NATO Erdoğan ve Bahçeli
Ankara’daki NATO zirvesinden sonra Erdoğan ve Bahçeli’nin konuşmalarında önemli unsurlar var. Elbette propaganda konuşmalarıdır ama abartı payını düştükten sonra, tahlil edilmesi gereken ifadeleri var.
Evvela her ikisinin de NATO’nun ve NATO içinde Türkiye’nin önemini vurgulayan ifadeleri doğrudur. 36 liderlerle birlikte 100’e yakın bakan, 1.000 civarında delege ve 4 bin 800 üst düzey diplomatı ve temsilciyi böyle arızasız ağırlamak elbette başarıdır.
Tabii ki Türkiye çeyrek asırda yerinde saymadı. Savunma sanayimizin ulaştığı seviyenin Savunma Sanayi Forumu’nda sergilenmesi elbette her vatandaşımızı memnun eder.
Ne var ki bu başarıları anlatırken “fakat…” denilecek önemli sorunlar da mevcut. Evvela, çeyrek asır önce birlikte yola çıkıp da şimdi önümüze geçmiş olan ülkeler diye bir gerçek var… Teknoloji ihracatında Vietnam’ın bile çok gerisinde olduğumuz da gerçektir.
Doğrusu, başarı ve başarısızlıkları, imkan ve sorunları objektif olarak görebilmektir.
TÜRKİYE’NİN YERİ
Çeyrek asırlık iktidarın özellikle son on yılında bir “eksen” sorunu yaşandı. Dünyada en azından böyle algılandığı gibi bizim diplomasi dilimize de yansıdı. En sert ifadeyle MHP lideri Bahçeli’nin...
Yaklaşık bir yıl önceki bir konuşması:
“ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek “TRÇ” ittifakının inşa ve ihya edilmesidir. TRÇ ittifakının da; Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil olması arzu ve önerimizdir.” (18 Eylül 2025)
Uzun tahlillere ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. Zirve, NATO üyeliğinin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu gözle görülür şekilde ortaya koydu. Bahçeli’ninki, İsrail faşizmine ve onu kayıtsız şartsız destekleyen ABD’ye tepki ifadesiydi.
Ankara’daki NATO zirvesinden sonra Bahçeli’nin sözleri şöyle:
“Türkiye NATO’da yalnızca stratejik konumuyla değil; devlet tecrübesi, siyasi iradesiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır.”
EKSEN TARTIŞMASI
Cumhurbaşkanı Erdoğan, hiçbir zaman NATO’dan çıkmak imasında bile bulunmadı. Fakat başta S-400 serüveni ve Putin’le pek dostane ilişkiler olmak üzere “eksen kayması” algısı yaratan politikalar izledi. Mevlut Çavuşoğlu, “Rusya bizim için stratejik bir ortaktır” diye konuştu! (24 Ağustos 2018)
Erdoğan’ın Mısır’la yedi yıl sürdürdüğü kavgada şekillenen Ortadoğu politikaları da bu tablonun içindedir.
Avrupa Birliği’ne “Haçlı ittifakı” demesi, “AB’ne ihtiyacımız kalmadı” beyanları “eksen kayması” algısını pekiştiren ifadelerdi.
O gidişin kötü sonuçları görüldü: F-35’leri kaybetmemiz, Doğu Akdeniz’de yalnızlaşmamız, Gümrük Birliği’nin güncellenmemesi gibi…
Erdoğan şimdi NATO’ya da Avrupa’ya da büyük önem veriyor. Trump’la ‘özel’ dostluğu da önemli bir etken.
Emekli Büyükelçi Fatih Ceylan’ın şu sözleri, bütün sürecin özünü yansıtıyor:
“Zirve en başta yakın geçmişte çeşitli argümanlar altında başka ittifakların peşinde koştuğu izlenimini veren Ankara’nın Batılı müttefikleriyle güven tazelemesine vesile oldu.”
KRİTERLER SORUNU
NATO’da ve Avrupa’da çeşitli ülkelerle, çeşitli konularda ciddi sorunlarımız olabilir, var zaten. Başta Kıbrıs sorunu tabii.
Fakat dışarı çıkarak değil, kurumların içinde ve kuralları arkamıza alarak elimiz daha güçlü olur.
Cumhurbaşkanı’nın Avrupa Birliği ile asıl sorunu, “Kopenhag Kriterleri”ndedir. Bunun dışında, Avrupa savunmasının göbeğinde yer almak istiyor, Avrupa sermayesini sürekli davet ediyor.
“Kopenhag Kriterleri” temel hak ve hürriyetlerdir. Erdoğan bu kriterleri içine sindirse, AB üyesi olmamız şart da değil, Avrupa Savunma Mimarisi’nde yer almak, Gümrük Birliği’ni güncellemek ve ekonomik entegrasyonu geliştirmek gibi konularda Türkiye’nin eli çok güçlenir.
Oysa otokrasi görüntüsüyle diplomasimiz Batı’da böyle ancak “güvenlik” sınırları içinde kalıyor. Yatırım da gelmiyor; “hukuk güvenliği” diye soruyorlar!
Cumhurbaşkanı, son konuşmasında “Türkiye Cumhuriyeti hepimizin ortak devletidir, aynı milletin fertleriyiz” diyerek somut başarılardan herkesin memnuniyet duymasını istedi. Doğru ama benim bir sorum var: Mülakat sınavlarında, savcılıklarda, atamalarda da böyle miyiz? Hepimiz aynı muameleyi mi görüyoruz?
