Troya neden ‘bizim’ olamadı?
Christopher Nolan’ın Odyyssey filmi ile artık yolu unutulan ve eskiyen sinema salonları yeniden doldu, Homeros’un üç binyıllık destanının Türkiye’deki satışı yüzde 559 arttı.
Henüz Türkçe’ye hiç çevrilmeden, Imax kamerayla filmi de çekilmeden 560 yıl önce bir Türk Homeros’un destanlarının sıkı bir hayranı olmuştu:
Fatih Sultan Mehmet.
Yunanca, Arapça ve Farsça bildiği kesin olan Fatih’in kütüphanesinde 13’üncü yüzyıldan kalma Trabzonlu Papaz Gennadios'a ait Yunanca bir İlyada vardı.
Hala Topkapı Sarayı’nda bulunan 260 sayfalık kitabı Fatih’in 1462 yılında çıktığı Midilli seferinden önce okuduğu anlaşılıyor.
Çünkü bu sefere giderken Fatih, Çanakkale’de durup antik Troya’yı ziyaret etmişti.
Bu ziyareti 15’inci yüzyılda yaşamış, Fatih’le çağdaş İmrozlu tarihçi Kritovulos’un 1451-1467 yılları arasını anlattığı Tarih adlı kitabından biliyoruz.
Kritovulos’un yazdığına göre II. Mehmed, Troya kentinin kalıntılarını incelemiş, Aşil’in, Aias’ın, Hector’un mezarlarını sormuş, sonra da başını sallayarak şöyle demişti:
“Tanrı, aradan bunca yıl geçtikten sonra bu şehrin ve halkının intikamını alma hakkını bana ayırdı. Çünkü onların düşmanlarını boyunduruk altına aldım, şehirlerini yağmaladım ve onları Mysialıların ganimeti hâline getirdim. Geçmişte burayı yağmalayanlar Yunanlılar, Makedonlar, Tesalyalılar ve Peloponnesoslulardı. Onların soyundan gelenler de şimdi, o dönemde biz Asyalılara ve sonraki zamanlarda defalarca yaptıkları haksızlıkların doğru cezasını benim çabalarımla, uzun yıllar sonra ödemiş oldular.”
Bu ziyaret ve sözlerin ilk kaynağı Kritovulos’un kitabı olsa da daha meşhur versiyonu
Montaigne’in denemelerinden yayıldı.
“En Üstün İnsanlar Üzerine” denemesinde Montaigne, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Papa II. Pius’a yazdığı bir mektupta, Truva kökenli İtalyanların İstanbul’u Yunanlılardan kurtarmasına karşı çıkmasına şaşırdığını yazmıştı:
“Yunanlılara karşı Hektor’un kanının intikamını aldım”
Meşhur sözün kaynağı Montaigne’in bu denemesinde bahsettiği mektup.
Fatih’in Papa’ya mektuplarının İstanbul’un fethini meşrulaştırmaya çalışan Cenevizli tarihçilerin uydurması olduğu artık biliniyor.
İlginç bir biçimde Osmanlılar da yine fethi ve Bizans’a karşı savaşlarını Batı dünyasında meşrulaştırmak için Truva kökenli olduklarını vurgulamışlardı.
Müneccimbaşı’ndan Katip Çelebi’ye kadar pek çok Osmanlı münevveri kitaplarında Homeros’tan ve Truva’dan bahsetmişlerdi.
Fakat Homeros’un destanları 19’uncu yüzyıla kadar Türkçe’ye çevrilmedi.
Genellikle Homeros’un destanlarını çoğunluk Fransızcadan okuduğu için de Troya’ya Fransızca “Troie” telaffuzundan dolayı hala Truva diyoruz.
Halbuki destanlardaki olaylar 700 yıldır Türkiye sınırları içinde olan bir bölgede geçiyordu.
Fatih’ten sonra Osmanlı dünyası bunun farkına ancak 19’uncu yüzyılda bir Alman zengini Troya’nın izinin peşinde 1870’lerde Çanakkale’ye gelince varmıştı.
Heinrich Schliemann, yoksul bir Alman papazın oğluydu.
Bir bakkalda çalışırken Venezuela’ya giden bir gemiye tayfa olarak girdi. Ama gemi Hollanda kıyılarında battı.
Schliemann, Amsterdam’a yerleşti, bir şirkette muhasebeci oldu.
Şirket onu St. Petersburg’a gönderdi. Böylece Almancanın yanında Rusça ve Hollandaca da öğrendi, ticaret yapmaya başladı.
Çivitten altın tozuna kadar herşey sattı. Kırım Savaşı sırasında askerî müteahhitlikten büyük paralar kazandı. 36 yaşına geldiğinde artık milyonerdi.
Dünyayı gezmeye başladı, yeni merakı arkeolojiydi.
Yedi yaşındayken bir kitapta yanan Troya şehrini gösteren bir resmi gördükten sonra iflah olmaz bir Troya tutkunu olmuştu. Dünyanın her yerinde Troya’nın izini arıyordu.
Bu o yıllarda aynı zamanda ispatlanması gereken de bir iddiaydı.
Çünkü 19’uncu yüzyılda Batı’da bir Homeros tartışma başlamış, bunların sadece efsane olduğu, Troya diye bir kentin ve savaşın hiç yaşanmadığı tezi güçlenmişti.
Buna itiraz edenlerden biri olan İskoç gazeteci Charles Maclaren, 1822’de Homeros’un tasvirlerini inceleyerek Troya’nın Gelibolu yarımadasında Hisarlık’ta olduğunu yazmıştı.
Tüm bunlarla Hisarlık’ın bulunduğu Osmanlı dünyasında ise pek kimse ilgilenmiyordu.
Hisarlık’ta yaşayan bir İngilizi saymazsak: Frank Calvert.
Calvert ailesi, Osmanlı’daki Levanten ailelerinden biriydi.
Calvert ailesi. Frank Calvert en altta solda.
Malta’dan 1840’larda Çanakkale’ye yerleşmişlerdi.
Çanakkale Boğazı, uluslararası deniz ticaretinin en önemli geçiş noktalarından biriydi ve Boğaz’dan geçen yabancı gemiler çeşitli izin ve konsolosluk işlemleri yapmak zorundaydı.
İşte Calvert ailesi Çanakkale Boğazı’nda ABD ve İngiltere için bu konsolosluk hizmetini veriyordu.
Frank Calvert de aile büyükleri gibi İngiliz konsolos vekilliği, daha sonra uzun yıllar Amerikan konsolosluk temsilciliği yaptı.
Ailenin Çanakakkale’de geniş arazileri ve çiftlikleri vardı. Antik Troya kentinin de olduğu Hisarlık Höyüğü de bu çiftlik arazilerinden birinin içinde kalıyordu.
Arkeolojiye amatör olarak ilgi duyan Calvert, 1863-1865 arasında Hisarlık’ta yaptığı kazılarda buranın Homeros’un Troya’sı olduğuna kanaat getirmişti.
Troya’nın içinde olduğu arazinin tamamını satın aldı.
Ancak büyük çaplı kazı yapacak mali gücü yoktu.
1863 yılında British Museum’un yöneticisi Charles Newton’a mektup yazıp destek istedi.
Ancak British Museum’u ikna edemedi.
İşte tam bu yıllarda Schliemann, “bir elinde Homeros, diğer elinde kazma” ile Çanakkale’ye geldi.
Aslında o ilk başta Ezine’ye bağlı Pınarbaşı Köyü’ndeki antik kalıntıların Troya olduğuna inanmıştı.
Ama burada Homeros’un anlattığı büyük surlu kentin kalıntılarını bulamadı.
Calvert ile karşılaştı.
Zengin Schliemann’ı Hisarlık’ta kazı yapmaya ikna eden de Calvert oldu.
Schliemann, 1870 yılında, Osmanlı makamlarından gerekli izni almadan kazılara başladı.
Osmanlı arşivlerine bakılırsa devletin kazılardan ilk başta haberi olmadığı anlaşılıyor.
Amatör arkeolog Schliemann, ilk kazılarda Homeros’un anlattığı aradığı Troya’nın izini bulamayınca daha derine gitmeye karar vermişti.
O yıllar için çılgınlık olan büyük bir işe kalkıştı ve işçilerine 14 metre derinliğinde bir hendek kazdırdı.
Kazdırırken şehrin tarih içindeki katmanlarının önemli bir kısmını tahrip etti, kayıt tutmadı, eserler toprak altında kaldı.
Ama o bulduklarından memnundu.
Kazdırdığı 14 metrelik höyükte bulduğu altın takılar, gümüş vazolar ve diğer değerli objelerin Truva’nın efsanevi kralı Priamos’un hazinesi olduğunu iddia etti.
Ve bu keşfini Avrupa’da sergilemek için hazineyi Yunanistan’a kaçırdı. Hazineyi Avrupa’da sergilemeye başladı.
Eşi Sophia Schliemann hazineden çıkan altın takılarla.
İşte Osmanlı Troya’nın varlığına uzun asırlar sonra bu antika hırsızlığıyla yeniden uyanacaktı.
O tarihten itibaren Osmanlı arşivlerinde Schliemann ve Truva üzerine çok sayıda yazışmaya rastlanıyor.
İstanbul basınında hazinenin kaçırılması ve tedbirlerin alınmamasına karşı yazılar çıktı.
Osmanlı makamları Schliemann’ın “Priamos Hazinesi” olarak tanıttığı eserleri Anadolu’dan kaçırdığını öğrenince hakkında Yunanistan’da dava açmışlardı.
Atina’da görülen dava bugün dünyanın ilk uluslararası kültür varlığı iade davalarından biri kabul ediliyor.
Bu olay Osmanlı’da eski eser hukukunun dönüm noktalarından biri oldu.
Osman Hamdi Bey’in girişimiyle çıkarılan 1884 Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi, kazılardan çıkan bütün eserleri devlet malı ilan etti.
Bugün Türkiye’deki kültür varlığı hukukunun temeli büyük ölçüde bu düzenlemeye dayanıyor.
Dava ise sulhle sonuçlandı.
Schliemann kaçırdığı eserlerin bir kısmını geri verdi
Osmanlı’ya 50 bin franklık bir tazminat ödemeyi kabul etti. Bazı eserleri parayla satın aldı.
Peki neden Schliemann bu kadar taviz vermişti?
Çünkü, bulduğu hazinenin Troya Kralı Priamos’a ait olmadığı ortaya çıkmıştı.
O kadar derinlere inmişti ki Troya Savaşı’ndan yaklaşık bin iki yüz yıl daha eski MÖ 2400 yıllarındaki Troya II tabakasına varmıştı. Homeros’un anlattığı Troya höyüğün daha yukarı katmanlarında bulunan Troya VI yerleşimiydi.
Klasik bir tarihçinin dediği gibi Schliemann, Yunanlıların başaramadığını başarmış ve Truva’yı yerle bir etmişti.
Troya’nın hem kaşifi hem yok edicisi olmuştu.
Troya’yı bulmaya hayatını adamış işadamı Osmanlılarla sulha varıp, yeniden Hisarlık’ta kazı için izin aldı.
Anti şehrin bulunduğu arazi dönemin Maarif Nazırı Safvet Paşa tarafından kamulaştırılmıştı. Frank Calvert ise sahibi olduğu antik şehrin bir kısmını kapsayan arazisini devlete bağışlamıştı.
(Frank Calvert 1908’de Çanakkale’de öldü ve buradaki aile mezarlığına gömüldü. Onun Troya’da bulduıkları Troya Müzesi’nde sergileniyor.)
Böylece Troya Türkiye tarihinin ilk arkeolojik kamulaştırması oldu.
Artık kazılar devletin sıkı takibi altında sürecekti.
Osmanlı arşivlerinde Schliemann’ın kazılarıyla ilgili yüzlerce belge bulunuyor. Ona yardımcı ve mukayyed olmak için atanan görevliler, kazılarla ilgili izinler, ihbarlar, ayrılan iaşeler…
Bu arada Schliemann sayesinde Troya’nın şöhreti her yerde duyulmuş, dünyanın her yerinden krallar, prensler, akademisyenler, öğrenciler, gazeteciler Troya’yı görmek için Çanakkale’ye gelmeye başlamıştı.
Ama ziyaretler devletin iznine tabiydi. Antik kente girişler kontrol altına alınmıştı.
Ziyaretler artınca antik şehrin yakınlarına bir liman yapıldı, antik kente giden yol genişletildi.
Schliemann son yıllarında Alman mimar ve arkeolog Wilhelm Dörpfeld ile çalışmaya başladı.
Dörpfeld onu Homeros’un Troya’sını bulmak için daha üst katmanlarda kazı yapmaya ikna etmişti.
Ancak Schliemann 1890 Noel’inde Gelibolu’da hayatını kaybetti.
Kazıları ondan sonra eşinin desteğiyle Dörpfeld sürdürdü.
Sonra Carl Blegen, daha sonra Manfred Korfmann gibi arkeologlar Hisarlık’ta bilimsel yöntemlerle çalışarak bugün kabul edilen Troya antik kentini ortaya çıkardılar.
Ama dünyanın bu ilgisine rağmen Cumhuriyet döneminde de Truva’ya ilgi gösterilmedi.
Sosyal medyada dolaştığı gibi Atatürk’ün Çanakkale, Sakarya ya da Dumlupınar’da “Hektor’un intikamını aldık” dediğini doğrulayan hiçbir belge yok.
Bu iddianın ilk kaynağı Sabahattin Eyüboğlu’nun Mavi ve Kara kitabındaki “İlyada ve Anadolu” denemesi.
Eyüboğlu burada önce Montaigne’den Fatih’in “Hector’un intikamı” alıntısını hatırlatıyor ardından da Atatürk’ün “Dumlupınar’da Yunanlılar’dan Troyalılar’ın öcünü aldık” dediğini aktarıyor. Herhangi bir kaynak belirtmeden.
Ama bu uydurmanın bir sebebi var.
Çünkü Sabahattin Eyüboğlu, Atatürk’ü Mavi Anadoluculuk’un bir yerine yerleştirmek istiyor.
Mavi Anadoluculuk, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki en ilginç kimlik tezi.
Aslında zamanına göre muhalif bir tez de sayılabilir. Çünkü, bizzat Atatürk’ün banisi olduğu Türk Tarih Tezi’ndeki Orta Asya’dan gelip, dünyaya medeniyeti getiren Türk ırkı tezine bir itiraz bu.
Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat, Türk kimliğini Anadolu ve İyon medeniyetlerine dayandırarak aslında Batı medeniyetinin temelinin Antik Yunan ve Atina değil, Anadolu olduğunu söylüyorlar. Böylece biz yani Anadolu milleti dünya medeniyetini kuran bir millet oluyoruz.
“Ne mutlu Türküm diyene” yerine “Ne Mutlu Anadoluluyum diyene” diyen, bir “Yunan şairi” değil, “Anadolu’nun ozanı” olan Homeros’un metinlerinin Atina’ya götürülüp Troyalıların yani atalarımızın aleyhine tahrif edildiğini söyleyen bu üç zamanın ötesinde entelektüel çaresiz ve biraz da kompleksli bir iddiaya yıllarını verdi.
Ama bu iddiadan hayırlar ortaya çıktı.
Hala en iyi Homeros çevirileri olan ve çok satan Azra Erhat ile A. Kadir’in yaptığı İlyada ve Odysseia çevirileri bu iddianın sonucuydu.
Halikarnas Balıkçısı’nın başlattığı Mavi Yolculuklar da öyle.
Bodrum’dan Gökova’ya uzanan tekne gezilerinin ilk amacı turizm değildi antik Anadolu’nun yeniden keşfi, Odysseus’un yolunu izlemekti.
Teknelerde Homeros okunuyor, İlyada tartışılıyor, Troya ve Odysseus üzerine sohbetler yapılıyordu.
Azra Erhat, 1962 yılında katıldığı bir Mavi Yolculuk’u şöyle anlatır:
— Truvalıları mı, Yunanları mı tutuyorsunuz?
On beş kişi birden bağırır:
— Truvalıları tutuyoruz!
— Akhilleus’tan mı, Hektor’dan mı yanasınız?
Eller havaya kalktı: “Hektor, Hektor, Hektor…”
Ama dar bir entelektüel çevre dışında Troya ya da yanlış adıyla Truva uzun yıllar sadece yabancıların uğrak yeri olarak kaldı.
1960’lara kadar kente giriş devletin iznine tabiydi.
1980 yılında Alman bir belgesel filmi için yapılan dev Truva atı heykeli Troya Antik kentine yerleştirilince yerli turistlerin de yolu antik şehre düşmeye başladı.
2004’de çekilen meşhur Troya filminden sonra kentin misafiri arttı. Warner Bros film için yapılan Truva Atını’nı Çanakkale Belediyesi’ne hediye etti.
Peki Schliemann’ın bulduğu hazine ve daha sonra Troya’dan çıkardığı eserlere ne oldu?
10 bin parçalık Priamos Hazinesi’nin bir bölümü İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.
Geri kalanı önce Berlin’e götürüldü.
II. Dünya Savaşı’nın sonunda Kızıl Ordu savaş tazminatı olarak bir kısmını Berlin’den alıp Moskova’daki Puşkin Müzesi’ne yerleştirdi.
2022’de Berlin’deki Schliemann sergisi Rusya’ya götürülüp eserler birlikte sergilenecekti ki Ukrayna Savaşı patlak verdi.
Troya’nın varlık savaşı binlerce yıldır bitmedi.
Şimdi de dev ekranlarda sürüyor.
Anadolulu ve Yunan mı bilinmez ama Homeros destanını anlatmaya devam ediyor.
Kaynaklar
https://www.smithsonianmag.com/smart-news/the-many-myths-of-the-man-who-discoveredand-nearly-destroyedtroy-180980102/
https://www.researchgate.net/publication/316804039_The_myth_of_Troy_as_a_lieu_de_memoire_Turkish_cultural_memory_and_translations_of_the_Iliad_in_the_1950s
https://katalog.devletarsivleri.gov.tr/Sayfalar/eSatis/BelgeGoster.aspx?ItemId=20490010&Hash=33FC72C173CB1898353C9447A6DA38C4BFF0614EF70FB4174FF80DC6502C41FF&A=2&Mi=0
