain dediği İttihatçılar, bugünkü Malazgirt şuuruna giden yolu açtılar: Kasım 1909’da ilmi bir heyet olarak “Tarih-i Osmanî Encümeni” kuruldu. Bu encümendeki tartışmalar, Fuat Köprülü ve Yusuf Akçura’nın öncülüğünde, “umumî Türk tarihi içinde Osmanlı tarihi” anlayışına yol açtı…

Encümen, Cumhuriyet döneminde Türk Tarih Encümeni, sonra da Türk Tarih Kurumu’na dönüştü.

Atatürk döneminde çelişik iki eğilim vardır: Osmanlı ve Selçuklu tarihleri bilinçli olarak çok kısa geçilmiş, arkeoloji ve antropolojiye dayalı bir tarih-öncesi kurgulanmak istenmiştir.

Bu konuda Zafer Toprak hocamızın “Cumhuriyet ve Antropoloji, Darwin’den Dersime” adlı değerli eserini tavsiye ederim. (Doğan Kitap)

Kafatası ölçmelerinin amacı, ırkçılık yapmak değil, bütün Anadolu halkının aynı antropolojik özelliklere sahip “tek millet” olduğunu göstermekti.

Bu ideolojik tarih kurgusuyla çelişen ikinci çalışma, yine Atatürk’ün emiyle Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde “Orta Çağ Türk-İslam Tarihi” kürsüsünün kurulmasıydı.

Bizde gerçek ve ilmi tarihçiliğin esas hamlesi buradan gelecekti. Selçuklu döneminin büyüt tarihçisi Osman Turan ve Osmanlı döneminin büyük tarihçisi Halil İnalcık buradan yetişeceklerdi. İkisi de büyük hoca Fuat Köprülü’nün talebesidir.

1940’LARDAN BUGÜNE

Antropoloji fantezileri uzun ömürlü olamazdı. Milli Şef İnönü, 28 Temmuz 1942’de İstanbul’da tarihçi Mükrimin Halil Yinanç Hoca’dan Selçuklu tarihi yazmasını istedi. Hoca’nın “Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri” adlı öncü eseri 1942’de yayınlandı. Bildiğim kadarıyla, Malazgirt’le Anadolu’nun vatanlaşmasını anlatan ilk ilmi tarih kitabı budur. Kürtleri de anlatır.

Merhum Mükrimin Halil Yinanç, diğer bütün öncü tarihçilerimiz gibi Batı’da okumuş, tarihçiliğe de Tarih-i Osmanî Encümeni’nde başlamıştı.

Büyük şair olduğu gibi büyük bir tarih mütefekkiri olan Yahya Kemal, Mart 1942’de İstanbul’da verdiği “Türk İstanbul” konulu konferansta, Malazgirt’le Fetih arasındaki bağı anlatarak “milli tarih şuuru”nun belki en veciz ifadesini ortaya koydu.

Şerif Mardin’in dikkat çektiği gibi, İnönü dönemi Osmanlı tarihi üzerine araştırma ve yayınların yoğunlaştığı bir dönem oldu. 1940’larda İslam Ansiklopedisi’nin “tercüme ve tashih”le yayınlanması tarihçiliğimizin ulaştığı yüksek düzeyi gösterir.

Tarihçiliğimiz 1950’den sonra hızla gelişti. Bugün Osmanlı ve Selçuklu tarihçiliğimiz artık o asırları “dünya tarihi içinde” değerlendirecek düzeydedir.

Yeter ki hamaset ve komplo teorileri zihnimizi uyuşturmasın, okuyalım, okuyalım.

YORUMLAR (38)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
38 Yorum