Dündar Kılıç’ın tabancası, Hikmet İnan’ın cinâyeti
Nisan ayı kalkan ayıdır, en iyi kalkan ise Ayancık’ın ve Gümenüz’ündür. Ama ikisi aynı kalkan değildir. Ayancık’ta elli veya elli beş kulaça atılan ağlardan toplanan kalkanlar Gümenüz’ün kalkanından biraz daha iri ve biraz daha koyu renkli olur. Kadıköyü’nün Balıkçılar Çarşısı’na indiğimizde rahmetli annem tezgâhlardaki kalkanın nereden geldiğini kırk metre öteden gördüğünde bilirdi. Bugün kime sorarsanız sorun, size Çarşı’nın en eskilerinden iki efsâne isim verir. Ethem Akar ve Hüseyin Ak. Bununla birlikte ‘69’da Ethem Akar, Çarşı’da var mıydı, şimdi tam çıkaramıyorum, Hüseyin Ak ise kesinlikle yoktu. Aklımda kaldığı kadarıyla onun Çarşı’ya düşmesi beş altı yıl sonrasındadır. Bugün her balıkçıda endüstriyel buzdolapları görürseniz de, ‘60’ların balıkçılarında buzdolabı aramayın. Kadıköyü’nde balıkların Buzcu Tahsin’den alınan talaşlı buz kalıplarının üstüne yatırılıp sergilendiğini anımsıyorum.
Nisanda, barbun, kırlangıç, sardalya, levrek, izmarit ve mezgit de leziz olur ancak Karadenizlilerin kalkandan başka bir mevsim balığını tercih edene kuşkuyla baktıkları muhakkaktır. Balıkçılar Çarşısı’nda Ayancık veya Gümenüz kalkanı bulduk mu, Beyaz Fırın’dan kepeği alınmış beyaz undan yapılan francala ekmek, Cafer Erol’dan bol şerbetli tulumba tatlısı ve Suâdiye’ye döndüğümüzde de Ali Bakkal’dan yirmi dörtlük ahşap kasasıyla Coca-Cola almak şarttı. Yaşamım boyunca Coca-Cola veya Pepsi Cola içmeyi sevdim. Ayrıca Coca Cola’nın kapaklarında 69 sayısını aramak da hayli heyecânlıydı. Şirket 69 sayılı kapağı getirene sıfır kilometrede son model bir Mercedes hediye ediyordu.
Kadıköyü’ne inmişken annemden Timur Selçuk’un ve Alpay’ın yeni 45’liklerini istemiştim. Timur Selçuk’un 45’liği Philips’tendi, A yüzünde “İspanyol Meyhanesi”, B yüzünde ise “Beyaz Güvercin” parçaları vardı. Alpay’ınki ise Disko’dandı, A yüzünde “Sen Gidince”yi, B yüzünde de “La la la”yı anımsıyorum. Milliyet’in “En Çok Satan Plaklar” listesinde “İspanyol Meyhânesi” ikinci sırada, “Sen Gidince” ise beşinci sıradaydı. Mavi Işıklar’ın “Büyük Babam Der ki” ve “Üsküdar” şarkılarının kaydedildiği 45’lik Sayan Plak’tan çıkmıştı ama nedense bir türlü bulamıyordum.
‘69’un nisan ayında henüz sayfiyeciler gelmediğinden beş yüz kadar nüfusu olan Suâdiye’deki evlerden en fazla Engelbert Humperdinck’in “The Way It Used To Be”, Sylvia Vartan’ın “La Maritza”, Tom Jones’un “Help Yourself” ve Bobby Solo- Iva Zannichi ikilisinin “Zingara” parçaları duyulurdu. Müzik demişken, İsmet Sıral’ı unutmayalım. İsveç’te böbrek ameliyatı olan İsmet Sıral’ın karnında enjeksiyon iğnesinin unutulduğunu 5 Nisan 1969 günlü Günaydın gazetesinden öğrenmiştik. 9 Nisan’da Şaşkınbakkal’daki Atlantik’te “Bir Kadın ve Bir Erkek”, Küçükyalı’daki 63’te ise “Evdeki Yabancı” oynuyordu. İkisi de kaçırılmazdı. Benim için asıl bomba 20 Nisan’da Konak ve Saray sinemalarında gösterime giren Jerry Lewis’in “Geveze Hafiye” filmiydi. 12 Nisan’da İstanbul Kültür Sarayı açıldı. Devlet Tiyatrosu orada “Deli İbrahim”, “IV. Henry”, “My Fair Lady” ve “Meçhul Asker ve Karısı” oyunlarını sahneleneceğini ilan etmişti.
12 Nisan’ın gazetelerinden Dündar Kılıç’ın üç dört satırlık haberini unutmadım. Hilton’da ona “Burası Amerikalıların!” denince, otuz beşindeki genç kabadayı, bunu “Türkiye Amerikalılarındır!” şeklinde anlamış ve belinden tabancasını çekip ortalığı dağıtmış. Aslında Dündar Kılıç milliyetçi hassasiyetinde haklıydı. Çünkü Türkiye’deki şımarık Amerikalılar epeydir tozutmuştu. 25 Nisan 1969 gününün gazeteleri ise bir sendikanın İzmir’deki Amerikan Liman Komutanlığı’nda başlattığı greve müdahale eden yirmi kadar Amerikalı askerin, sendika başkanı Kemal Öz’ü ve yönetim kurulu üyesi Mahir Gözler’i feci şekilde dövdüklerini haber yapacaktı. Okullar da Amerikan aleyhtarlığıyla kaynıyordu, 8 Nisan’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin öğrencileri rektörlük binâsını, 10 Nisan’da ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin öğrencileri fakülteyi işgal ettiler. 12 Nisan’da Ortadoğu Teknik Üniversitesi de öğrenci olayları nedeniyle eğitime ekim ayına kadar ara verme kararı aldı.
Bugüne kadar aklımdan çıkmayan cinâyetlerden biri 19 Nisan gecesinde on sekiz yaşındaki Semra İnan’ın Üsküdar Emniyet Âmiri olan babası Hikmet İnan’ı beş kurşunla öldürmesidir. 20 Nisan 1969 günkü Milliyet gazetesinde Hikmet İnan’ın yirmi iki yıllık evli ve üç çocuk babası olduğunu okumuştum. Adamın sinirleri son günlerde hayli bozukmuş. Bu yüzden de sürekli karısını dövmeye başlamış. Semra buna dayanamayıp, babasına kurşun yağdırmış. Kıza ne oldu diye merâk ediyorsanız,söyleyeyim; Kadıköyü Ağır Ceza Mahkemesi onun hakkında beraat kararı verecek, haberi de 9 Temmuz 1970 günlü Milliyet’te birinci sayfada çıkacaktır.
Cinâyet demişken, Robert Kennedy’yi 5 Haziran 1968 gecesi Los Angeles’taki Ambassador Hotel’in balo salonunda İsrail’in Filistin politikasına verdiği destek yüzünden 22 kalibrelik Iver Johnson Cadet tabancayla vuran Sirhan Sirhan’ın ölüm cezasına çarptırılmasını ıskalamayalım. Bu ceza infaz edilmedi, ‘72’de ömür boyu hapse çevrildi. Aklımda hep onun Soledad Islah Eğitim Tesisi’nde çekilen “B 21014” numaralı sabıka fotoğrafı kaldı.
Nisan ayında bizim evde “Liseler Arası Bilgi Yarışması” heyecânı vardı. Ağır favorimiz Erzincan Lisesi’ydi. Çünkü İstanbul’a tayinle Erzincan’dan gelmiştik ve ben ortaokulun birinci sınıfını Erzincan Lisesi’nde okumuştum. 15 Nisan 1969 günlü Tercüman gazetesi birinci sayfasının göbeğine “Erzincan Lisesi Bilgi Yarışmasında Rakiplerini Deprem Gibi Sarstı”, aynı günkü Son gazetesi ise birinci sayfanın yarısına fotoğraflı “Bilgi Kralı Oldular” manşetini atmıştı. Nazım Özyiğit’in, Naci Demir’in, Alişan Özdemir’in ve Ahmet Güney’in temsil ettiği Erzincan Lisesi hakikaten rakipsizdi. Ekibin başındaki Mukim Sağır’ı hayal meyal anımsıyorum, Türkçe hocasıydı. Okul müdürüyse Necati Kotan’dı, tarih dersimize girerdi. Okuldan ayrıca Işık Soybay aklımda. Galiba beşinci sınıfların edebiyat hocasıydı. Her gün yanımda Rafet Zaimler’in Ömer Seyfeddin ve Enver Behnan Şapolyo kitaplarını taşıdığımdan koridorlarda beni görünce takılırdı, ayrıca Enis Orhon, Neşecan Dokur ve Fahri Taş aklıma geliyor, otuz yıl kadar sonraysa Ankara’da Ahmet Erhan ile kitapçıları dolaşırken bir sahhafta Fahri Taş’ın bir kitabına rastlayacaktım.
Suâdiye Ortaokulu yeni açılmıştı, biri caddeye daha yakın, diğeri onun az gerisinde zemin üstüne üçer katlı iki bloktu. Tasarımı nedeniyle yekpâre görünüyordu. Caddeye doğru olan bloğun zemin katı bütünüyle idâreye âitti. Üstündeki her katta dörder büyük pencereye sâhipti. Geriye doğru olan bloğun zemin katı ev işi dersinin atölyesiyle beden eğitimi dersinin salonuydu. Bir de ufacık kantin vardı. Üstündeki her katta ise üçer büyük pencere bulunuyordu. İngilizceye İngiliz Kemal gelirdi. Derste Gatenby’nin kırmızı kapaklı “A Direct Method English Course, Orta II” kitabını okurduk. Bu kitabın kapağında “A New Course Specially Designed for Turkish Students” ibâresi bulunsa da, ben bugüne kadar Gatenby’den birazcık İngilizce öğrenene daha rastlamadım. Gatenby’den nefret etmemize rağmen biz dersi İngiliz Kemal için severdik. Onun üstüne bahis oynadığımız aklımda. Bahis dediğim de, İngiliz Kemal’in derse çoraplı mı yoksa çorapsız mı geleceğiydi. Hocamızın pantolonlarının paçası hep bileğinin epeyce üstünde olduğundan onun çorap giyip giymediğini görebiliyorduk. Bazen çorap giymeyi unuturdu, bazen de bir ayağı çoraplı diğer ayağı çorapsız olurdu. İki farklı çorap giydiğine de çok tanık olmuştuk. Matematikçimiz Erol Bey’di. Hayli sert bir hocaydı ama onda okuyup da matematik öğrenemediğini söyleyen kimse çıkmazdı. Erol Bey’den öğrendiğim matematik lise yıllarımı kolaylaştırmıştır. Coğrafyaya Serpil Hanım gelirdi. Suâdiye Ortaokulu’nun ilk mini etekli öğretmeniydi, ikincisiyse iki yıl sonra Ülkü Aydın olacaktı. Serpil Hanım, benim için okula uzmanlar çağırıp özel testler yaptırtmıştı. Çünkü hâfızamın gücü ve hiç ders çalışmadığım hâlde bilhâssa coğrafya, tarih ve Türkçe gibi derslerden iyi sayılabilecek notlar almam onun dikkatini çekmiş, sonra da annemi çağırıp ona uzman raporunu göstermiş ve benim mutlaka daha özel bir okulda eğitim almam gerektiğini ifâde etmiş.
Annem devletçi ve idealist bir öğretmen olduğundan Serpil Hanım’ın söylediklerine pek kulak asmadığını düşünüyorum. Ancak bir yıl sonra Türkçeci ile kapıştığımda belki Serpil Hanım’a hak vermiş de olabilir. Türkçeci dediğim ise son sınıfta dersimize girecek olan İsmail’di. Suâdiye Ortaokulu’ndan Erenköyü Kız Lisesi’ne gittiğinde, ben hukuk fakültesindeyken, kızların ona Elmor İsmail dediğini duymuştum. Her neyse, bu adam “Öz Türkçeci” denilen kesimin en keskinlerinden biriydi. Babamın arkadaşı olmasına rağmen benim kullandığım kelimeleri beğenmezdi. Bu kelimeler yüzünden sınav kâğıtlarımdan ne kadar puan keserse kessin bir türlü notumu beşin altına indirememesi ise onu çıldırtıyordu. Benim zamanımda ortaokuldan mezûn olmak için yıl sonunda üç temel dersten sınava girmek zorunluluğu vardı,. Kazaen onlardan birinden başarısız olursan da, bir yıl beklemeye kalıyordun. Maalesef İsmail’e aradığı fırsatı ben verdim. Bir kurtarma sınavında sınıftakilere kopya verirken yakalandım ve doğruca disipline gönderildim. Bu disiplin yirmi gün sonraki bitirme sınavında başıma büyük belâ olacak; öğretmenler odasında coğrafyacı Serpil Hanım’ın ve matematikçi Erol Bey’in İsmail ile tartışmalarına rağmen bir yıl beklemeye bırakılacaktım.
Neyse, konuyu değiştireyim. Gazeteleri almak için Kalekapı’ya indiğimde marketlerden birinin önünde elindeki 100 lirayla manav kısmına üç adım geriden bakan seksenlerinde birini gördüm. Kadıncağız bir irice domates iki de hıyar alsa bile 50 liradan fazla tutardı. Oysa ‘69’da paramızın alım gücü yüksekti. Size her kim şehirlerde bile evlere henüz buzdolabının girmediğini söylerse, ona inanmayın. Belki ülke genelinde tek hâneli yüzdeler çıkabilir ancak şehirlerde öyle değildi. Kır nüfusunun yüzde 62, şehir nüfusunun ise yüzde 33.6 olduğu bir yıldan bahsettiğimi de unutmayın. Bu yüzden ‘69’un Nisan ayında sadece Arçelik bile tam on iki ayrı model buzdolabını büyük reklamlarla piyasaya sürmüştü. Asıl hedef kitlesi elbette yüzde 33.6’lık kesimdi. Arçelik’in 4.5 ayak B 1300 modeli ayda 95 lira taksitle satılırken, 12.5 ayak B 3600 L modeliyse ayda 270 lira taksitle onlar için bayilerdeydi. Bir de düşük gelirliler için daire fiyatlarını öğrenmeye var mısınız? Bunun için size Öz Ana Yapı Kent Kooperatifi’nin Bayramoğlu’ndaki bir, iki ve üç odalı dairelerinin satış fiyatlarını seçtim. Bayramoğlu orta ve onun üstündeki tabakalara hitap eden bir sayfiyeydi. Bu yüzden daire fiyatları Suâdiye’dekilerden değilse bile Bostancı’dakilerden yüksekti. Firmanın 2 Nisan 1969 günlü gazetelere verdiği ilana göre, 36, 46, 56 ve 66 bin liraya, yarısı peşin yarısı da on beş ay taksitle ev sâhibi olmak mümkündü.
Size 30 Nisan 1969 gecesi için “44 31 34” numaralı telefondan Maksim Gazinosu’na rezervasyon yaptırdım. Hayır, niyetim Behiye Aksoy’u, Nezahat Bayram’ı, Esin Gülsoy’u, Sevtap Eti’yi, Tülay Ünsal’ı veya Berna Egeli’yi dinletmek değil, sizi Ajda Pekkan’ın bir şarkısıyla mayıs ayına geçirmektir. “Elem, acı ve keder / Bir günde hepsi geçer / Hayat dudaklarında mey / Yaşamak ne güzel şey / Ümidini hiç kırma / Boş ver sen aldırma / Hayat dudaklarında mey / Yaşamak ne güzel şey”. Nasıl ama! Efendim, şâyet Maksim’e gitmek istemezseniz de, bu şarkının 12.50 liraya Regal’den bir 45’liğini alıp veririm. Buyrun, işte şimdi mayıs geliyor.
