Kara Salı

Mustafa Morgil

Ünlü fizikçi Einstein aptallığın tanımını sürekli aynı şeyleri yapıp farklı netice beklemek olarak yapar. Bir deneyi, bir işi sürekli aynı şartlarda aynı verilerle tekrarlayıp sonucun değişik olmasını beklemektir aptallık. Ülkemizin, neredeyse yetmiş yıllık derdi olan enflasyon-devalüasyon sarmalına yeniden girmesi bize maalesef bunu hatırlattı. Ülke olarak dön dolaş aynı yere geliyor, aynı hataları yapıp farklı sonuçlar bekliyoruz. Adeta makus talihimiz gibi…

Yıllarca ekonomik krizlerden, acı reçetelerden çekmiş olan ülkemiz maalesef yeniden benzer bir sarmala girmeye başladı. 23 Kasım Salı günü ciddi bir kur artışı ile çalkalandık. Üstelik ortalık durulmuşa benzemiyor. Kurlar her baktığımızda ciddi artışlar kaydetti. Bunun nasıl bir enflasyon ve fukaralık olarak geri döneceğini öngörmek zor değil. Daha şimdiden benzin ve akaryakıtta 80 kuruş hatta 1 TL’ye yakın zam yapılacağı konuşuluyor. Kış aylarındayız ve bunun doğal gaz faturalarına etkisi de cabası.

Bize göre şu an için en ciddi sorun ekonomi yönetiminin, olan bitene kayıtsız kalması, ilgilenmemesidir. Biz faizi düşürelim, faiz düşünce yatırım artar, yatırım artınca da istihdam artar, ihracat fazlalaşır ve ülke kazanır gibi son derece düz bir mantıkla olaya bakılıyor. Her şeyden evvel Türkiye ihraç etmek için ithal etmek zorunda olan bir ülkedir. Kurlar yükseldikçe ihracatının maliyeti de artar. Dolayısı ile denklem o kadar basit değil.

Merkez Bankası’nın kasasında ne kadar rezerv var, bu saatten sonra faiz inadından vazgeçilse bile kurlar eski rakamlar geri döner mi? Öngörmek zor. Ama gidilen yolun sonunun aydınlık olduğu söylemek de bir o kadar zor.

Her şeyden önce Türkiye özellikle enerji talebi için dövize ihtiyacı olan bir ülkedir. Enerjisinin çoğunu yurtdışından döviz ile satın alır. Ülkemizin o meşum cari açığının ana sebebi budur. O yüzden de bir çok iktisatçı Türkiye’nin kendi petrol ve doğal gazı olmadan bu sarmaldan çıkmayacağını iddia eder.

Kısmen haklılık payı olsa da sebebi sadece burada aramak yanlış olacaktır. Son on yılda hukukun, tarafsız ekonomi yönetiminin, genel olarak tüm kurumların erozyona uğraması ülkemizden ciddi bir sermaye kaçışına neden oldu. Güven olmayınca para kaçar. Bırakın yabancıyı yerli sermayenin bile önemli kısmı gitti Türkiye’den. Bu da ister istemez döviz arzının azalmasına ve dolayısı ile TL’nin değer kaybına yol açıyordu.

Bir de bunların üstüne son aylarda dinsel nedenlerden olduğunu tahmin ettiğimiz faiz inadı binince bugünkü tablo ile karşılaştık. Sadece ihracata ve oradan gelecek olan dövize odaklanmış bir ekonomi yönetimi ile bu süreci yaşıyoruz. Görünen o ki iktidarın asıl amacı ülkenin dövizsiz kalmamasını sağlamak. Zira dövizsiz kalan bir ülke ödemeler dengesi krizine gireceği gibi iflasa kadar sürüklenebilir. Daha dün cihan devleti olacağız, tüm mazlumları doyurup kollayacağız diyenlerin bugün gerekirse sadece soğan yeriz demeleri bunun göstergesidir. Halkın tevekkül duygularına güvenerek bu işler çok sürdürülemez. Rahmetli Demirel’in dediği gibi iktidarları boş tencere devirir. Bu, herkes için geçerlidir.

Bu noktadan nasıl çıkılır sorusundan evvel çıkmaya dair bir irade var mı sorusunu sormak lazım. Gidişattan memnun olanları dahi görüyoruz. İnanılır gibi değil. Orta sınıfın giderek eridiği yer yer ticaretin bile durduğu bir ülkede yaşıyoruz artık. Üstelik son günlerdeki döviz şoku daha henüz güncel fiyatlara yansımadı bile.

Belki klişe bir deyim olacak ama halimizi çok güzel özetliyor: Kötü günler geride kaldı, sırada daha kötü günler var.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (9)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.