Biz kimiz? Niçin bir aradayız?

''Biz kimiz?” sorusu, aslında hangi hakikate ait olduğumuz sorusudur.

Meselenin merkezinde, “Türk” kavramına bakıştaki çarpıklık yer almaktadır.

Modern dönemde, bin yıllık tecrübe içinde mana kazanmış Türklük, tarih dışı bir zemine çekilmiş; medeniyetinden koparılarak dar bir kategoriye hapsedilmiştir.

Kimlik meselemiz, Müslümanlığa yaklaşımımızla doğrudan ilişkilidir. Müslümanlık tasavvurumuzdaki kırılma hayatın hemen her alanına sirayet eder. Yaşadığımız evler, akrabalık ilişkilerimiz, zenginlerimizin ihtirası, edebiyatımızdaki zayıflama, musikimizdeki durağanlık, sınırlarımıza dair zihnî karmaşamız ve benzeri her husus, Müslümanlığımızla kurduğumuz irtibatın yalnızca zayıflığıyla değil, aynı zamanda yanlış kurulmuş olmasıyla da ilgilidir.

İslam, “dinler arasında bir din” olarak görülemez. “Dünyada birçok din vardır ve İslam da onlardan biridir” düşüncesi hakikati anlatmaz. İslam, bizim için Allah katında hak olan tek dindir; hakikatin son ve tamamlanmış ifadesidir.

Biz kendimizi İslam’ın Adem Aleyhisselam’dan beri devam eden Tevhid’in son halkasında görürüz. Hz. Peygamber, tüm nebî ve resullerin işaret ettiği hakikati son kez bildiren, mesajı tamamlayandır. Öncesi, Hz. Peygamber’in hatırlattığı hakikatin içinde saklıdır; sonrası ise onun işaret ettiği istikamette anlam kazanır.

KIRILAN KİMLİĞİMİZ VE DİL

Türkiye’de dil ve insan tasavvuru, kimlik meselesinin en dikkat çekici başlıklarından biridir.

Dil meselesi, felsefenin kadim ve önemli tartışma alanları arasında yer alır.

İslam felsefesinde dil, Arap fetihlerinin canlı olduğu zamanlardan itibaren çok yüksek seviyede tartışılan bir alandır. Farabi başta olmak üzere büyük filozoflarla yürütülen tartışmalar, bu alana büyük bir külliyat kazandırdı. İslam felsefesindeki dil tartışmalarında en dikkat çekici husus, dilin filolojik, antropolojik ehemmiyetinden ziyade Kur’an-ı Kerim’i anlamadaki işlevinin öne çıkarılmış olmasıdır. Dil, bir ihtiyaçtan hareketle, işlevi çerçevesinde ele alınmaktadır.

Müslüman düşüncede diller, diğer varlık unsurlarıyla birlikte, varlığın manasını desteklediği, varlığın manasına kavrayış genişliği temin ettiği oranda değer kazanır.

Türkiye’de dil üzerinden yürütülen tartışmalar bu felsefî tartışmalardan hem nitelik hem de niyet olarak uzaktadır.

Meselelere bakışımız büyük ölçüde Batılı zihnin kurduğu düşünce çerçevesi içindedir. “Dil”e ve insan tasavvurumuza bakışımızda da bu çerçevenin dışına çıkabilmiş değiliz. İnsanı tarif ederken kullandığımız kavramlar dahi büyük ölçüde bu tasavvurun ürünüdür. Nitekim “ırk”ı bir mesele olarak kabul edişimiz bile Batı etkisiyledir. Biz de büyük ölçüde Batı Aydınlanması’nın ürettiği kavramlarla kendimizi tanımlıyor, insanları “ırk”lara ayırıyoruz.

Modern Batı düşünce tasavvuru bu tasnifleri birçok başlık altında üretmiştir. İnsanları “gelişmemiş,” “gelişmekte olan” ve “gelişmiş” gibi kategorilerle tasnif etmiştir. İnsanı fizikî özellikleri üzerinden sınıflandıran bu tasnifler bir dönem çok canlı olan sömürgeciliğe meşruiyet kazandırmıştır. Afrika’nın “gelişmemiş” olarak kodlanan toplumları, Batı’nın “gelişmiş” olarak tanımladığı yapılar içinde sömürgeleştirilmiştir. Bu uygulama en görünür hâliyle Batı’da ortaya çıkmış; ancak insana bu yaklaşım, zamanla bütün varlığın aynı tasnif zihniyetiyle kavranmasına yol açmıştır. Dünya genelinde bu yaklaşım, dolaylı ya da dolaysız biçimde benimsenmiştir. Nitekim bizde de ekonomik, sosyal ve dinî literatür bu yaklaşımın etkisi altındadır.

İnsanları ırklar üzerinden konuşmak, hem talihsiz hem de trajik bir durumdur. Bu tasnif biçimi, Batı tarzı bilim üretiminin bir neticesidir. Irk, varlığı mekanik bir düzen içinde tasavvur eden ve insanı da bu yapının mekanik bir unsuru kabul eden Batı tasavvurunun ürünüdür. Bu yaklaşım, modern ideolojik yapıların temelini oluşturur.

KİMLİĞİN HAKİKATİ

Biz Müslümanlar, insanın eşref-i mahlukat olarak yaratıldığına ve Adem Aleyhisselam’ın soyundan gelmekle Batı tarzı bir ırklar tasnifine tâbi tutulamayacağına inanırız. İnsanlar, renkleriyle, fizikî vasıflarıyla ya da kültürel farklılıklarıyla değil; hakikatle kurdukları irtibatın mahiyetiyle ayrışır.

İnsanı insan kılan hakikat, Allah ile kurduğu bağın derinliğidir; insan, hak ile batıl arasındaki yerini bu bağla tayin eder.

Kimlik, Allah’la kurulan hakikat bağıdır. İnsan, kendini bu bağın şuuruyla inşa eder.

Varlığın manası bu idrakle açılır.

Dil, kimliğin sesidir.

Tarih, kimliğin hafızasıdır.

YORUMLAR (3)
3 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.