Görüşler

Büyük ev

Büyük ev

‘Dindarca Öldürmek’ kitabının yazarı Muhsin Altun “Antik krallar da güç uygulama konusunda günümüz liderleri kadar iddialıydılar. Ancak modern devlet daha çok insan üzerinde daha büyük güç uyguluyor” diyor.

"Devlet sözcüğünü söylediğimiz anda bir sürü entelektüel hayalet vizyonumuzu karartmaya başlar.” 

Geçen yüzyılın önemli düşünür ve eğitim kuramcılarından John Dewey, devlet sözcüğünün felsefi ve siyasal düşünüş biçimleri üzerindeki olumsuz etkisini böyle özetliyor. Neyse ki lügatlerinde bu sözcüğün yer almadığı antik toplumlar için böyle bir sorun mevcut değildi. Onlar devleti adeta isimsiz, sıfatsız, saf bir form olarak deneyimliyorlardı. 

Harvard Üniversitesinden antropolog Jason A. Ur, devletli toplumların ilk kez ortaya çıktığı antik Mezopotamya üzerine çalışırken ilginç bir gerçekle karşılaştı: III. Ur Hanedanı dönemi (M.Ö.2060-1960) kent devletlerinin sosyopolitik yapısına dair bilgiler içeren ve saray ya da tapınak yazıcılarının elinden çıkan 120.000’i aşkın kil tablette “devlet”e karşılık gelen herhangi bir terim yoktu.  

Bununla birlikte, tabletlerde sıkça geçen bir sözcük vardı: Saray. 

İlk kez Erken Hanedanlar döneminde (M.Ö.2900-2350) ortaya çıkan saray, Sümer dilinde “büyük ev” anlamındaki “é-gal” sözcüğü ile karşılanıyordu. Sümerler krala da “büyük adam” anlamına gelen “lu-gal” adını vermişlerdi. Mısırlılar içinse kral ve oturduğu “büyük ev” (fir’ao) arasında semantik açıdan fark yoktu. Adlandırmalar, küçük evde oturanların egemen güçle ilgili tasavvurlarını yansıtır gibidir.  

Tabletlerde resmi ya da dini işlerle ilgili pek çok idari pozisyon sayıldığı halde “bürokrasi” ya da “memur” anlamına gelen sözcükler de yoktu. Buna karşın nerdeyse her tablette dönemin kralının adını ve unvanlarını okumak mümkündü. Keza, kralın eşi ve çocukları, gelin ve damatları, kardeşleri ve diğer yakınları da tabletlerde sıkça zikrediliyordu. 

Antik Yakındoğu’da bürokrasinin izini süren P. Michalowski’nin çalışmaları, bürokrasi ya da memuriyet kavramlarının yokluğunun, idari pozisyonları işgal edenlerin kralla ya da elitlerle olan akrabalık bağlarına atfen atanmaları ve bu bağların istikrarına bağlı olarak görevde kalmalarıyla ilgili olduğunu göstermiştir. Avcı-toplayıcı toplulukların etrafında örgütlendiği akrabalık ilkesi, devletli toplumların başlangıç aşamasında da bir siyasal örgütlenme modeli olarak varlığını sürdürmüş olmalıdır. 

Modelin antik Yakındoğu ve Mısır’daki işleyişini ilk kez gözlemleyen Max Weber’e göre, bu coğrafyadaki devletler, onu “babadan kalma” (patrimonyal) bir “mülk” olarak gören krallar tarafından “malikâne” formunda yönetilmekteydi. Weber’in “oikos” (hane) olarak adlandırdığı bu özel ekonomik birimler, bağımlı emek ve üretim araçlarının kontrolü üzerinden kralın ve hane halkının ihtiyaç ve arzularının tatminine odaklanmıştı. 

Hane halkı terimi, çekirdek ailenin ötesinde akrabalar, köleler, gözdeler ve azatlılar gibi bağımlı sosyal grupları da kapsar. Patrimonyal modelde, idari kadrolar kural olarak bu gruplardan ve nadiren -sadakati test edilmiş- özgür kişilerden seçilir. Rasyonel bürokrasinin aksine, patrimonyal ilişkiler temelinde atanan bir görevlinin pozisyonu, onun krala tam teslimiyetinin bir işlevidir.  

Özetle, antik toplumlarda siyasal örgütlenme, “baba, efendi” konumundaki kral ile “evlat, hizmetkâr” konumundaki hane üyeleri arasındaki ilişkilerin istikrarına bağlıydı. Dilimize Farsçadan geçen “hanedan” sözcüğü de esasen bunu ima eder. 

Bu toplumlarda devletin ortaya çıkışının temel toplumsal ihtiyaçlarla ilişkisi zayıftır. Kralın gördüğü kamusal hizmetler son derece sınırlı ve etkinlikten uzaktı. Örneğin ne Mezopotamya’da ne de Mısır’da krallar küçük ev halklarına temiz içme suyu, ucuz gıda vb. vadederek tahta çıkmış değillerdi. Onların başlıca ilgisi, ekonomik artığın tek merkezde toplanmasına yönelikti. 

Mevcut kanıtlardan anlaşıldığı kadarıyla kral ve çevresindeki elitler, kendi varlıklarını dünyevi ve uhrevi alanlar arasında ya da geçmiş atalarla yaşayanlar arasında köprüler kurmak, halk dış saldırılara karşı korumak gibi roller üzerinden gerekçelendiriyorlardı. Küçük evler üzerindeki vergi ve angarya yükü bu tür hizmetlerle dengeleniyor; din adamları da insanların ürettikleri ekonomik değerin bir kısmından feragat ettiklerinde mutlu olmalarını sağlıyordu.  

"DÜŞÜK GÜÇ" KURAMI

Son yıllarda yapılan araştırmalar, antik uygarlıkları damgalayan “merkezi, despotik ve güçlü devlet” imajını sarsmıştır. Bu devletlerin, kendilerine, aslında sahip olmadıkları bir kapasite atfettiklerini saptayan antik Yakındoğu tarihçisi S. Richardson, hırslı ve tutkulu iddiaların bu kapasiteyi var etmenin başlıca mekanizmalarından biri olup olmadığını sorguladı. 

Bu durum, kral karşısındaki birey-üstü yapıların (elitler, sivil toplum) eşit ölçüde zayıf olduğu ve dolayısıyla bir “düşük güç” dengesinin bulunduğu Mezopotamya için özellikle geçerlidir. Örneğin mevcut tarih yazıcılığı, Hammurabi yönetimi altında yükselen Babil krallığını, Yukarı Mezopotamya’dan İran körfezine kadar uzanan topraklarda medeni ve cezai yaptırımlar içeren bir yasalar külliyatı üzerinden meşru şiddet tekelini kullanan, askeri açıdan güçlü bir devlet olarak tanıtır. 

Oysa Hammurabi ve halefleri, üzerinde egemenlik iddia ettikleri topraklarda düzenli bir otorite tesis edemedikleri gibi belirgin bir sınır çizgisi de oluşturabilmiş değillerdi. Antik devletlerin sınırları, yapay ya da coğrafi işaretlerle değil “bağımlılık” ilişkilerinin varlığı ve yokluğu ile belirlenmişti. Eş deyişle, otoritenin sınırları dağlardan, nehirlerden ya da vadilerden değil insan bedenleri üzerinden geçiyordu. 

Bütün bunların anlamı, doğrudan kraliyet otoritesinin “saraya ait” (ša é-gal) alanlarla sınırlı olduğuydu. Diğer yerlerde ise otorite, sınırları belli bir kara parçasına gönderme yapılmaksızın kurumsal ve hatta kişisel “patronaj” ilişkileri üzerinden icra edilmekteydi. 

Antik Mezopotamya’da devletler, geniş topraklara hükmetmekten çok efendi-köle benzeri bağımlılık ilişkilerinin inşasına odaklanmıştı. Devletin ihtiyaç duyduğu şey, toprak değil onu işleyecek emek gücüydü. Geniş arazilere karşılık nüfus seyrek ve istikrarsızdı. Tapınaklardan yükselen sabır ve şükür vaazlarının ulaşmadığı kırsal kesimde insanlar, büyük evi beslemenin maliyetinin üretken kapasitelerini aştığını gördüklerinde başka diyarlara göç etmeyi yeğliyorlardı. Kitlesel göçleri önleyecek müşterek mekanizmalardan yoksun bulunan antik devletlerin sıklıkla nüfus üretip nüfus kaybetmesinin nedenlerinden biri de budur.  

Antik devletlerin iddia ettikleri kadar güçlü olmadıklarını ileri süren Richardson’a göre, bu devletler “Düşük Güç” bağlamında işlemekteydi. Peki, devlet kurucuları etkili bir devlet fikrini düşük güç bağlamında yürürlüğe koymayı nasıl başarıyorlardı? 

Başarının sırrı, müphemliği teşvik eden ve ondan yararlanan siyasal mesaj stratejisiydi: Yekpare bir devlet ideolojisi olarak değil eldeki malzemelerle üretilmiş, ahenksiz ideolojik karışımlar şeklinde kitlelere ulaşan saray destekli propaganda. Bu uyumsuzluk, stratejik müphemlik ilkesine dayanan ve otorite ve sorumluluk alanlarını belirlemekte isteksiz görünen devlet kurucuları için siyasal açıdan verimlidir.  

Devletin ayak izinin belirli alanlarda nerdeyse hiç görülmediği bu “düşük güç” dünyasında, siyasal mesaj stratejileri herhangi bir açıklıktan kaçınır ve yaygın bir otorite ima eden müphem bir retoriğe yaslanır. Örneğin yazıtlarda ve kil tabletlerde kralın nihai hukuk otoritesi olduğu, uyruklarına adalet dağıttığı vurgulanırken adaletin fiili yönetiminde ona hiçbir doğrudan sorumluluk yüklenmez. Müphemleştirme, siyasal ortamı devlet elitinin manevra yapabildiği bir alana dönüştüren başlıca mekanizmadır. 

Müphemliğin silaha dönüştürülmesi, dinleyicinin dikkatini lidere çeken üslup, retorik ve semantik temelli kurnaz yöntemlerle başarılır. Krallığın tanrısal bir doğası olduğu ya da savaşın meşru bir temeli bulunduğu gibi. Söylem düzeyindeki bu başarı, devletin, iddia ettiği gücü gerçekten uygulayabilecek kapasitede olup olmadığını sorgulamaktan alıkoyar; tutkularla gerçek iktidar arasındaki açıklık söylemle kapatılır. 

Devletin, iddialarını tartışılmaz kılmak için kitleleri zorlamaya çok az gerek duyması, “düşük güç” koşullarındaki müphem mesaj stratejisinin başarısını kanıtlar. Sümerlerin bu tür mesajlara karşı sıkça kullandığı “saray kaygandır” atasözü ise başarının her koşulda kesin olmadığını ima etmektedir. 

Düşük güç için iki ön koşul vardır: (1) Zayıf bir sivil toplum ve bağımlı elit destekçiler. Düşük güç bu iki kategori üzerinde eşit düzeyde icra edilir. (2) Gelişmiş bir “altyapısal güç” iddia etme yeteneği. Antik kral, gerçekliği olmayan bir altyapısal güç iddiası üzerinden güç devşirir; gücünü söylemin gücünden alır. Sosyolog M. Mann’ın önerdiği altyapısal güç terimi, devletin sivil topluma nüfuz etme ve siyasal kararları erişebildiği her alanda uygulama kabiliyetini ifade etmektedir. 

SONUÇ: DEVLET NE İÇİN VAR? 

Düşük güç koşulları erken devletlerle ilgili görünse de müphemlik stratejisi modern toplumlarda da getirisi yüksek bir stratejidir. Kuşkusuz antik krallar da güç uygulama konusunda günümüz liderleri kadar iddialı idiler. Şu farkla ki modern devlet, antik emsallerine nazaran daha çok insan üzerinde daha büyük güç uygulamaktadır. 

Aradan geçen binlerce yıla rağmen iddialarla gerçeklik arasındaki açıklığın hala söylemle kapatıldığını görmek ilginçtir: Muazzam kaynakları güçlü söylemlerle küçük evlerden çeken büyük evin sakinleri, halkı terörden, iş kazalarından, afet ve salgınlardan korumakta yetersiz kalsalar da her fırsatta “devletimiz güçlüdür” mealinde mesajlar vermeyi ihmal etmiyorlar. 

Buna karşın devletin “gerçek” gücü, kaynaklara erişimin sermaye lehine kontrol edilmesinde ve barışçıl gösterilerin şiddetle bastırılmasında kendini gösteriyor. İşkence iddiaları, adam kaçırmalar, kadın cinayetleri vb. karşısında suskun kalan ya da kınamakla yetinen Devlet, bireysel hakların kendi çıkarlarına ters düştüğü her noktaya bir polis memuru yerleştirme imkân ve kabiliyetine sahip görünüyor.  

Devletin, onu vergileriyle ve yeri geldiğinde bedenleriyle destekleyen halkın ortak iyiliği için “var” olduğu iddiası da müphemlik stratejisinin bir parçası olabilir mi? 

İlgili Haberler
YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
1 Yorum
Bunlar da İlginizi Çekebilir