Hakiki okurun tek pusulası ‘iyi kitap’

Sadece pazarın değil, mahfillerin de okura bir şeyler dayattığını biliyorum. Enis Batur için ‘şair’, Beşir Ayvazoğlu için ‘biyografi yazarı’ deyip kesiyor; yazılan nefis romanları görmezden geliyorlar. Bir diğer dayatma ise yayınevleri üzerinden yapılıyor. Kapitalist pazarda yayınevinin Soğuk Savaş devrinden kalma tarzda ‘solculuğu’ veya ‘sağcılığı’ olur mu hiç! Komik gerekçelerle birbirini yok sayan odaklara rağmen hakiki okur sığ mahfillerin peşine takılmaz; iyi kitabı kim basıyorsa gider oradan alır.
Geçen hafta yayınlanan yazımdaki bazı yorumlarımı M. Şakir rumûzlu okurumun kendi kafasına göre değiştirip başka yere çekmesini hayli üzücü buldum. Birincisi, ben ‘ülkemizdeki münevver tabakası yarım yamalak münevverlerden oluşuyor’ şeklinde bir ifâde hiç kullanmadım. Böyle saçma sapan bir değerlendirme de asla yapmam. Çünkü, çok değerli münevverlerimiz var. Ama, kapitalist edebiyat pazarıyla çene ile diş bağlılığı gösteren ‘münevver görünümlü’ bir tabaka daha var ki, yarım yamalak münevverlerden kastım işte onlardır. Yazımda da çok açık şekilde onlardan bahsetmiştim. İkincisi, asla ‘münevver sayımız en fazla bindir’ de demedim, aksine hakiki okurun en fazla bin kadar olduğunu belirtmiştim, M. Şakir de mutlaka okur ile münevverin farklı olduğunu biliyordur. Ama, vaktiyle benim bir kurumda çalışmamla alay etmesine gelince, üslûbundan onun nâmına ben utandım! Kendisine tek şey söyleyeceğim: Beyefendi, bu ülkede gelmiş geçmiş ne kadar edebiyatçı varsa, tuzu kuru üç beşi hariç, hepsinin medar-ı mâişet derdiyle nasıl boğuştuklarını elbette biliyorsunuzdur, edebiyatçının kurumlarda çalışması yahut memûrluk yapması asla utanılacak bir şey değildir, memûrdan münevver çıkmaz diye de bir ‘kural’ yoktur.
PAZARIN ‘ORYANTALİST’ TUZAKLARINDAN UZAK DURUN
Neyse, rumûzu M. Şakir olan okurum kimse onu bırakıp, geçen hafta noktayı koyduğum yerden devâm edeyim: Peki, edebiyat pazarımız çarpık kapitalistleşti de, yayıncıların yazar adaylarına dikte ettiği ‘çorba’ sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Çünkü, genç yazara, ‘şöhretli yazar’ veya ‘çok satan yazar’ olacaksan, oryantalist metinler kaleme alacaksın deniyor. Böyle metinlerin Batılının kültürel sömürgeci çabalarının düşünsel temellerini hazırladığını unutmayın, oryantalist romanlar Batılının bizi ötekileştirmesini kolaylaştırmaktadır.
‘80 öncesinde eşkıya ve köy romanları öyleydi, onlar feodal gericiliğin sesi olmalarına rağmen maalesef eşkıyalığın solculukla özdeşleştirildiği dönemleri bile yaşadık. Eşkıyalık, köylülük veya bir dinsel inancın motiflerini ‘solculuk’ sanan bir kesim hâlâ var, ruhları iki televizyon kanalında ve üç dört gazetede yuvalanmış durumda.
‘80 sonrasındaysa eşkıyanın ve köylünün yerine etnik kimlikler veya farklı cinsel tercihler ikame edildi. Örnekleri paralı bir kanalın vıcık vıcık dizilerinden farksız. Ama, bazıları onları yazanların imza günlerinde görünmeyi pek seviyorlar, yazdıklarını okuduklarından değil, kitap dekoratif bir malzeme ve ‘okur’ kimliğinin bir aksesuarı olduğundan kuyruklara giriyorlar. Bir de ‘post-modern’ görünümlü parçacı-eklektik oryantalist romanlar var, dikkat edin, okur tabakasına asıl ‘tuzak’ bunlar üzerinden kuruluyor.
SIĞ ETİKETLER, YOK SAYILAN YAZARLAR
Gelelim asıl hakikata: Pazarın dayattığını yazarsan ömrün kısa olur genç arkadaşım, yüzün ve üslûbun eskidiğinde hemen çöpe atılırsın. ‘80 sonrasında gelip geçen isimleri bir düşün, çoğunun vaktiyle çok satan eserleri şimdi sahhafların ‘çöp kitaplar’ sepetinde tozlanıyor. Yazacaksan, Halide Edip, Yakup Kadri, Ahmed Hamdi, Peyami Safa, Sermet Muhtar, Reşad Ekrem, Kemal Tahir veya Attilâ İlhan gibi yaz da, romanların yarınlara kalsın.
Sadece pazarın değil, mahfillerin de okura bazı şeyler dayattığını biliyorum. Örneğin, Enis Batur için ‘şâir ve denemeci’ deyip kesiyorlar. Peki, Enis Batur’un yazdığı romana ve kültür adamlığına ne diyeceğiz? Aynı ‘sınırlama’ Beşir Ayvazoğlu için de yapılıyor, sadece ‘denemeci ve biyografi yazarı’ mı? Oysa, Beşir Ayvazoğlu ‘Ateş Denizi’ diye nefis bir roman yazmıştı, maalesef kimsenin dilinde değil. Mahfillerin bir dayatması da, yayınevleri. Komik gerekçelerle hemen birini yok sayıyorlar, yahu kapitalist pazarda yayınevinin Soğuk Savaş devrinden kalma tarzda ‘solcu’luğu veya ‘sağcı’lığı olur mu hiç, hakiki okur iyi kitabın peşine düşer, iyi kitabı kim basıyorsa da ondan alır.
BİRKAÇ TAVSİYE...
Bu hafta size iyi edebiyattan birkaç kitap tavsiyesinde bulunacağım: Niels Hav, Damimarkalı bir şâir, bu yıl ‘Danimarka Edebiyatı Ödülü’nü almış, kendisiyle Uluslararası Şiir ve Edebiyat Festivali’nde ayak üstü tanıştık, dilimize Hüseyin Duygu’nun çevirdiği şiirlerinden bir seçki Scala Yayıncılık tarafından ‘Aniden Gelen Mutluluk’ ismiyle geçtiğimiz hafta yayınlanmış. Kendisine müteşekkirim, bana imzalayıp verdi. Sirkeci’den Tuzla’ya gelirken de yolda şiirlerinin çoğunu okudum. Bir şiirindeki ‘Yazın babam erken kalkardı /Gökyüzünü aydınlatmak ve güneşi ısıtmak için’ dizeleriniyse hemen not aldım. Hoş şiirleri var, mutlaka takip edilmesi gereken bir isim. Kuzey ülkelerindeki edebiyatların en iyi takipçisi olan Orhan Tekelioğlu’na da soracağım. Bu yazı yayınlandığında belki Ötüken Neşriyât’tan Besim Dalgıç’ın Besim Zoga imzasıyla ‘Hayalî Hakikat’ ve Berna Güzey’in ‘Bir Otel Odasının Hatıraları’ isimli hikâye kitapları çıkmış olur. Besim’in dosyasını okumuştum, harika hikâyeler. ‘Abus’ gibi nefis bir romanın yazarı olan Berna’dan da keyifli hikâyeler bekliyorum. Ötüken Neşriyât’tan size içinizi ısıtacak bir kitap daha tavsiye edeyim, Serkan Akkoyun’un ‘O Rövanş Alınacak’ı. Serkan ile kaybettiğiniz mahallenize döneceksiniz. Bu roman hakkında ayrıca yazacağımdan, şimdilik bu kadarla bırakıyorum...
