Ortadoğu’nun (an itibarıyla) en güvenli ülkesinde dört gün…
Bir gün Suriye için böyle bir başlık atabileceği hiç aklıma gelmezdi.
Ama İran savaşının 28’inci gününde “İran savaşı Ortadoğu’da 14 ülkeye sıçradı. Bölgede savaş olmayan tek ülke Suriye” şaşkınlığı bir saha gerçeği.
Suriye’deki iç savaş sırasında Lübnan’a sığınmış, Suriyeli Şiilerin bile geri döndüğü bölgenin en güvenli ülkesi haline geldi Suriye.
Bu ne kadar sürer bilinmez ama bunu yerinde görmek için son dört günü İHH’nın davetiyle Afrin’den Lübnan sınırına kadar Suriye’de dolaşarak geçirdim.
İHH ismi Suriye’de her kapıyı açıyor.
Çünkü İHH Suriye’nin tam olarak kara gün dostu olmuş.
Sadece Ramazan boyu Halep, İdlib, Haseke, Hama, Humus, Deyrizor, Rakka, Resulayn, Şam, Lazkiye, Tartus, Der'a, Kuneytra’da 225 bin kişiye iftar vermiş, 41.375 adet gıda kolisi, 785.917 kg un ve 134.158 kg hurma, çocuklara bayramda 334.775 parça ayakkabı ve elbise, 3.800 adet oyuncak hediye dağıtmış, Suriye’de çayını çorbasını içmeyen kimsenin kalmadığı bir yardım kuruluşu İHH.
Sadece Suriye’deki bir grubun ya da kesimle de değil, herkesle iyi ilişkileri var.
En son abluka altında Kobani’ye bütün köprüler yıkılmış olduğu için nehrin üzerinde salla yardım ulaştırmışlar.
Haberlerden bildiğimiz M5 karayolundaki üst geçitlerde Arapça ve Kürtçe olarak “Acılar Bitene Kadar Burada Kalacağız” afişleri karşınıza çıkıyor.
Peki bu dört günde acıların bittiği bir Suriye gördük mü?
Son 9 yılını Suriye sınırında ve içinde geçirmiş İHH’nın Suriye medya sorumlusu Yakup Alaca’nın her kapıyı açan rehberliğinde pek çok farklı kesimden asker, siyasetçi, işadamı, gazeteci, sivil toplumcu ve diplomatla konuşup bu sorunun cevabını aradık.
Yakup, 2017’den beri Suriye’ye çok zor şartlar altında, kaçak yollardan dünya ve Türkiye medyasından gazetecileri sokmuş ve rehberlik etmiş.
Ama artık sınırdan yürünerek girilen bir Suriye var. O kadar ki bir zamanların karadan Umre’ye gidiş yolu yeniden açılmış.
Yol boyu Türkiye’den arabayla Umre’ye gidenlerle karşılaştık. Motosikletiyle yola çıkanlar da vardı.
Türkler Suriye’de o kadar rahat ve fazla evsahibi gibi hissediyor ki Şam’da Selahaddin Eyyübi’nin türbesinin içinde çocuğuna süt emziren anne bile gördük!
Ama Türkiye’de yaşayan Suriyeliler için Suriye’ye gitmek o kadar rahat değil.
Çünkü Türkiye’de geçici koruma statüsündeki Suriye vatandaşları için biletler sadece tek yöne.
Suriye’ye geçen bir daha geri dönemiyor.
Son dört yıldaki uygulamalarıyla, son 11 yılda Suriyelilerin Türkiye ile ilgili pozitif algılarına epey zarar vermiş Göç İdaresi bu yolla Türkiye’deki Suriyeli sayısını düşürmeye çalışıyor.
Ama bu tek yöne bilet uygulaması işe yaramamış gözüküyor.
8 Aralık 2024’de Esad’ın devrilmesinden sonra zaferin heyecanıyla ve milli hislerle Suriye’ye dönen Suriyeli sayısı 600 bin oldu ama sonra gidişler durdu.
Devlet yetkilileri yazın Türkiye’de okullar kapanınca milyonlarca Suriyelinin geri döneceğini bekliyordu ama bu olmadı.
Çünkü geri dönmemek üzere Suriye’ye dönen Suriyeliler, Esad’ı devirmenin ve ülkelerine kavuşmanın heyecanı dışında epey bir hayal kırıklığıyla karşılaştılar.
Suriye’de artık şehirler uçaklarla bombalanmıyor, çatışma yok, yollar ve şehirler güvenli ama bombalanmış şehirlerde hala enkazlar yerinde duruyor.
Gaz sobalarıyla ısınılıyor, günde birkaç saat çalışan jeneratör yoksa elektrik yok, okullar açık ama hala Türkiye’de çocukları okullara gidenler için cazip değil.
Çocukları hala Türkiye’de okuyan üst düzey Suriyeli siyasetçiler var.
Yol boyu tek tük yeni inşaatlar görüyorsunuz Suriye’de.
Halep’te bizde Emevi Camii olarak da bilinen tarihi Ulu Camii restore edilmiş, neredeyse açılmak üzere, halıları Antep’ten gelmiş. Çarşı da yenilenmiş, hala çok güzel.
Humus’ta Halid bin Velid camiyi yeniden yapılmış. Esad devrilirken Rusya’nın son kez vurduğu Halep’teki kavşak yeniden yapılmış. İHH bazı camileri yeniden yapmış ya da yapıyor.
Ama onun dışında yol boyu yıkılmış kasabalar, in cin top oynayan şehirlerin banliyölerinden geçiyorsunuz.
Yol üstlerinde seyyar araçlarda mini marketler bir nevi seyyar kervansaray olmuş.
Bir kaç noktada yeni, temiz ve tabii ki çok lezzetli lokantalar açılmış.
Ama yaptırımların kaldırılması ve arada duyduğumuz Körfez’den gelen yardımlar sahada henüz bir karşılık yaratmamış.
Çünkü yaptırımların kağıt üzerinde kaldırılmasından daha fazlası gerekiyor.
Hala Suriye’de kredi kartı yok. Günlük hayatın en büyük derdi, saymakla bitmeyen paralarla bir şeyler almak.
Kredi kartı yok, çünkü hala Suriye uluslararası finans sisteminin içinde değil.
Yurtdışından swift üstünden para göndermek mümkün değil.
Çünkü bu paraların nasıl ve nerede kullanılacağı, kara para aklanmadığı, terör finanse edilmediği gibi güvenceleri muadil bankalara verebilecek bir bankacılık sistemi yok. Bankalar paranın durduğu, istediğin zaman gidip çekebileceğin bir emin kasa dışında bir işleve sahip değil. O yüzden Ziraat Bankası bile yok Suriye’de.
Körfez fonları da o yüzden buraya henüz akamıyor. Yüz milyarlık dolarlık fon yöneten bir Katar fonu, göndereceği parayla fonunun küresel finans sisteminde lekelenmesinden korkuyor.
Bu çekinceleri gidermek için yeni kurumlara ve yasalara ihtiyaç var.
Çünkü Suriye’de hala bütün kurumlar, yasalar ve memurlar Esad döneminden kalma.
Yeni kurumları ve yasaları yapmak için ise Meclis’e ihtiyaç var.
Ama aylar önce yapılan seçimden sonra henüz Meclis’te vekiller yemin edip görevine başlamadı.
Çünkü hem Haseke ve Süveyde’de henüz seçim yapılamadı. Onlar bekleniyor. Hem de yemin edilecek bir Meclis binası yok. Yıkılmış Meclis binasının onarımı sürüyor.
O onarım için de paraya ihtiyaç var. O para için de…
Kısır döngü böyle uzuyor.
Devleti yıkmadan geçişin böyle bir maliyeti var.
Suriye’de her konuşmada suçlu olarak fatura eski rejimin kalıntılarına yani Fulul’a çıkarılıyor, sonra da bütün sorunlar onların çıkardığı “fesad’a hızlıca bağlanıyor.
Görevlerinin başındaki eski rejimden kalma 900 bin memurun eski usulleriyle bu enkazın toparlanması zor.
Daha eğitimli ve donanımlı yeni kadrolar ise sınırlı. O yüzden bakanlar kurulunun ve üst düzey kadroların çoğu Türkiye’deki taşra üniversitelerinde okumuş ya da lisans yapmış insanlardan oluşuyor.
Mardin Artuklu Üniversitesi Suriye için bir çeşit Eton Koleje dönmüş.
Ama daha fazla eğitimli insanı Suriye’ye çekmek için en azından çocuklarının gidebileceği okullar olmalı, kiralanabilecek fahiş fiyatlı olmayan evler olmalı, gaz sobası dışında ısınmak mümkün olmalı.
Yine aynı kısır döngüye çıkıyor bu da…
Yine de büyük bir idealizmle ülkelerine geri dönmüş çok sayıda insan var.
Mütevazi evinde ziyaret ettiğimiz Şam milletvekili Basel Haylam, 2011’de Şam’daki ilk Esad karşıtı gösterileri organize etmiş öncü kadrolardan biri.
İki yıl Sednaya Cezaevi’nde işkence görmüş. Ancak muhaliflerle Hizbullah arasındaki bir esir takasında serbest kalabilmiş.
Silahlı direnişe karşı olduğu için aralarında Şara’nın olduğu selefi gruplarla karşı karşıya gelmiş bir İslamcı Haylam. Uzun yıllar ailesiyle İstanbul’da yaşadıktan sonra devrimden sonra geri dönmüşler. Çocukları çok akıcı İstanbul Türkçesi ile konuşuyor.
Gaz sobasının üzerinde yakılmış tütsü kokuları içinde girdiğimiz dar bir salondan oluşan, kitaplarla dolu salonda karşımızdaki siyasetçi 2002 yılındaki AK Partili siyasetçilerden farksız.
Zaten Erdoğan’ı ve AK Parti’yi bir model olarak görüyor Haylam.
Suriye’de herkes Suriye’nin alameti farikası olarak “vasat”tan bahsediyor.
Vasat bizde nedense negatif anlamda ama Arapça’da orta yol yani ılımlılık demek.
HTŞ’yle zamanında epey kavga etmiş Suriye devriminin öncülerinden bir İslamcı siyasetçiolarak Haylam da Suriye İslamı’nın “vasat”lığını ve Şara’nın Şam’ın selefisi olduğunu hatırlatıyor. O yüzden kravat takması, birkaç yıl öncesine kadar düşünülmesi bile zor olacak eşiyle elele kamuoyu önüne çıkması bu vasatın bir sonucu.
“Herkes geçmişten dersler çıkardı. Şara, Şam’ın selefisi. Başka Selefilerden en büyük farkı bu.
Ben şeriat gelsin isterim ama Suriye’ye şeriat getiremezsiniz, burada her milletten, dinden insan yaşıyor, buranın halkının Müslümanlığı Türkiye’ye benzer bunu kaldırmaz. Şara da bunu biliyor. O yüzden daha ılımlı bir Sünni inancı temsil eden Rufai’yi başmüftü yaptı” diye anlatıyor.
Peki Şam’daki son alkol yasağı?
Haylam’dan sonra konuştuğumuz yönetime yakın genç bir işadamı “Ekmek isteyene alkol yasağı veremezsiniz” diye özetliyor durumu. Yasak kaşarı yönetime yakın çevrelerden bile “ bu şimdi nerden çıktı” hissiyle karşılanmış.
Bab Toumo’da konuştuğumuz bir kilisenin papazı ise alkolün sadece Hristiyan mahallerinde serbest kalmasına şiddetle karşı çıkıyor. Gerekçesi mahallelerinin alkoliklerin mekanına dönecek olması. “Esas içkiyi Müslümanlar içiyor” zaten diye hatırlatıyor.
Üç ay süre konan ve turizm tesisleri kapsam dışına bırakılan yasak henüz uygulanmıyor. Şam’da hala açık gece kulüpleri ve barlar var.
Yasağı koyan Şam Valisi, Şara’nın bacanağıymış. Makyaj yasağı koyan Lazkiye Valisi de HTŞ’nin kadrolarından.
Yakında hem valilerde hem de orduda büyük değişimler bekleniyor.
Kendini zorunluktan en fazla yenileyen ordu olmuş.
Eskisi yıkılıp yenisi kuruldu.
Yavaş yavaş silahlı milisler yerini üniformalı askerlere ve polislere bırakıyor.
Şam’da biraz fazla şık üniformaları içinde Türkçe de konuşan turizm polisleri bile gördük. Trafik polisleri var, hatta otopark görevlileri bile var.
Hatta Suriye Savunma Bakan yardımcılığında SDG’li bile var artık.
Hemo, koltuğuna hızlı ısınmış.
Geçen hafta Iraklı Şii milisler Suriye’de ski ABD üssünü vurunca bunu kınama işini yeni Savunma Bakan Yardımcısı Sipan Hemo yaptı.
Hemo, SDG’nin eski Afrin komutanıydı. HTŞ’yle ve Şara ile daha o yıllardan tanışıyor ve hep iyi ilişkileri olmuş.
2018’de Türkiye Afrin’e girerken, SDG şehri kurşun atmadan terk etmişti. Bu yüzden dört yıl Kandil’e çekilen Hemo, 2022’de Amerikalılarla fazla iyi ilişkileri yüzünden PKK’nın şüphelerini çeken Mazlum Abdi’ye komiser olarak atanmıştı.
Halep “direnişi”nde de Abdi’yi değil, Hemo’yu önde gördük hep. Ama şimdi SDG’ninŞam’daki en üst düzey adamı oldu Hemo.
Suriye Savunma Bakan Yardımcılığı pozisyonları bir nevi Lübnan gibi. Türkmen Fehim İssa, SDG’li Sipan Hemo.
SDG’nin entegrasyonu sürüyor. Son olarak SDG’li Çiya Kobane, Suriye ordusu 60. Tümen Komutan Yardımcısı oldu.
Kobane, SDG’nin Savunma Bakan Yardımcılığına önerdiği ilk isimdi. Ama Türkiye’deki PKK geçmişi yüzünden Ankara tarafından ismi veto edildi.
Şam, Ankara’nın hassasiyetlerini dikkate alıyor.
Ama herkesin eskiden “ terörist” olduğu Suriye’deki hassasiyet, doğal olarak Türkiye’den az. Adli sicil kaydı temiz birini bulmak kolay değil.
Suriye’de en popüler ideoloji İslamcılık, Kürtçülük ya da Alevicilik değil, savaş karşıtlığı. Sünni, Alev, Kürt, Dürzi herkes savaştan nefret etmiş.
Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupası gibi bir savaş yorgunluğu hakim Suriye’ye.
Mesela bizi gezdiren aracın şoförü eski bir ÖSO militanıymış, silah bırakmış, orduya girmemiş.
Pasifist bir hippi değildi ama vejetaryandı.
SDG meselesinde iki tarafın da çatışmaları büyütmeden bir çözüm bulmasının sebebi bu savaş yorgunluğu.
O yüzden Suriyeliler İran savaşına da bir fırsat olarak bakmıyorlar.
Tıpkı Türkiye gibi bu savaşın dışında kalmak istiyorlar.
Suriye, 28’inci gününe giren İran savaşında iki kez hedef oldu.
Bir kez İsrail, Süveyde’deki Dürzilere destek için bölgedeki bazı güvenlik güçlerini vurdu. Bir de İran yanlısı Şii milisler Kuzey’de ABD’nin boşalttığı bir askeri üsse füze attı.
Bunun dışında son 28 günde Suriye’ye bu savaştan Türkiye’den bile daha az füze düştü.
Suriye’nin bütün şehirlerinde gece sokaklarda insanlar var.
Savaşın şehir merkezine son 14 yıldır pek uğramadığı Şam zaten bundan 20 yıl önce geldiğim halinden farksız.
Gece 12.30’da Emevi Cami’nin etrafındaki cafelerde hala kızlar nargile içiyor, Baktaş’tadondurma kuyruğu devam ediyor, Bab Toumo’da arabalarıyla piyasaya çıkmış gençler geziyordu.
Yıkımın daha büyük olduğu Halep’in, Humus’un, Hama’nın sokaklarında da hayat devam ediyor.
İnsanın hayata tutunma becerisinin en çarpıcı manzarasını Humus’ta gördük.
Şöyle bir meydan düşünün. Binaların neredeyse tamamı yıkık, hasarlı ya da kurşun ve roket delikleriyle dolu.
Meydanın ortasında yeniden inşa edilen Halid Bin Velid Camisi’nin etrafına serilen yeşil bir halıda yapılmış bir park. Parkın üzerinde piknik yapan, bisiklet süren, su parklarındakine benzeyen türden şişme kaydıraklardan kayan çocuklar, caminin içinden gelen çocukların sesleri…
Suriyeliler bir daha kurşun sesi duymak istemiyor.
O kadar ki Humus’un hemen dışında karşılıklı duran ayakta kalmış bir Alevi mahallesiyle, yerle bir olmuş bir Sünni mahallesi bile mezhepsel bir intikamın motivasyonu olamıyor.
Sahil olayları dışında 60 yıllık bir azınlık diktatörlüğü ve 14 yıllık bir iç savaşın sonrasında yaşanabilecek rövanşizm hissi savaş karşıtlığı hissi karşısında külleniyor.
Türkiye’de Esad’ın düşüşünü ideolojik nedenlerle bir türlü sindiremeyenler Şara’nın İsrail ve ABD işbirlikçisi olduğundan çok emin.
Ama Suriye’de kime sorsanız bu analizi tuhaf buluyor.
İsrail, Şara’nın oturduğu sarayı ve hala yıkıntıları yerinde duran Genelkurmay binasını ve neredeyse Esad’dan kalan bütün askeri depolarını vurdu.
Suriye’nin içine girdi, Süveyde’de doğrudan Şam askerlerini bombaladı.
Haklı olarak “Bu nasıl bir işbirliği” diyor herkes.
Zayıf olmak işbirliği yapmak demek değil. Savaşmamak da sevgi gösterisi değil.
Suriye’nin İsrail’i, Lübnan’ı, Irak’ı hatta Kıbrıs’ı bile karşısına alabilecek bir lüksü yok.
Hatta Suriye’de pek çok yetkili İsrail’in İran’la işini bitirdikten sonra Lübnan’ın ardından Suriye’ye gireceğini düşünüyor.
İsrail’in güvenmediği, İslamcı ve tehlikeli bulduğu Şara yönetiminin üst düzeyindeki isimlere dönük suikastlar yapacağını bekleyenler bile var.
Ayrıca çok haklı sebepleri olsa da kimse bu savaşa girip Hizbullah’la meselesini İsrail için çözmeyi düşünmüyor.
Ama İran bu savaşı Suriye’ye de saldırmak için bir fırsat olarak görebilir.
Türkiye’deki Suriyeliler için dönmeme nedenlerinden biri bu belirsizlikler.
Suriye, Ortadoğu’da savaşın en az etkilediği ülke olsa da Türkiye’den hala daha güvenli değil.
İsrail, Şam’da Genelkurmay Başkanlığı’nı vurup, önce Dürzilerle ardından SDG ile çatışmalar çıkınca gelmeyi düşünenler de bir durmuşlar.
Çünkü şartları görmeye gelen geri dönemiyor.
Gidip bakmak bir kumar çünkü.
Bu da aslında beklendiği gibi Suriyelilerin gidişini hızlandırmıyor, yavaşlatıyor.
Ama Suriyeliler 65 yıllık bir diktatörü kimsesiz, tek başlarına devirmenin haklı gururu içindeler.
Şara, hala çok popüler. Her yerde yeni Suriye bayrağı, devrimin kahramanlarının resimleri var.
Ama o kahramanlar askerler değiller.
Humus’un meydanında bir bilboardda resmi olan Hamza El Hatip 2011’de sadece 13 yaşındayken bir Esad karşıtı gösteride gözaltına alınmıştı. Sonra ailesine çürük ve yanıklar içinde, üç kurşun deliği ve cinsel bölgeleri parçalanmış haldeki cesedi teslim edildi. Hamza'nın ailesi, cesedin fotoğrafları ve videosunu gazetecilere ve aktivistlere dağıtınca ertesi gün sokaklara çıkanların sayısı katlandı.
Her köşede karşınıza çıkan Suriye Genç Milli Takımı kalecisi Abdulbasit Sarut ya da Suriye’de bilinen adıyla Devrimin Bülbülü hala Suriyeliler toplanıp gösteri yaparken söyledikleri şarkıların ve sloganların sahibiydi. 27 yaşındaki haliyle şimdi göremediği devrimin afişlerinde yaşıyor.
Suriye’de hediyelik eşya dükkanlarında Sarut dışında fotoğrafları olan isimler listesi ülkenin ruh halini de anlatıyor: Messi, Ronaldo, Fairuz, Fairuz’un geçen aylarda ölen müzisten oğlu Ziad Rahbani, Selahaddin Türbesi’ni ziyaret eden Che Guavera ve Saddam Hüseyin…
Sonuncusu Esad rejimine ve temsil ettiklerine tepkinin bir sembolü.
Suriye’de mod sabır ve umut.
Şartlar zor ama daha zorundan gelmiş bir ülke için o kadar zor değil. Turistler içinse hiç zor değil.
Hatta 2011 öncesi taksilerle alışverişe giden yerli turistler Şam ve Halep’te eskiden görüp sevdikleri herşeyi tekrar görebilirler. Emevi Camii hala çok heybetli, çok mübarek ve çok güzel.
Oteller gayet konforlu, yemekler her zamanki gibi, ülke imkansızlıklara rağmen çok temiz. Türkiye’deki enflasyona rağmen paramız hala değerli.
Tek fark var. Türkiye 2011 öncesinden daha çok seviliyor.
Ve tabii Türkiye’den gelenler de…
Mükemmel Türkçe konuşan gençler ve çocuklar Türkiye’yi ikinci vatan gibi görüyorlar.
Gazi Mahallesi’ni özleyen birini Türkiye’de bile bulmak kolay değildir.
Yani özetle an itibarıyla Ortadoğu’nun en güvenli ülkesi olan Suriye herkesi bekliyor…
