İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 414 sanıklı İBB Davası'nın 26. gününe, İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan'ın "Brezilya" savunması damga vurdu. Pehlivan, Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva'ya kurulan kumpası ve Yargıç Sergio Moro örneğini hatırlatarak, davanın hukuki değil, yargının bir silah olarak kullanıldığı (lawfare) siyasi bir süreç olduğunu savundu. Pehlivan, savunmasında mahkeme heyetine ve yargı sürecine ilişkin sert eleştiriler yöneltti. Pehlivan, “Bu dava için bir araya getirildiğinizi herkes biliyor” diyerek heyetin oluşumuna dikkat çekerken, dosyada yaşanan hakim değişiklikleri ve savcılığın süreçteki rolü üzerinden yargılamanın işleyişini eleştirdi.
Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu karşısındaki 1 No'lu salonda, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce görülen İBB Davası'nın 26. duruşmasında söz alan tutuklu avukat Mehmet Pehlivan, dikkat çeken bir savunmaya imza attı. Cezaevindeyken yazdığı "Yargı Silahı" adlı kitabına da atıfta bulunan Pehlivan, dünya tarihindeki siyasi hesaplaşmaların mahkemeler eliyle nasıl yürütüldüğünü anlatarak, iddiaların İBB dosyasıyla büyük benzerlikler taşıdığını öne sürdü.
"SİYASET DEĞİL, ADETA BİR SARAY ENTRİKASI YAZILDI"
Savunmasında, şu an Brezilya Devlet Başkanı olan Luiz Inácio Lula da Silva'nın 2018'deki başkanlık seçimleri öncesi maruz kaldığı yargı kuşatmasını detaylarıyla anlatan Pehlivan, o dönemki "üç villa davası" kurgusunu hatırlattı.
Pehlivan, "Lula, kamu ihalelerinden elde ettiği suç geliri karşılığında üç villa almış. Suçlama tanıdık geldi mi? Mensubu olduğu partiyi yolsuzluk gelirleriyle kontrol ettiği ve perde arkasından yönettiği söylendi. Sandıkta kazanmak kâfi görülmedi, bir de perde arkasında taht kurduğu iddia edildi. Siyaset değil, adeta bir saray entrikası hikâyesi yazıldı" ifadelerini kullandı.
"LULA'NIN AVUKATINI DA İTİRAFÇIYA BASKI İDDİASIYLA TUTUKLADILAR"
Lula'nın yargılandığı davada kendi avukatının da tıpkı şu an kendisinin yaşadığı gibi tutuklandığına dikkat çeken Pehlivan, "Avukatının ne için suçlandığını tahmin etmek ister misiniz? Avukat, itirafçının birine baskı yaptığı iddiasıyla tutuklandı. Lula’ya hakaret, ihale, rüşvet, kara para gibi konuları içeren 20’den fazla suçlama yapıldı. Savcılar suçlama yaparken Yargıç Sérgio Moro basına verdiği demeçte, Lula’ya karşı yürütülen soruşturmayı ‘yüzyılın en büyük yolsuzluk soruşturması’ olarak tanımladı" dedi.
"AŞIRI SAĞCI BOLSONARO, LULA'YI YARGILAYAN YARGICI ADALET BAKANI YAPTI"
Brezilya'daki davanın sadece itirafçı beyanlarına dayandırıldığını ve Lula'nın siyaset sahnesinden bu yolla çekildiğini belirten Pehlivan, süreci şu çarpıcı sözlerle özetledi: "Yargıç Sergio Moro, yalnızca itirafçı beyanlarıyla Lula’yı yargıladı ve mahkum etti. Ve Lula, 2018’de yapılan seçimlere katılamadı. Seçimleri Trump’ın desteklediği aşırı sağcı Bolsonaro kazandı. Bolsonaro ilk iş olarak, Lula’ya yönelik yargı taarruzunu yöneten Yargıç Sergio Moro’yu Adalet Bakanı atadı..."
2019 yılında sızdırılan yazışmalarla Yargıç Moro ve savcıların Lula'ya komplo kurduklarının kanıtlandığını, bunun üzerine mahkumiyetlerin bozulduğunu ve Lula'nın 2022'de yeniden Devlet Başkanı seçildiğini belirten Pehlivan, "Günün sonunda bütün yargı sürecinin siyasi bir komplo olduğu ortaya çıktı" dedi.
"İMAMOĞLU'NUN DOSYALARINDAKİ HAKİM DEĞİŞİKLİĞİ 13'Ü BULDU"
Brezilya örneğinin ardından eleştirilerini mevcut davaya ve mahkeme heyetine yönelten Avukat Pehlivan, davanın işleyişine ve yargı bağımsızlığına dair ağır iddialarda bulundu. Ekrem İmamoğlu'nun yargılandığı dosyalarda sürekli hakim değişikliği yaşandığını savunan Pehlivan, şunları kaydetti:
"An itibarıyla Sayın İmamoğlu’nun yargılandığı dosyalardaki hakim değişikliği sayısı 12'yi buldu. Sabah öğrendiğime göre 13 olmuş; hızla devam ediyor. Diploma davasına bakacak, istinaf incelemesini yapacak heyet başkanı Bursa'ya görevlendirilmiş. Siz de öylesiniz Sayın Heyet; değiştirilmiş değil ancak teşekkül edilmiş bir heyetsiniz. Bu salondaki herkes sizin bu dava için bir araya getirildiğinizi biliyor."
"SAVCILIĞIN AMİR GİBİ DAVRANMASININ İZAHI YOK"
İddianamenin mahkeme tarafından usulüne uygun okunmadan hızla kabul edildiğini ve sürecin bizzat savcılık tarafından kamuoyuna duyurulduğunu öne süren Pehlivan, savunmasını şu sert eleştiriyle tamamladı:
"Tek tük değil; onlarca iddianamenin iadesi sebebi varken bu iddianameyi iade etmediniz. Tutukluluğun devam edip etmediğini savcılık açıkladı. Duruşma tarihini savcılık açıkladı. Siz karar müzakere ederken, mübaşir karara kulak misafiri olsa ve siz tefhim etmeden önce söylese, o mübaşirin ekmeğini burnundan getirirsiniz. Mahkemenizin tarafsızlığı ve bağımsızlığı karşısında o mübaşir arkadaşla savcılık arasında ne gibi bir fark var? Bunun anlaşılır tek izahı yok."
İŞTE PEHLİVAN’IN SAVUNMASININ TAMAMI:
Savunmam esnasında hem suçlamaya hem de yargılamada olan bazı hususlara dair bazı eleştirilerim olacak. Bu eleştirilerin hiçbirini heyetinizin şahsi olarak üstüne almamasını temenni ediyorum. Savcı Bey… Sizin için de aynı şekilde. Soruşturma makamına yönelik şahsi, şahıslarla ilgili olan eleştirilerim olacak. Bunu bilmenizi istiyorum.
Şimdi savunmamız başlayacak. Ben, Mehmet Pehlivan. Avukatım. 10 aydır yüksek güvenlikli bir hapishanede kapatılmış durumdayım. Bizim durumumuza tutukluluk denemez. Kapatılma denilebilir. Bu yüzden kapatılma kavramını tercih edeceğim. Hapishanede kapatılmış olmak, bu kapatılmanın ne kadar süreceğinin size bağlı olmaması, kuyruğu dik tuttuğumuz için kolay gibi görünebilir. Kuyruğu dik tutmaktan vazgeçmeye niyetimiz yok. Tarihin doğru tarafında durduğu için, hukukta ısrar ettiği için başına iş alan ilk avukat olmadığının bilincindeyim. Yine de “neden buradayız” sorusunun cevabını vermek, benim için de kolay olmadı. Tutuklanana kadar, hapishaneyi yalnızca avukat olarak ziyaret ettim. Bu avukat görüş odasında müvekkillerimle görüştüm. İş konuştuk. Hayata dair konuştuk. İnanın bu ziyaretlerin hiçbiri, insanı kapatılma duygusuna alıştırmıyor. Alıştırmıyormuş. Bunu yaşayarak tecrübe ettim. Kapatılmaya tedarik de olamazsınız. Kapatıldığınız yerde; sevdiklerinizden, yaşantınızdan yalıtılmak, “Tamam hadi yapalım” denilerek göğüslenebilecek bir şey değil. Vicdani ve insani açıdan harikulade insanlar, yargıçlar ve savcılar olsanız dahi, kapatılmayı anlayamazsınız. Anlayabilmeniz mümkün değil. İşte bu yüzden hukuk icracılarının, uygulayıcılarının, bir süreliğine de olsa bunu staj etmeleri pek kötü bir fikir gibi görünmüyor bana.
Kapatılmak, her ne kadar çığ gibi gelen bir soruşturma sürecinden sonra beklediğim bir şey olsa da yüksek güvenlikte hapishaneye adım attığım ilk an, “neden buradayım” sorusunu kendime sordum. Sayın Heyet; kapatılma anı, insan zihninde sarsıcı bir eşiktir. O eşikten sonra bulunduğun yerin anlamı değişir. Mesele hücre değil, anlam olur. İşte o noktada, artık şüpheli sanık ya da suçlu sıfatları üzerinden değil, tarihin neresinde durduğunuz üzerinden konuşmaya başlıyorsunuz. Tarihin doğru yerinde durduğu için, başına ilk iş alan kişi olmadım, ilk avukat olmadım bilincinde olduğumu söylemiştim. Kimse beni zorlamadı. Bilinçle tercih ettim. Evet, buradayım. Çünkü Sayın İmamoğlu'nun avukatlığını üstlendim. Reddedebilirdim. Vazgeçebilirdim. Ama öyle yapmadım. Yoksulluğun ülkenin her sathını işgal ettiği, adaletsizliğin ve hukuksuzluğun hayatın doğal akışı haline geldiği bu topraklarda, bu düzenin müsebbibi olan iktidarı dört kez yenen ve yine yenmeye hazırlanan Sayın İmamoğlu’nun avukatlığını bu bilinçle üstlendim.
Bu vekaleti üstlendiğimde, yani Sayın İmamoğlu'nun avukatı olduğumda, kendisi zaten hasım bellenmişti. Yargı kuşatması başlamıştı. Ve siyasi yasak oyunlarına girişilmişti. Ben, bu yargı kuşatmasına karşı saf tutarak, mesleki tecrübe ve yeteneklerimin, ülkemizde her zaman gururla anılması gereken aktif ve etkili avukatlık geleneğine sahiplenerek kullandım. Bugün o avukatlık geleneğinin birçok temsilcisi burada. Baro başkanlarımız burada, birlik başkanlarımız orada. Çok kıymetli hukukçular burada. Bir de fiziken burada olamayanlar var. Savunmamın başında, selamlarken de söyledim. Hapishanede tutsak olanlar avukatlar: Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı. Onların her biri, bu avukatlık deneyiminin onurlu birer temsilcileridir. Tekrer saygıyla selamlıyorum onları.
İşimi iyi yaptım. İyi yaptığım için hedef gösterileceğini de biliyordum. Öyle ki Ekim 2024’ten beri yapılanların, müvekkilimin denklemden çıkarmaya yönelik saldırıların son aşaması olduğunu öngörüyordum. Bu öngörüyle müvekkilimi temsil etmeye devam etmek, benim için bilinçli bir tercihti. O andan itibaren yaptığım tek şey, aktif ve etkili bir avukatlık faaliyetidir. Yalnızca budur. Avukatlığımın ve çabamın karşılığı, kapatılmam ve özel vasıflı örgüt üyesi ilan edilmem oldu. Burada sanık savunması yapmanın gerektiğini düşünmüyorum. Avukatlık mesleğinin sanık kürsüsüne, sanık sandalyesine oturtulmasına asla kabul edemiyorum. Bireysel olarak da kabul edemiyorum, mesleki olarak da kabul edemiyorum.
Sayın Heyet; hukuk fakültelerinin daha hemen başında öğretilen ve sorulan bir bilgidir. Dosyaya giren her delil, delil değildir. Öyle ki; Anayasa bile “kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez” der. Bu yolla delil ve bulgu ayrımı yapar. Beylik laflar etmeye ve meseleyi tekniğe boğma niyetim yok. Ama bu ayrımı önemsiyorum ve hatta burada başka bir ayrımı daha yapmak istiyorum: “Delil ve bahane” ayrımı. Normalde bir tutukluluk tedbiri için delil gerekir. Fakat öyle bazı davalar vardır ki, oralarda delile ihtiyaç çoktur. Yalnızca bir bahane gerekir. Madem tarihe not düşüyoruz, madem buradayız; sözlük anlamıyla aktarıyorum: Bahane, bir şeyin gerçek sebebi gizlenerek, ileri sürdüren uydurma sebep anlamına gelir. Kapatılmamızın gerçek sebebi ne? Benim kapatılmamın da bu salonda bulunan herkesin de kapatılmasının gerçek sebebinin ne olduğunu milyonlar biliyor. Ortada bir delil olmadığı için de kapatılmamıza bahane aranıyor. Bu bahaneler demeti içinden, benim payıma da tak-çıkar bir alet gibi kullanılan Adem’in iftiraları düştü! Buna üzüldüm. Yaptığım avukatlık faaliyetinin niteliği uyarınca daha kaliteli bir bahane beklerdim. Yani en nihayetinde meslektaşız. Daha kaliteli bir bahane gerekirdi bir meslektaşı, bir avukatı kapatmak için. Gören gözler, duyan kulaklar, anlayan zihinler için bu iftiraların delil olamayacağı, en ucuzundan birer bahane olabileceği anlaşılabilirdi.
Sayın Başkan, ek listesi vermiştik, görsel... Mesela Adem (Soytekin), dosyanızda verilmemiş bir tetkik kararının verilmiş gibi anlattığında, bu iddianın iftira olduğu makul düşünen herkes için açıktı. Fakat düşünen zihinler anlaşılmadı. Sayın Heyet, soldaki görsel Adem Soytekin’in beyanı. Görseldeki beyanında diyor ki Adem, iftirasında; 'Mehmet Pehlivan'la 7 Mart tarihinde buluştuk, benim yanımda telefonla konuştu, Ali Nuhoğlu'na tedbir geldi diye bir ifade veriyor Savcı Bey’e, tutanağa geçiyor. Sağ tarafta da ifadeyi alan savcı Cahit Cihat Sarı, soruşturma savcılarından... Verdiği 25 Mart tarihli bir tedbir kararı. Yani Cahit Cihat Sarı, Adem’in bu ifadesini dinlerken, Adem’in yalan söylediğini zaten biliyordu, bilmesi gerekiyordu. Ama dedim ya düşünen zihinler anlamadı ya da anlamak istemedi. Güvenilir ve muteber bulduğu tanığıyla veyahut da bahanesiyle beni kapattı. Yine mesela Adem, 10 yıldır zaten çalışa geldiği avukatını, sözde benim ayarladığımı iddia etti. Ama makul düşünen herkes için, duyan kulaklar için bu söz duyar duymaz anlaşılabilirdi. Sağdaki, Adem’in benim kendisine ayarladığımı iddia ettiği avukatı... Çalıştığı hukuk bürosunun vekaleti... 2014 yılından, o tarihte ki ben üniversite öğrencisiydim. Solda da 2021 tarihli bir duruşma tutanağı var, ben yalnızca bunu bulabildim. Yakınlaştırabilirseniz; Adem'e benim ayarladığımı iddia ettiği avukat Onur Büyükhatipoğlu, meslektaşım, eylemde yine o da suçlanan sanıklar arasında... 2021 yılında Adem'in avukatı…
3 no'lu görsele gelebilir misiniz? Yine mesela Adem'in ifadesinde, bahanesinde; 7 Mart tarihli toplantıda, toplantı yaptığımız iftirasını attığında aslında o pek de bir anlam ifade etmeyen, hukuk anlamında hiçbir şey ifade etmeyen HTS kayıtları var ya, HTS baz kayıtları Sayın Başkan... Burada birçok sanığa sordunuz ve zannediyorum ki sormaya devam edeceksiniz. Onlara bakmaları bile yeterliydi Savcı Bey’in. Bakmışlar; o HTS kayıtlarında 7 Mart tarihinde toplantıda olmadığımı görmüşler ama devam etmişler. Dedim ya, belki de anlamak, işitmek, görmek istemiyordu. Bunlar delil değil, bahaneydi derken nitelendirmemi somut verilere dayandırıyorum ben. İftiralar, kapatılmamın delili değil, bahanesidir. Bu salondaki herkes için iftiralar delil değil, bahanedir. Tanık beyanı, itirafçı beyanı, iftira... Tekrar ediyorum ve tekrar etmeye de devam edeceğim bunu: Bunlar delil değil yalnızca ve tamamen bahanedir. Hepimiz açısından, yalnızca benim açımdan değil. Burada bulunmamın nedenini, burada bulunmamızın nedenini bunlar olduğuna inanmamı beklemeyin. Ne avukat organizasyonu iddiası ne birini tehdit ettiğim iftirası... Bunların hiçbiri soruşturma makamları için sorun değildi. Şayet öyle olsaydı, burada bulunan tek sanık avukat ben olmazdım. Rica etsem bir sonraki görseli açabilir misiniz? Mesela gözde iftiracı Adem'in avukatı Selcen Akar... Selcen Akar da burada olurdu. Dosyanızdaki, soldaki dosyanızda olan ifade tutanakları... Daha fazlası var, ben sadece görseli iki tane aktardım. Avukat Sercan Acar'ın avukat organizasyonu yaptığını da şüphelileri karakolda, emniyette, gözaltındayken tehdit ettiği de o ifade tutanaklarında yazıyor, beyan. Sağdaki beyan değil ama, dijital materyal... O da Adem'in çalışanı Sarp’tan elde edilen dijital materyal. Beyan da değil üstelik, belgeli delil, dijital. Yani burada bulunmamın sebebinin bunlar olduğuna inanmamı beklemeyin. Ne kadar konuşursak konuşalım, beni ne kadar burada tutarsanız tutun, kapalı tutmaya devam ederseniz edin, bunların hiçbirine inanmamı beklemeyin. Ben niçin burada olma nedenimi biliyorum. Burada olmamın nedeni, aşağı yukarı bu salondaki herkesin burada olma nedeniyle aynı.
Burada, benim düşünceme göre niyetin yargılama yapmak olmadığını, maddi gerçeğin hiçbir önem taşımadığını da biliyorum. Bütün ithamların, yürütülen karalama kampanyalarının ve kurulan bu senaryonun amacı; iktidarın, siyasi iktidarın hasım bellediği Sayın İmamoğlu'nu hukuken ve siyaseten tasfiye etmektir. Her görüşten, her yaştan, her cinsten ve milliyetten herkesin bildiği, gayet iyi bildiği, farkında olduğu hakikat budur. Hakikat güneş gibidir, balçıkla sıvanmaz. Meşru ve demokratik seçim yoluyla iktidara talip olması müesses nizam açısından tehlike bulunan Sayın İmamoğlu hasım bellendi ve nihayetinde tasfiye edilmesine karar verildi. Sayın Heyet, 19 Haziran 2025'te tutuklandığım Sulh Ceza Hakimliği sorgumda sözlerimi 'avukatlığın nasıl yapılacağını savcılıktan öğrenmeyeceğim' diye bitirmiştim. O gün kaldığım yerden devam ediyorum. Mahkemenizin bana biçtiği sanık sıfatını kabul etmiyorum. Burada bulunmamın nedeni Sayın İmamoğlu'nun avukatı olmamdır, o sıfatla buradayım.
O nedenle konuşmamın devamında, müvekkilime ve müvekkilimin şahsında hem ben hem bu salondaki insanlara neler yapıldığını anlatmak, belgelemek, ispat etmek istiyorum. Savunmamızın hiç de tesadüfi olmadığını hem tarihsel hem teorik hem de elinizdeki, önünüzdeki, arkanızdaki, dosyalardan örneklerle ispatlarla ispatlayacağım. Bu tasfiye sürecinin neden yargı yoluyla yapılmak istendiğini açıklayıp ve bunu bir bir-iki dakikalık bir tarihsel anlatıyla açıklamak istiyorum. 19. yüzyılda Arjantin'de halkçı lider Dorrego'ya karşı askeri cunta lideri Juan Lavalle tarafından bir darbe yapılmak istenir. Cunta lideri tarafından darbe de yapılır ama darbe yapılıp iktidarın ele geçirilmesi, ele geçirilmesi cunta liderini tatmin etmemiştir. Dorrego'yu bir de idam etmek ister. Tabii bu idam isteğini kurmaylarına açıkladığında bir kurmay ona kulağına eğilerek fısıldar: 'Tamam efendim, darbe yapalım ama işte idam edelim ama ona karşı önce büyük bir dava kurgulayalım.' Ve Dorrego, cunta lideri Juan Lavalle, Dorrego'yu bir yargılama yapmadan, ona karşı bir dava kurgulamadan idam eder. Tarihe o andan itibaren beyni olmayan bir kılıç olarak geçer.
İşte Sayın İmamoğlu'nun siyasal alandan tasfiye etmek kararı verdiklerinde malum kişinin kulağına eğilip fısıldatıldığı şey büyük ihtimal buydu. Sayın heyet, biz o gün, bugün o kulağa fısıldanan davanın duruşmasındayız. Trajik olan ise işi garantiye almak için önce diploma iptal ettiler. Peki buraya nasıl geldik? Maruz kaldığımız şeyi tam olarak anlayabilmek için kullanılan yöntemin tarihsel kökenlerine göz atmamız gerekiyor. Tarihi yok sayan bir saflık içerisinde olmamalıyız. Bin yıllık aldatmacanın tarihini yok saymak, küçümsemek, bizlerin o tarihin devamı olan bugünkü hilelerin komplonun kurbanı yapar. Evet, hükümdarların siyasi hasımlarını yargı yoluyla tasfiye etmeleri çabalarının tarihi bin yılı aşkın bir geçmişe uzanır. Tahmin edeceğiniz üzere anlatacağım bu tarih anlatısında ilk durağımız Antik Yunan olacaktır. Daha sonrasında Orta Çağ Avrupa’sından bahsedeceğim ve nihayet günümüze geldiğimizde, yani bugüne son durak, aslında ileriye gitmediğimizi, aksine bugün 800 yıl önceden daha karanlık ve daha vahim bir noktada olduğumuzu göreceğiz.
Siyasi hasmın yargı yoluyla tasfiye edilmesinin filizlenmesi Antik Yunan'da olmuştur. Sanılanın ve bilindiğinin aksine Sokrates'in yargılanması ve idamı bir ifade özgürlüğü hikayesi değildir. Öyle anlatılsa da gerçek öyle değildir. Atinalılar tarafından Sokrates, Sparta yanlısı muhalif çoğunluğun akıl hocası olması nedeniyle siyasi hasım olarak bellenmiştir. Atinalılar, siyasi hasım gördükleri Sokrates'e karşı saikinin hemencecik belli olduğu bir dava kurguladılar ve bu davada onu gençlerin ahlakını bozmak ve resmi tanrıları reddetmekle suçladılar. Sokrates anılan bu suçlamalar yapıldığında 70 yaşındaydı. Yani hayatının büyük ihtimal son 50 yılını aynı fikir ve düşüncelerle geçirmişti. Yani Atinalıların derdi tanrılar yahut gençlerin ahlakı olsaydı Sokrates'i yargılamak için 70 yaşına kadar beklemezlerdi diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu dava siyasi hasmın yargı yoluyla tasfiye edilmesinin bilinen ilk örneğidir.
Biraz zamanı ileri saralım ve Orta Çağ Avrupa’sına gelelim. Orta Çağ Avrupa’sındaki okuryazarlık oranındaki artış, kiliseden farklı öğretilere de sahip mezheplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kilisenin iktidarını sarsan bu değişime ayak uyduran herkes tarafından, kilise tarafından herkes sapkın ilan edildi. Kilise bu nitelendirmenin ardından binlerce insanın katledildiği Haçlı seferlerini başlattı. Burada amaç, kitlesel şiddet yoluyla iktidarın korunmasıdır. Ancak bu seferleri sonsuza kadar sürdüremeyeceğini gören kilise, halk üzerindeki iktidarını kalıcılaştırmak için kitlesel şiddetten vazgeçti ve Engizisyon mahkemelerini kurdu. Böylece yargı yoluyla iktidarı pekiştirmenin kurumsallaşmış bir halini yarattı. Engizisyon hukuk tarihi açısından radikal bir kırılmadır. Yüzyıllara varan bir itham sistemi terk edilmiş, tahkik sistemine geçilmiştir. İtham sisteminde kişisel bir davacının olması gerekir. Davacı olması gerekir, davasını iddiasını ispat etmesi gerekir mahkemede. Ama tahkik sisteminde artık bir davacı olmasına gerek yoktur.
Bir suçlayıcıya gerek olmaksızın söylenti üzerine Engizisyon mahkemeleri harekete geçirilirdi. Tek bir söylenti. 12. yüzyıl, 21. yüzyıldayız. 19 Mart yargı darbesinin bir söylentiyle başladığı benim değil, mahkemeniz kayıtlarında, dosyanız kayıtlarında ortada. Yani bugünü Engizisyon’dan ayıran hiçbir şey yok aslında. Muhaliflerin, yani suçlama da yine aynı şekilde, muhalifler o dönem, 12. yüzyılda sapkınlıkla suçlanıyorlardı. Sapkınlık suçlaması bilinçli bir tercihti, çünkü bu sözde suç herhangi bir icra hareketi içermez sapkınlık suçu. Tıpkı bizleri suçladıkları örgüt suçlaması gibi. Bir icra hareketi içermez. Sapkın sayılmak için bir şey yapmanız da yapmamanız da şart değildi. Sapkınlık doğası gereği zihinde yaşayan, ruhun derinliklerinde saklanan, gizli toplantılarda filizlenen ve görünmezliği sayesinde sınırsız biçimde genişletilebilen bir suçtur. Sayın heyet, soruyorum, Ruhun derinliklerinde yaşayan, görünmez bir suç nasıl ispat edilebilir? Böylesi bir suçun maddi delili ne olabilir? Ben bir hayli düşündüm cevabı yok, o zaman da cevabı yokmuş ama bir cevap icat etmişler. İtiraftır, İtirafçılıktır. Sanığın kendi ağzından dökülecek, kendi mahkumiyetine kendi eliyle imza attıracak tek bir itiraf. Önünüzde duran dosyanın itirafçı beyanlarıyla oluşturulduğu, benim değil bizzat iddianameyi yazanların söylemidir.
Rica etsem görseli açabilir miyiz? Çok az yaklaştırabilir misin? Biraz aşağı. İddianameden misal, çok az aşağıya kadar. Evet. İddianameyi yazanlar, iddianamede neye dayandıklarını yazıyorlar: "Soruşturma kapsamında elde olunan, başta etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan mensupların beyanları." Yani itirafa dayandığı gizli bir subjektif söylem değil, iddianameyi yazanların bizzat kendilerinin itirafıdır. Orta Çağ'da itiraf; sanığın ruhundan çıkarıldığı ileri sürülen sözde gerçeğin, iktidarın kurduğu anlatıyla uyumlu hale getirilmesi işlemidir. Öyle ki itiraf elde edebilmek için işkence bile yasal hale getirilmişti. Çünkü işkenceyi, sanığın içinde saklı olduğu varsayılan o sözlü hakikati söküp çıkarmak olarak görmüşler. Bu yüzden itirafa, hukuk tarihinin en soğuk ve en dehşet verici metaforu olan "derinlerin kraliçesi" denmiştir. Engizitör, yani kilise yargıcı; sanığın direncini kırıp itiraf almak için yalnızca bedensel acıya dayalı işkence yapmaz. Aynı zamanda belirsizliği de işkenceye çevirir. Sanık veya şüpheli; suçlamanın ne olduğunu bilmeden, kim tarafından suçlandığını bilmeden aylarca zifiri karanlık hücrede bekletilir. Sanık itiraf edene kadar işkence devam ederdi; çünkü itiraf kilisenin hakikatiydi, iktidarının dayattığı hakikatti. Şimdi bu kadar bilgiyle bile önümüzdeki dosyanın engizisyonun mirası olduğunu yok sayabilir miyiz? Tutuklamanın itirafçı yapmak amacıyla kullanıldığını inkar edebilir miyiz? Engizisyonda savunma avukatları, müvekkillerini savunmak yerine onları itirafa ikna etmeye zorlanır, aksi halde avukatlar da sapkınlığın savunucusu olarak ilan edilebilirlerdi. İddianamede, hakkımda müvekkil lehine en iyi savunmayı yapmak bir suçlama olarak sunulmuştur. Bugünkü savcılık uygulamasını 800 yıl önceki engizitörden nasıl ayırabiliriz? Bir yerde savunma yoksa, savunma değersize, orada hüküm peşindir. Hüküm peşinse yargılama bürokratik bir formalitedir. O halde geriye kalan tek şey; sanığın kendi ağzından çıkacak itirafı hükmü tescil ettirmektir.
Meşhur engizitör Bernard Gui, sorgu tekniklerini anlatan ve diğer engizitörlere yardımcı olmak üzere "Practica" isimli bir kitap yazar. Kitaptan bir alıntı okuyacağım. Engizitör şöyle diyor kitabında: "Birisi sapkın olmadığına dair yemin etmek istediğini söylerse, ona şöyle derim: Eğer kazıktan kurtulmak istiyorsan 1 yemin, 10 yemin, 100 yemin, 1000 yemin yetmez. Ben sayısız yemin isteyeceğim. Dahası aleyhine tanıklar varsa yeminler de seni kurtaramaz. Ölümden kurtulamayacak, sadece vicdanını lekelemiş olacaksın. Ama hatanı itiraf edersen belki merhamet bulabilirsin.” “Bu endişe altında bazılarının itiraf ettiğini gördüm” der kitabında. Adı geçen kitabın çok az sayıda basılı nüshasından bir tanesinin, Adale Bakanlığı’na bağlı hakim stajyerlerinin eğitiminin verildiği Adalet Akademisi kütüphanesinde olduğunu öğrendim. Eğitim müfredatında yer veriliyor mu, çok merak ediyorum.
Görüldüğü üzere engizisyon; hedefini yok etmek için yeterli delili kendi içinde üreten bir mekanizmadır. Belirlediği hedefi yok etmek için gereken delili ve bahaneyi kendi içinde üreten bir mekanizmadır. Hakikatin itirafla üretildiği bu mekanizma öyle kusursuz işlemektedir ki her iktidar aynı canavardan bir tane isteyecektir. Nitekim öyle de oldu. Tarih boyunca her siyasi iktidar, iktidarını kalıcılaştırmak ve pekiştirmek için aynı canavardan bir tane istedi. Sadece zamanın şartlarına göre bu ihtiyaçlar modernize edildi. Antik Yunan'da filizlenen, Orta Çağ Avrupa'sında kurumsallaşan bu mekanizma hep aynı amaca hizmet etti: Siyasi hasmını suçlu ilan ederek mahkum etmek; hakikati ikna ile kuramayıp itirafla dayatmak. Engizisyonla beraber bu tarihsel hattın ilk örneğini inceledik. Şimdi bu hattın modern dünyada nasıl yeniden kurulduğuna gelmek istiyorum. Çünkü tarih yalnızca olup bitenleri yazmaz; aynı zamanda hangi yöntemlerin tekrar tekrar sahneye çıktığını da gösterir.
Her bir yöntem ve örnek engizisyonun reenkarnasyonuydu; bürokratik ve teknolojik olarak modernize edilmiş haliydi. Bu amaca hizmet eden son ve güncel örnek, ABD tarafından dünyaya ihraç edilen Lawfare'dir. Siyasi muhaliflerini yargı yoluyla tasfiye etmek isteyen her iktidar Lawfare yöntemini ithal etti. Lawfare nedir, önce onu söylemek isterim. Lawfare ile kastedilen şey, yargının muhalif liderlere karşı bir silah olarak kullanılmasıdır. Bu durum kötü adalet veya yargısal hatalar değildir; aksine rakibi yok etmeye odaklı, çok boyutlu stratejik ve taktiksel bir süreçtir. Kavramı şu an Lawfare olarak kullandım ama Türkçe literatüre çok değerli hocaların katkısıyla "yargı silahı" olarak kattık. Savunmamın geri kalanında Lawfare'e atıf yapacağım yerlerde "yargı silahı" veya "Lawfare" diye bahsedebilirim, onu dikkatinize sunmak isterim. Temel yapısını medya, yargı, siyaset üçgeni oluşturur. Bu üçlü yapı eş güdümlü hareket ederek siyasi hasmı yok etme amacı güderler. Siyasi iktidarın güdümünde hareket eden yargı aktörleri hedefi itibarsızlaştıracak, belirsiz ve geniş tanımlamaları içeren suçlamalar yöneltirler; terör, yolsuzluk, casusluk gibi. Türkiye’de de böyle, bütün dünyada da hep aynı yöntem işletilmiş. Medya tekelleri ise daha yargılama başlamadan sahte haberler üzerinden itibarsızlaştırma kampanyaları yürütür, hedefi suçlu ilan ederler.
Teorik açıklama yapmak yerine Lawfare'in (Hukuk Savaşı) daha anlaşılabilir olması açısından, yargının tüm bu yöntemleri kullanarak adeta bir silaha dönüştüğü en ünlü davayı çok kısaca anlatacağım; Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva’ya karşı yürütülen süreci. Onun üzerinden bu örneği anlatmak daha pekiştirici olacaktır. Lula’nın maruz kaldığı yargı sürecinin siyasi bir komplo olduğu bugün artık herkes tarafından bilinen, kabul edilen bir gerçektir. Yargı kararlarında, hem ulusal hem uluslararası yargı kararlarında, Birleşmiş Milletler kararına bile o sürecin bir siyasi komplo olduğu şerh düşülmüş, ispat edilmiştir. Brezilyalı bir siyasetçi olan Lula, 2002 yılında büyük bir destekle Brezilya Devlet Başkanı seçildi ve 2010 yılına kadar bu dönemi iki dönem sürdürdü. Ancak 2016 yılında Lula —bu 2010 yılında ayrıldıktan sonra— 2016 yılında Lula, 2018 yılında yapılacak başkanlık seçimlerinde tekrar aday olacağına dair mesajlar paylaştı kamuoyuyla. Adaylık ilanından hemen sonra Lula’ya yönelik bir yargı kuşatması başladı. Bu kuşatma öyle büyüdü ki, 2016 yılı ne tesadüftür ki yine bir Mart ayında, Yargıç Sergio Moro, yolsuzluk soruşturması kapsamında Lula’nın yüzlerce polis eşliğinde gözaltına alınmasına karar verdi.
Lula’ya yöneltilen ilk suçlama neydi Sayın Heyet biliyor musunuz? Brezilya’da Üç Villa Davası olarak bilinmektedir. İddiaya göre Lula, kamu ihalelerinden elde ettiği yolsuzluk geliriyle üç villa almış. Tanıdık geldi mi? Yani merak edenler açısından söyleyeyim; bu suçlamanın Lula’ya yönelik bu suçlamanın siyasi bir komplo olduğu ispatlandı. Bir görselimiz var, sıradaki görseli açabilir misiniz? Evet... Lula’ya yöneltilen ikinci suçlama, mensubu olduğu Brezilya İşçi Partisi’ni yolsuzluk geliriyle kontrol ettiği ve perde arkasından yönettiğidir. Evet, sahiden bu suçlama yöneltildi. Lula üyesi olduğu partiyi, iddiaya göre sözde yolsuzluk geliriyle ele geçirme planı yapmış. İddianameden bir kesit... Sayın İmamoğlu’na yönelik suçlama... 'İkinci amacının suç gelirlerinden elde edilen maddi sermaye ile örgüt liderinin mensubu olduğu siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirmek olduğu...' Yani Lula’ya yönelik suçlamalar; önce üç villa davası, şimdi siyasi partiyi ele geçirme... Her biri, her bir suçlama aynısı iddianamenizde var. Evet, basit bir tarihsel benzeşmeyi anlatmıyorum Sayın Başkan. Lula’nın oğlu Luis, o da suçlamalardan nasibini aldı. Lula’nın oğlu Luis’e yönelik suçlama nedir diye merak ediyorsanız, ben şöyle örnek vereyim anlaşılabilir olması için; Selim İmamoğlu’na yönelik suçlama neyse o. Kurduğu bir şirkete yatırdığı para, suçlama konusu yapıldı. Tıpkı Sayın İmamoğlu’nun oğlu Selim İmamoğlu’na yapıldığı gibi.
Gelelim Lula’nın avukatına... Evet, ona da suçlama yapıldı, o da suçlamalardan nasibini aldı ve tutuklandı. Avukatının niçin suçlandığını tahmin etmek ister misiniz Sayın Başkan? Lütfen deneyin... Hakikaten zor değil. Soru-cevap yapmıyoruz biliyorum, o yüzden ben söyleyeyim: Avukatı, itirafçının birine baskı yaptığı iddiasıyla suçlandı. Tıpkı benim gibi o da. Tam şu an herkesin aklına gelen soru geliyor; Lula’nın diploması iptal edilmiş mi edilmemiş mi? Baktım, merak ettim, araştırdım. Lula’nın diplomasını iptal etmemişler. İptal etmeme sebepleri Lula üniversite mezunu değilmiş, Brezilya’da da bu bir seçilme koşulu değilmiş. Ama iptal eden diktatörler var, örneğin Putin bir dönem en yakın rakibi Navalny'nin diplomasını iptal etti. Lula’ya hakaret, ihanet, rüşvet, kara para gibi konuları içeren 20’den fazla suçlama yapıldı. Lula’ya yapılan son suçlama ise Lava Jato Operasyonu’nun savcısı Deltan tarafından bir basın toplantısıyla duyuruldu. Deltan düzenlediği basın toplantısında kamuoyuna Lula’yı bir suç örgütünün lideri olarak tanıttı ve Lula hakkında 'suç örgütü kurmak ve yönetmek' suçlamasında bulundu.
Hem suçlamalar hem masumiyet karinesini hiçe sayan basın açıklamalarının ne kadar tanıdık olduğunu görüyorsunuz değil mi? Savcılar suçlama yaparken, Yargıç Sergio Moro da basına verdiği demeçte Lula’ya karşı yürütülen soruşturmayı —aynen aktarıyorum Sayın Başkan, şöyle tanımladı—: 'Yüzyılın en büyük yolsuzluk soruşturması'.
Evet, görselde de gördüğünüz gibi Lula'ya ahtapot da dediler. Ülkeyi ele geçirmek için kollarını devletin her kurumuna, her ihaleye, her karar mekanizmasına uzatan karanlık bir yaratık gibi anlattılar onu. Her kolunun bir kurumu sardığını, her hamlesinin gizli bir planın parçası olduğunu iddia ettiler. Bir siyasetçiyi yargı eliyle seçim arenasından çekmek yetmedi, onu insan olmaktan çıkarıp bütün ülkeyi saran bir ahtapota da dönüştürdüler.
Sayın başkan, sayın heyet; suçlamaların zamanlaması, suçlamaların ne olduğu, süreci yöneten yargı aktörlerinin basın demeçleri, bizim yaşadığımız süreçle benzerlik demiyorum, tıpatıp aynılığını inkar etmek mümkün mü? Devam ediyorum, Lula'ya yöneltilen suçlamaların dayanağını da inceledim. Suçlamaların dayanağı ne olabilir diye baktım. Suçlamaların dayanağı, öyle ya, yolsuzluk soruşturmasıydı orada da, yüzyılın en büyük yolsuzluk soruşturması; maddi deliller miydi? Mali raporlar mıydı? Fiziki teknik takip tutanakları mıydı? Bunların hiçbiri değil. Lula'ya yöneltilen suçlamaların, Lula arkadaşı olduğundan, birlikte siyaset yaptığımız insanlara, avukatına yöneltilen suçlamaların hiçbirinin dayanağı bu bahsettiğim maddi deliller değil.
Hepimizin tahmin ettiği gibi Lula'ya karşı yöneltilen suçlamaların dayanağı da yalnızca itirafçı beyanlarıydı. Aynılık devam ediyor, asla şaşmıyor. Yargıç Sergio Moro yalnızca itirafçı beyanlarıyla Lula'yı yargıladı ve mahkum etti. Ve Lula 2018 yılında yapılan seçimlere katılamadı. 2018 yılı seçimlerini Trump'ın desteklediği aşırı sağcı Bolsonaro kazandı. Bolsonaro kazandıktan sonra hükümeti kurar kurmaz yaptığı ilk iş neydi biliyor musunuz sayın başkan? Lula'yı mahkum eden Sergio Moro'yu adalet bakanı yaptı. Binlerce kilometre uzakta yaşanan bir süreç nasıl ve ne kadar da tanıdık değil mi? Marx'ın meşhur bir sözü vardır: "Anlatılan senin hikayendir" der. Benim de anlattıklarım hepinizin hikayesi. Öyle tarihsel bir magazin anlatmıyorum, hepinizin hikayesini anlattım. Burada olanlarla az önce anlattıklarım arasındaki bağı görmek için büyük bir sezgiye, derin bir teoriye ya da karmaşık analizlere ihtiyaç yok. Bazen benzerlikler o kadar çıplaktır ki inkar etmek için özel bir çaba gerekir.
Brezilya'da enseyi karartmayanlar çok geç olmadan gördü ki bir avuç azınlık yargıyı ele geçiremedi. Brezilya Yüksek Mahkemesi, Sergio Moro'nun adalet bakanı olarak atanması hakkında bu atamanın Lula'ya karşı yürütülen yargısal sürecin bir ödülü niteliği taşıdığına karar verdi. Bu yüksek mahkeme kararının biraz öncesine döneyim. 2019 yılında Brezilya'nın en ünlü gazetesi ve internet sitesi Brezilya Gazetesi tarafından bir yazı dizisi yayınlandı. Yazı dizisinde, bir özel haberdi, yargıç Sergio Moro ve Lavajato savcıları arasındaki yazışmalar ifşa edildi. Bu yazışmalarda bizzat yargıç ve savcıların Lula'ya kumpas kurduğunun itirafı ve belgeleri vardı. Neler vardı sayıyorum: Bir; savcılar ve bağımsız olması gereken yargıçlar arasında koordinasyon olduğunun ispatı vardı. Savcıların soruşturma stratejilerini Moro'yla birlikte kararlaştırdıklarının kanıtı vardı. Tanıkların, dosya kapsamında dinlenen tanıkların savcılar tarafından nasıl yönlendirildiğinin ve baskı kurulduğunun ispatı vardı. Medyaya bilgi ve belge sızdırıldığının ispatı vardı. Savcıların Lula'ya Lula'nın masumiyetinin farkında olduklarının ispatı ve belgeleri vardı. En önemlisi de gözaltına almaların, tutuklamaların, mal varlığına el koymaların kişileri diz çöktürmek ve itirafa zorlamak amacıyla işkence olarak kullanıldığının ispatı vardı.
Günün sonunda bütün yargı sürecinin Lula'nın seçimlere katılmasını engellemek amacıyla bir grup yargı mensubu organizasyonuyla gerçekleştirilen siyasi bir komplo olduğu ortaya çıktı. Gerçeklerin ortaya çıkmasıyla birlikte verilen bütün mahkumiyet kararları bozuldu. Mendes isimli bir yüksek mahkeme hakimi, kurulan düzene katılmayan ancak kendisi gibi sessiz kalıp alet olan hakimler için şu sözleri etmiştir; aynen aktarıyorum Mendes'in sözlerini: "Bu büyük bir yüz karası ve biz bunun parçası olduk. Bu insanların suç ortağıyız. Bu itirafları biz geçerli saydık. Buna katılan herkesin başarısız olduk demesi gerekir." Yüksek mahkeme kararına bir atıf yapmak istiyorum. Karardan aynen aktarıyorum bir cümle: "Suç isnat eden savcılık makamı bizzat suç teşkil eden davranışlara yönelmiştir." Yüksek mahkeme kararındaki tespittir. Nihayetinde yolsuzluk, rüşvetle, kara parayla hapsedilen ve mahkum edilen Lula, 2022 yılında Brezilya halkının yarısından fazlasının oyunu alarak Brezilya devlet başkanı seçildi ve hala görevinin başında.
Brezilya örneğiyle birlikte yargı silahının pratik karşılığını anlattım sayın başkan. Artık bu yargı silahının stratejisinin ve taktiklerinin mahkemeniz dosyasındaki karşılığını anlatacağım. Ortaya atılan iddiaların sahteliğini ortaya çıkarmakla kalmayacağım, bu iddianamenin yazarlarının işlediği suçları da teşhir edeceğim. Sözüm bittiğinde dünya ve ülke tarihindeki siyasi hesaplaşmaların mahkemeler önünde görülme örneklerinin birebir mahkemeniz dosyasıyla nasıl benzeştiğini görmüş olacağız. Bu dosyayı kurgulayanlar biricik ve özel değillerdi. Tarihin bakiyesindeki tüm suçları, tüm yasak usulleri ve hukuk ihlallerini heybelerine atarak bu dosya üzerine boca ettiler.
Sayın Başkanım, müdafi sıralarındayken, hakim ve savcılarla duruşma esnasında bir gerilim olduğunda hep sakinleştirilmek için şu seçilir: "Meslektaşız, kürsünün farklı taraflarını seçtik." Bahsettiğim farklılaşma böyle değildi, onu söylemek istiyorum. Sayın Başkanım, Lawfare’in (yargı silahının) taktiksel ve stratejik boyutları olduğunu anlatmıştım. Bunun 1. stratejik boyutu, yargı aktörlerinin belirlenmesidir. Bu yargı aktörünün belirlenmesi sürecinin nasıl işlediğini, dünya literatürüne göre anlatacağım; bizim dosyamıza göre anlatmayacağım.
Silah olarak kullanılan bu yargı sürecinin ilk halkasını; yargı yerinin ve yargı aktörlerinin seçimi oluşturur. Tarihte yargı mensuplarının doğrudan siyasi iktidara bağlı şekilde teşkilatlandırıldığı ilk yapı engizisyondur. Bugün Türkiye'de hakim ve savcıların bağımsızlığını teminat altına almakla görevli kurum Hakimler ve Savcılar Kurulu, yani HSK'dır. Fakat yapısal olarak tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için, günümüz şartlarında Türkiye'de tarafsız bir mahkemeden ya da savcılık kurumundan bahsetmek mümkün değil. HSK'nın yapısal sorunu ve siyasi iktidarla olan bağının yargı üzerindeki etkileri, bugün artık herkesçe bilinen Adalet Bakanlığı raporlarına kadar düşmüş bir gerçekliktir. Gün aşırı "Türkiye bir hukuk devletidir, yargı tarafsızdır" diye açıklama yapmak bu gerçeğin üstünü örtmüyor; hatta daha da görünür kılıyor. Tekrarlanan her cümle, inşa edilmek istenen algının değil, bastırılmaya çalışılan hakikatin itirafına dönüşüyordu. Bu görünürlük yetmemiş olacak ki artık "Türkiye bir hukuk devletidir" demeyi dahi tercih etmeyen, masumiyet karinesinin en temel anlamından dahi bihaber olan yeni bakan atandı.
Gerçek şudur ki; silah olarak kullanılan yargı süreçlerinin yürütücüsü olan savcı ve yargıçlar, birini mahkum etmeye baştan karar verirler. İlgili hukuk ciltlerini gözden geçirir, kararlarını gerekçelendirmek için kullanışlı buldukları sayfaları koparırlar. Çoğu zaman en arka raflarda unutulmuş mütevazı bir broşürün içinde işlerine yarayan tek bir sayfa bile bulamazlar. Bu durumda tutarsız ve çoğu kez akıl dışı olan yeni argümanlar uydururlar. Dışarıdan bir gözlemci bu uzun hukuka aykırılık zincirine, kötüye yetki kullanımlarına ve görev hilelerine baksa; hukukun üstünlüğünün çöktüğünü ve bir grup suçlu yargı mensubunun dilediklerini yaptıklarını düşünecektir. Gerçekten de adil bir suç eylemi daha güvenli olabilir; çünkü gücünün olmadığını bilen sıradan fail, savunmacı bir tutum takınır. Ancak burada sözünü ettiğim türden yargı mensubu fail ise korunduğunu ve yalıtıldığını hisseder; aşırı tepki vermeye ve derin izler bırakmaya eğilimlidir. Bu kişiler, karşılarına çıkan herhangi bir metni ya da akıllarına gelen herhangi bir düşünceyi gerekçe olarak kullanmakta; Roma'dan bu yana süregelen hukuki içtihatlara, çağdaş hukukçuların geliştirdiği doktrinlere ya da önceki yargıçların kararlarına zerre kadar önem vermezler. Anayasal metinler ise onlar için birer kâğıt parçasıdır.
Yani anlatmaya çalıştığım şey; Türkiye üzerinde gerçekten de böyle bir işe girişmek için siyasi iktidara gönülden bağlı olmaktan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla biraz daha derinlemesine bir yargı sosyolojisi yapmamız gerekiyor. Bu sosyolojik parantez zorunludur; çünkü gördüğümüz üzere yalnızca bir yargıç azınlığı bu süreçlere katılır. Çoğunluk, ihtiyatlı biçimde kayıtsızlığa sığınıp ve kimsenin adını duymadığı bir ilçeye sürgün gitmek istemez.
Bu çetrefilli azınlığın motivasyonları nelerdir? Bunu literatürden okuyorum, bir kimseyi itham ederek söylemiyorum:
1. Terfilerin siyasi iktidara bağlı olması: Bu tasarruf bilinci, zaten siyasi referansla seçilen hakim ve savcıların doğru davranıştan sapmalarını teşvik eder.
2. Bireysel faktörler: Örneğin başkahramanların psikolojik eğilimleri, aşağılık kompleksleri, görev sırasında algılanan ya da gerçek küçük düşürülmelerin neden olduğu yaralar veya görevleriyle ilgisi olmayan diğer travmalar. Belki de aralarında, dönemin güçlüleriyle birleşerek güçlü hissedenler ve bu ödünç gücü özden olarak erotikleştirenler dahi olabilir. Bununla birlikte asla onlardan biri olmayacaklarını, yalnızca işe yaradıkları sürece kullanıldıklarını fark etmezler.
3. Şöhret düşkünlüğü: Bunlar mikrofonlara ve kamera ışıklarına meraklıdırlar. Toplumsal grubu ve hatta ailesi önündeki öz saygısını pekiştirmek isterler. Bu karakterler, televizyon şöhretinin kısa anını siyasete girmek için kullanmaya çalışır. Bunlar "yıldız" savcı ve yargıçlardır. Sayıları çok değildir ve genellikle diğer yargıç tipleri tarafından dışlanırlar; çünkü gösterişleriyle kirletici bulunurlar. Şöhret arayışında olanlar genellikle gülünç duruma düşerken, siyasi iktidar arayışında olanlar çoğunlukla duvara çarparlar. Çok azı başarılı olur, o da kısa bir süreyle; yargıç Sergio Moro örneğinde olduğu gibi. Yargı bürokrasisi onları siyaset oyunlarına hazırlamadığı için, bu yıldız taciri yargıçların başarısızlığa uğramaları her zaman garantidir.
4. Yaptıklarının cezasız kalacağına duydukları inanç: Aralarında biraz akıllı olanlar, terfiyi garantileyecek parça başı işlerle bu bataklıktan bir an önce sıyrılmaya çalışıyorlar. Diğerleri ise "devlet işi yaptıkları" ya da "terörle, mücadele ettikleri" “suçla mücadele ettikleri” gibi kavram ve söylemlerle istedikleri kadar ileri gidebileceklerini düşünürler.
Fakat tam bu noktada bir yüksek yargı kararındaki şu sözleri aynen okumak istiyorum: "Kesin olarak anlaşılmalıdır ki yargı erki intikam duygusunu tatmin etmek için var değildir. Yargıç, suçla mücadelede bir kahraman değildir ve olamaz. Yargıcın görevi suçluları avlamak değildir. Yargıç; kamu güvenliği ajanı, toplumsal ahlakın bekçisi ya da ulusun siyasi kaderinin yönlendiricisi değildir. Yargıç yalnızca adaletin sözcüsü olmalıdır.” Sonuç olarak; her ne sebepten olursa olsun, bu tür yargı aktörleri iktidarın onları koruyacağı varsayımıyla hareket ederler ve cezasız kalacaklarına inanırlar. Fakat iktidarın geçici olduğunu unuturlar.
Şimdi önümüzdeki dosyada, yargı aktörü seçiminin nasıl yapıldığını anlatacağım. Önümüzdeki iddianamenin sahibi olan, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in, 2017-2022 yılları arasında birçok siyasetçi, avukat, akademisyen ve yazara ağır hapis cezaları ve siyasi yasak kararları verdiğini bugün bilmeyen yok. Ve yine muhalefeti tasfiye etmeye adanmış olan bu yargı kariyerini 2 Haziran 2022’de ilk olarak Adalet Bakan Yardımcılığıyla taçlandırdığını biliyoruz. Kendisinin hakimlik yaptığı dönemde çok sayıda skandal karar vermiş olsa da hakimlik kariyerinin sonuna doğru bugün bizleri ilgilendiren bir dosyası daha vardı. Hangi dosyası olduğunu anlatmak istiyorum: 2021 yılında İstanbul 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir yargılama yapılmaktaydı. O yargılamanın konusu; Din Alimleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, yani DİAYDER üyelerinin terör örgütü üyeliği iddiasıydı. Yargılama devam ederken DİAYDER üyelerine yönelik benzer suçlamalarla yeni bir iddianame düzenlendi ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mükerrer bir yargılanma başladı. 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamanın odağı, ortak özellikleri İBB’de çalışmakta olan DİAYDER üyeleriydi.
Bu kişilerin yargılanması sırasında —çoğunluğu cenaze işleri personeli, gassallar vesaireydi DİAYDER üyeleri— bu kişilerin yargılaması sırasında ne savcılığın ne de sanıkların bir talebi yokken, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, İBB’nin üst düzey bir yöneticisini tanık olarak davet etti. Mahkeme kayıtlarında, mahkeme başkanının üst düzey İBB yöneticisini ne sebeple tanık olarak davet ettiği bugün hala gizemini korumaktadır. Üst düzey İBB yöneticisi tanık olarak dinlendikten sonra yine hiç kimsenin talebi olmaksızın —o an duruşmada hazır bulunan duruşma savcısının da bir talebi olmaksızın— mahkeme başkanı İBB yöneticisi hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etti. Kıdemli üyesinin şerh düşmesine rağmen oy çokluğuyla suç duyurusunda bulunuldu ve o üst düzey İBB yöneticisi tanık olarak geldiği dosyada sanık yapıldı. Ve ilk defa İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin adı terörle yan yana anılmış oldu. Fakat tam o esnada mahkeme başkanlığı, az önce bahsettiğim Haziran 2022 tarihli atamayla Adalet Bakanlığı’na gitti. Yerine gelen heyet, üst düzey İBB yöneticisi hakkında beraat kararı verdi; öyle bir yargılamaya ve suça ortak olmak istemedi.
Bir parantez açmak isterim Sayın Başkan; üst düzey yöneticisi olarak bahsettiğim kişi Yavuz Saltık’tır. Bugün de burada kendisi tutuklu bulunuyor. Tutuklu bulunmasına sebep, tahminimce dosyadan gördüğüm kadarıyla Sayın İmamoğlu’nun sosyal belediyecilik politikalarının en önemli emekçilerinden biridir. Zaten tutukluluğu da bu şekilde hak ettiğini düşünüyoruz. Bu dosya, o dönem 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan Akın Gürlek’in, Sayın İmamoğlu’na yönelik uzanma girişiminin ilk safhasıydı. Yani sanıldığı ve konuşulduğu gibi İmamoğlu’nun tasfiye edilme girişimi Ekim 2024 ayıyla başlamadı. Ekim 2024 için olsa olsa üçüncü sınıf taklit bir filmin devamı diyebiliriz.
9 Ekim 2024’te Sayın Gürlek, fiili olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atandıktan 9 gün sonra bugün kapatıldığımız ve yargılandığımız iddiasında olduğunuz dosyanın soruşturmasını başlattı. Sayın Gürlek’in takvim seçimleri Sayın İmamoğlu’na yönelik sıkı bir takibin bulunduğunun ispatıdır. 22 Şubat’ta Sayın İmamoğlu Cumhurbaşkanlığı adaylığı ön seçimine katılma başvurusu yapar yapmaz —ki o başvuruyu vekaleten ben yapmışımdır— aynı gün bir Cuma akşamı, mesai bitiminden sonra diploma iptaline giden soruşturma başlatıldı ve duyuruldu. Bunun tesadüf olduğuna ne bu salonda ne de dünyanın herhangi bir yerinde kimseyi inandıramazsınız. Yine kanundaki 4 günlük gözaltı süresini gözeterek ön seçime 4 gün kala Sayın İmamoğlu’nun gözaltına alınması da yine tesadüf olarak nitelendirilemez. Bu salonda, dışarıda, dünyanın herhangi bir yerinde soruşturma makamlarının bu takvim seçimlerini tesadüf olarak gören tek bir kimse bulamazsınız Sayın Heyet.
An itibarıyla Sayın İmamoğlu’nun yargılandığı dosyalardaki hakim değişikliği sayısı 12'yi buldu. Sabah öğrendiğime göre 13 olmuş; hızla devam ediyor. Diploma davasına bakacak istinaf incelemesini yapacak heyet başkanı Bursa'ya görevlendirilmiş; bir kararnamede yayınlanmadı, tahmin ediyorum ki HSK’nın nasıl yaptığı bilinmeyen bir atama. Siz de öylesiniz Sayın Heyet; değiştirilmiş değil ancak teşekkür edilmiş bir heyetsiniz. Yine başta da söylediğim gibi bunlar şahıslarınıza yönelik eleştirilerim değil. Değiştirilmiş bir heyetsiniz. Bu salondaki herkes sizin bu dava için bir araya getirildiğinizi biliyor. Neden getirildiğinize dair tahmin ve niyet okumayacağım. Dosya ekle mahkemeniz önüne gelmeden iddianameyi kabul ettiniz. Öyle ki, teknik ve maddi olarak okunması imkansız bir iddianameyi okunmuş sayılmasının bile kararını vermeden 14. gün kabul ettiniz Sayın Başkan. Tek tük değil; onlarca iddianamenin iadesi sebebi varken bu iddianameyi kabul ettiniz, iade etmediniz; savcılık açıkladı. Tutukluluğun devam edip etmediğini savcılık açıkladı. Duruşma tarihini savcılık açıkladı. Yani savcılığın, sözcü veya amir gibi davranmasına... Sayın heyet, içeride bir karar müzakere ediyorsunuz. Bir karar alıyorsunuz ve buraya geliyorsunuz. Siz karar müzakere ederken, mübaşir arkadaşlardan biri kararınıza kulak misafiri olsa ve siz kararı burada tefhim etmeden önce söylese, o mübaşirin ekmeğini burnundan getirirsiniz. Mahkemenizin tarafsızlığı ve bağımsızlığı karşısında o mübaşir arkadaşla savcılık arasında ne gibi bir fark var? Bunun anlaşılır tek izahı yok.
Hukuk dışı tefrik kararlarına imza atıyorsunuz. Dosyadaki tefrik kararının mahiyetinin ne olduğunu tefrik talebinde bulunan kişinin referans mektubundan tahmin edebiliyorum. Bir görselim var rica edersem alabilir misiniz? Mahkemenin ara kararı; 107 insanın tutuklu olduğu dosyada tek bir kişiye özel hukuk değerlendirmesi yapmanızın hiçbir şekilde izahı yok. Bunu nasıl yaptığınıza dair dosyanız arasında tek bir evrak yok. Tutuklu sanığı adliyeye nasıl getirdiniz? Avukatını nasıl çağırdınız? Hiçbir kayıt yok. Anlıyorum ki UYAP evraklarını, avukatları gizliyorsunuz sayın başkanım. Bunun kanun çerçevesinde mi, adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi çerçevesinde mi hiçbir izahı yok. Yaptığınız hukuk ve teamül dışı işlemlerle hangi amaçla teşekkül edildiğinizi anlıyorum, anlamaya çalışıyorum. Bu teşekkülle doğal yargıç ilkesini ihlal ettiğiniz gibi tarafsızlık ve bağımsızlık ilkesini de ihlal ediyorsunuz. Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesini ihlal ediyorsunuz. İşte bu sebeple bu mahkeme koğuşundan buraya bir duruşma salonu, mahkeme demek mümkün değil. Cezaevi kampüsü içinde olan bir yere duruşma salonu denmez. Yaptığınız her işte, aldığınız her kararla ilgili şüpheyi peşinen kabul ediyor olmalısınız.
Sayın Başkan, bu tür siyasi nitelikli yargılamalarda rol alan yargı aktörlerinin bir kişiyi mahkum etmeye en baştan karar verdiklerini ve bu hedef doğrultusunda işlerine yarayan hukuki metinleri eğip bükerek hatta parçalayarak kullandıklarını daha önce ifade etmiştim. Bu yöntemle yürütülen her bir dava özünde hukuki görünse de anlamsız şekilde bir araya getirilmiş, yasal maddelerin ve adli tedbirlerin ürünüdür. Normal şartlarda birleştirilemez olan bu parçalar, akıl dışı argümanlarla bağlanır ve sonsuz çeşitlilikte uydurma hukuki kurgular üretilir. Buna somut örnek olarak bana yöneltilen "özel vasfa haiz" nitelendirmesini gösterelim. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu yürürlükte. Bizde uygulanması gereken kanunda böyle bir nitelendirme var mı sayın başkan? Yok. Peki nereden alıntılanmış? Parça, yürürlükten kaldırılmış, artık uygulanmayan bir kanundan; yedi yüz altmış beş sayılı Ceza Kanunu 168. maddesinden koparılıp getirilmiş. Soruşturma aşamasında masalarındaki beyaz toroslu zihniyetlerin doksanlarda kaldığını görmüştük. Bütün Türkiye görmüştü. Anlaşılan o ki dayandıkları hukuk metinleri de doksanlarda kalmış. Çünkü doksanların sonunda kaldırılmıştı.
Amaç hedefi yok etmek olduğu için yasa yürürlükte mi değil mi hiç ama hiç önemli değil. Maksat hukuki bir görünüm olsun. Bu şekilde hukuk metinleri hedef alınan kişileri, düşmanı yok edecek silahlara dönüştürülür. İşte yargı silahının ikinci stratejik ve taktiksel boyutu tam da bu sürece karşılık verir. Sayın heyet, sözünü ettiğim bu yargı aktörleri tarafından en çok kullanılan yasal düzenleme örgütlü suç yasalarıdır. Çünkü örgütlü suç yasaları tutuklama ve diğer adli tedbirlere kolaylık sağladığı için örgütlü suç soruşturması savcılara her zaman sağlam bir cephanelik verir. Bir kamu görevlisini hedef alan savcı, Türk Ceza Kanunu madde 220'deki suçun maddi unsurlarını oluşturan üye sayısı, hiyerarşik ilişki, suç işleme amacı, örgütsel faaliyetin sürekliliği, suç işlemeye elverişlilik gibi muğlak kriterleri bürokratik yapıya yükleyerek suçlamayı delil toplama zahmetine girmeden kendi içinde kolaylıkla inşa edebilir.
Örneğin hiyerarşik yapı için sıfırdan bir şema çizmekle uğraşmaz. Bürokrasinin getirdiği hiyerarşik şemaya birkaç ekleme ve çıkarma çoğu zaman yeterli görülür. Zaten amaç tasfiye edilmek istenen siyasi grubu parça parça değil bütün halde yok etmektir. Örgütlü suç yasalarını siyasi davaların en popüler aracı haline getiren bu boşluk, bu suç kapsamında mahkumiyet için gerçekten işlenmiş bir suça ihtiyaç duyulmamasıdır. Fezlekenin yüz yirmi altıncı sayfasında soruşturmaya başlanması için gerçek bir suç işlenmesine dahi gerek olmadığı iştahlı bir şekilde anlatılmıştır. Fezlekeden aynen aktarıyorum: "Bahse konu örgüt suç işlemese bile üyelerin bu amaçla bir araya gelmesi yeterli olacaktır." şeklinde dile getirilen bu mantık, ilgili düzenlemeyi yargı için bir silah haline getiren bir boşluk yaratmaktadır.
Kuşkusuz burada tarif edilen yalnızca bir hazırlık hareketidir. Teşebbüsün icrasından bile bahsedilmemektedir. İddianamede savcıların adeta ellerini ovuşturarak suçu bu unsura boşuna değildir. İddianameden aktarıyorum; aktaracağım cümle uzun ve devrik, bu benden kaynaklı değil, iddianamenin dilinden kaynaklı: "Burada ceza hukukundaki hazırlık hareketlerinin cezalandırılmaması şeklindeki genel kurala bir istisna getirilerek kamu düzeni, kamu güvenliği ve barışı açısından özel ve somut bir tehlikelilik halinin ortaya çıkması nedeniyle toplum yararı gözetilerek, amaca ilişkin tehlike suçu niteliğindeki hazırlık hareketleri bağımsız bir suç kapsamına alınarak cezalandırılmaktadır.
Kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu barışı ve toplum yararı... Muğlak, geniş; içine ne koyarsanız olur. İşte bu muğlaklık sayesinde savcılar gerçekten işlenmiş bir suç bulup onları aydınlatmakla uğraşmazlar. Suçu hazırlık hareketlerinin cezalandırılabileceği şekilde ele almak, soruşturmayı hayali bir örgüt üzerine inşa etmek, sözde suç eylemlerini bir torba haline getirmek savcılar için çok daha kolay bir yöntemdir. Bu nedenle savcılar; bürokratik, ticari iş ilişkilerinden türeyen husumetler olan 'bunun kasasıdır', 'şunun çantacısıdır' vesaire şeklindeki dedikoduların peşine düşerler. Hedef aldıkları kişileri bu dedikoduyla tutuklarlar. Bir sonraki aşamada da suç işlemek amacıyla bir araya gelindiğine dair itiraflar toplamaya başlarlar. Bu şekilde suç işleyip işlemediği belli dahi olmayan hayali bir suç örgütünü soruşturma sürecinde kendileri inşa ederler. Bürokratik hiyerarşinin en tepesindeki kişiler de, kamu görevlileri de haliyle savcılığın inşa ettiği bu suç örgütünün doğal lideri haline gelir. Bu bütün dünyada böyledir, bizim dosyamızda da böyledir. Ergenekon davasına gittiğinizde de önce subayları alırsınız, en nihayetinde günün sonunda konunun geldiği yer Genelkurmay Başkanlığı olur.
Şimdi şu soyut tehlike meselesine geri dönelim. Zira bu zamana kadar bu hayali suç örgütünün işlediği bir suç hakkında verilmiş bir karar yok. Zaten savcılık bu nedenle cezalandırılmaları için gerçekten işlenmiş bir suça gerek yok, suç işleme amacıyla toplanmaları yeterli meselesini vurguluyor. Genel olarak suçlar icraya başlanmasıyla yani teşebbüs aşamasında cezalandırılır. Önceki ya da hazırlık hareketi mahiyetindeki fiiller cezasızdır. Örneğin; birini tehdit etmekte kullanılmak için kullanılacağı düşünülen bir bıçağın satın alınması bir hazırlık hareketidir ve cezalandırılmaz, teşebbüsü icrasına bile geçilmemiştir çünkü ortada. Peki, çıkar amaçlı suç örgütünün hazırlık hareketi ne olabilir? En az üç kişinin bir araya gelmesi... Bu en azından bir öncüldür. Sayın Heyet, hiçbir birliktelik salt bir birliktelik olması nedeniyle korunan bir hukuki değere zarar vermez. Böyle bir soyut zarar anlayışı totaliter rejimlere özgüdür. Nazi rejimi sırf bu mantıkla var oldukları için tehlikeli ve yasadışı sayılan siyasi birliktelikleri yargılamıştır.
Öte yandan Weber'in çalışmalarının gösterdiği gibi birliktelik tanımı gereği siyasal bir kavramdır zaten. Tam da bu bağlamda savcıların 'siyasal birliktelik' kavramıyla 'suç örgütü' kavramını kaynaştırdığına işaret edilebilir. Zira bu şekilde yürütülen yargılamalarda olguların tamamında hedef alınan şey bizzat siyaset alanının kendisidir. Burada hukuku aşan ama aynı zamanda onu da içine alan kasti bir kavram çarpıtması söz konusudur. Siyasal birliktelik kavramı; özellikle halkçı ve siyasal muhalifleri hedef almak için kullanılan suç örgütü kavramıyla yer değiştirmiş görünmektedir. Tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi; muhalifler artık siyasal aktörler olarak değil, yasadışı ve kriminal yapıların parçasıymış gibi sunulmaktadır. Fezlekede örnek verilen hazırlık hareketlerinin nasıl siyasal alanla iç içe geçtiğine bakın. Fezlekeden aynen aktarıyorum, bu suç örgütünün hazırlık hareketleriymiş ve cezalandırılması gereken hazırlık hareketiymiş. Fezleke bize şunu diyor:
• Kurum yöneticileriyle bağ kurmak,
• Personeli stratejik olarak yönetmek,
• Tatmin edici vaatlerde bulunmak.
Hangi yapıya giderseniz; doğal, yasal hangi kuruma giderseniz gidin bu kurum stratejik belgelerinde vardır. Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü'ne müzekkere yazıp aynısı onların stratejik belgelerinde de var. Gerçi oraya yazmayın, orayla bir husumetimiz var. Savcılığın 4000 sayfalık hayali suç örgütünü bu hazırlık hareketleriyle ulaşmak istediği amaç neydi? Fezleke bize cevap veriyor: Cumhurbaşkanlığı. Yani en azından suçlamanın siyasi olduğunu anlatmak için başka bir çabaya gerek yok. Ahtapotu anlatmıyorum, o bence bir çaba değil, imzaydı sadece. Hayali de olsa bir suç örgütü inşa edebilmek ve diğer araçları devreye sokabilmek için bir başlangıç noktasına ihtiyaç vardır. Örgütlü suç soruşturmasının kapısını açan kilit çoğu zaman medyada çıkan operasyonel sahte haberlerdir. Bunları anonim ihbarlar ve gizli tanıklar izler. Savcıların çok önceden kararlaştırdığı suçlamayı destekleyecek unsurları araması hukukta 'delil avcılığı' olarak adlandırılır. Bu belirli veya açık bir amacı bulunmaksızın yürütülen, gelişigüzel ve spekülatif bir araştırmadır. Gelecekteki bir kovuşturmayı destekleyecek herhangi bir delili yakalamak umuduyla ağlarını atan bir uygulamadır. AİHM buna 'trol ağı' der. Bizim dosyamızdaki trol ağını anlatayım Sayın Başkan.
İddianamede yazdığına göre bu davanın, soruşturmanın başlatma dayanağı yani basit şüphesi; Mart 2024 seçimlerinden hemen önce dolaşıma sokulan il binasının satın alım görüntüleridir. Oysa bu görüntüler yayınlandığı tarihte bir soruşturmaya konu edilmişti, kamu davası açılmıştı ve halen o yargılama devam etmektedir. Yani açık bir derdest dosyadır. Yani tekrar, mükerrer şekilde yeni bir soruşturma yapılmasına gerek yoktu. İşte bu durum, bu dosyanın soruşturmasının hangi saiklerle başlatıldığının bir ispatıdır. Halihazırda zaten açık bir konuyu tekrar bir soruşturma, bir soruşturma başlatma dayanağı niye yaparsınız ki? Bunun hukukla izah edilebilir bir tarafı mı vardır? Dosyada tefrik mi var, açıklanmayan bir konu mu var? O süreci bir hatırlatmak istiyorum Sayın Başkan, Sayın Heyet.
Bu görüntülerin basında yer almasıyla birlikte, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından bir açıklama yapıldı ve görüntülerin bir bina satın alınmasına ilişkin olduğu belirtildi. Buna rağmen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 2024/64419 esas sayılı dosya ile bir soruşturma başlattı. O soruşturma, adeta iftira atmak için kullanılan bir merkez haline dönüştü. İftira atmak için sıraya giren tanıkların, görüntüye konu olayda hiçbir görgüsü olmamasına rağmen dosyada tanıklık yaptılar. Soruşturma sürerken ve iftiracılar sıraya girmişken, seçimlere 1 gün kala Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından görüntülerdeki paranın Kandil'e gönderildiği iddia edildi. Ancak soruşturma tamamlandığında ortada ne Kandil'e para gönderme ne de iftiracıların bu yönde bir suçlaması kaldı; bu iddiaların hiçbiri dosyada yer almadı. Görseli açabilir misiniz?
Üstteki görsel de girecek şekilde biraz daha yukarı çıkıp uzaklaşabilir misin? Bu görseldeki bir ayrıntıyı anlatmak istiyorum: Görüntü ikiye ayrılıyor. Yukarıdaki belge, bizi yargıladığınız örgüt soruşturmasının iddianamesi; aşağıdaki ise il binası soruşturmasına aittir. Bu davanın soruşturmasını da il binası davasının soruşturmasını da aynı savcılık, yani İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yaptı. Aynı olay, aynı görüntüler, aynı deliller ve aynı savcı söz konusu. Görüntülerdeki para; il binası soruşturmasında "bağış parası" olarak nitelendirilirken ve aşağıda bu durumun teyidi varken; bugün yargılandığımız örgüt dosyasında aynı para "rüşvet parası" olarak iddia ediliyor. Aynı olay ve aynı deliller üzerine iki farklı iddiayı da aynı savcılık yazdı. Mahkemelerdeki gibi bir görüş ayrılığı durumu burada söz konusu olamaz; savcılık makamının bir bütünlüğü vardır. Bu farklılığı izah edebilecek kimse var mı? Derdest olan bu iki iddianameye baktığımda, akıl yürütme mantığıyla şunu söyleyebiliyorum: Bu iki iddiadan biri gerçeği yansıtmıyor. Buradan hareketle "savcılar gerçeği söylemez" sonucu çıkar mı? Elbette çıkar, burada ispatı duruyor.
İddia makamının soruşturma başlangıç şüphesi, kendi kendisini inkar etmesiyle başladı. İlk dosyanın iftiracıları, yeni bir kurgu ihtiyacı duyulmadan bu dosyanın kanıtı yapıldı. Önceki süreç kopyalanmış, yetmemiş; tanıklar da kopyalanmış. Pervasızlık hat safhada. 21 Ekim 2024'te dolandırıcılık sabıkalı Uğur Güngör ve 23 Ekim 2024'te taciz, hırsızlık ve dolandırıcılık sabıkalı Hasan Hüseyin Şeyhmut isimli kişiler bu dosyanın tanığı yapıldı. Bu 2 tanığın beyanıyla örgüt suçlaması inşa edildi, dosya açıldı ve gizlilik kararı alındı. Bu "muteber" tanıkları sadece soruşturma başlatmak için kullanmadılar; bu 2 kişinin beyanıyla bir belediye başkanı tutukladılar. Mehmet Murat Çalık burada, sadece bu ikisinin beyanıyla tutuklandı. Bir görselim daha var, onu açabilir misiniz? 1 Kasım 2024 tarihinde, az önceki tanıklardan sonra Orhan Alkan isimli kişi savcılıkta tanıklık yapmıştır. Daha sonra ekranda gördüğünüz beyanla, tanık Orhan Alkan yapmış olduğu tanıklığı ve beyanlarını inkar etmiştir. Gördüğümüz üzere önce savcı, sonra tanık kendisini inkar ediyor. Bu işin nereye varacağı daha baştan belliymiş; kendini inkar eden bir soruşturma süreci ve kendini inkar eden tanıklar.
İBB soruşturması kapsamında toplamda 21 gizli tanık ifadesi alınmıştır. İfade içeriklerine bakıldığında; birçok mantıksızlık ve tutarsızlığın yanı sıra suçlayıcı ifadelerin bütünüyle duyuma dayalı olduğu görülmektedir. Soruşturma kapsamında üretilen ilk gizli tanık "İlke"dir ve ifadesi 18 Kasım 2024 tarihinde alınmıştır. Kamuoyuna da yansıdığı üzere, ekrandaki belgede görüldüğü gibi, "İlke" mahlaslı gizli tanık ifadesini verdikten 2 gün sonra tanıklık yapmak istemediğini beyan etmiştir. Durumu özetlemek gerekirse; önce savcı kendini inkar etti, sonra açık tanık kendini inkar etti, şimdi de gizli tanık kendini inkar ediyor. Bir alt görseli gösterebilir misiniz? Soruşturmanın boşa düşeceğini fark eden savcılık bakın ne yapmış? 19 Mart darbesi sürecinde şüphelilere yöneltilen sorgu tutanaklarında gizli tanık İlke'nin ifadelerini noktası virgülüne kadar aynı olacak şekilde gizli tanık Meşe adıyla kullanmıştır. Hukuken tek başına bir delil niteliği olmayan gizli tanık beyanları bu şekilde bütünüyle yasadışı bir hale bürünmüştür. 19 Mart tutuklamaları işte bu geri çekilen ifadelerle olmuştur. Üstteki sütunda soruşturma aşamasında kullanılan Meşe, iddianamede birebir aynı şekilde İlke olarak yer alıyor.
Aşağı inip başka örneklerle, aynı şekilde yine soruşturma aşamasında Meşe, iddianamede İlke. Birebir aynı cümleler, beyanları okumuyorum. Yine aşağı inelim, bu görselleri görmek istiyorum o sebeple bekledim. Yine soruşturma aşamasında Meşe ama iddianamede İlke oldu. Yine devam edelim. Evet, yine aynı şekilde örnek. Aşağı doğru verebiliriz. Yine soruşturma aşamasında Meşe, iddianamede İlke. Sahtecilik hat safhada devam ediyor. Devam edelim. Evet, yine aynı şekilde soruşturmada Meşe, iddianamede İlke. 4 bin sayfa böyle oldu iddianame Sayın Başkan, Sayın Heyet. Nasıl 4 bin sayfa oldu diye merak ediyorsanız böyle olmuştur. Kopyala yapıştırlarla ve sahte. Devam edelim. Evet, burada durabiliriz bu sütun için. Skandal, sadece ifade kopyalamakla bitmiyor. O sahte ifadelerle 28 farklı kişi suçlandı, gözaltına alındı, tutuklandı. 28 ayrı kişi, 28 ayrı aile. Yani sahteciliğin boyutu saf bir tutanak iddianame sahteciliği olarak görmeyin. Burada dosyalarınız arasındaki şeyler sadece A4'ler veya evrak yığınları değil; insan var. Dahası gizli tanık İlke tanık olmaktan vazgeçtiğini bildiren bir dilekçe sunmuş olmasına karşın yaklaşık bir yıl sonra hazırlanacak olan iddianamede tam 61 kez atıf yapıldı. Bu anlattığım saf bir hukuka aykırılık zinciri değil; düpedüz sahtecilik ve kumpasçılık.
Sayın Heyet, anonim ifşalar ve gizli tanık uygulamasının kökenleri de şaşırmayacağınız üzere engizisyona dayanıyor. İtalyan hukukçu Beccaria tarafından 1764 yılında "Suçlar ve Cezalar Hakkında" isimli kitabında bu uygulama şu şekilde eleştiriliyor. Alıntıyı direkt kitaptan okuyacağım: "Zorbalığın en sağlam, en güçlü kalkanı olan gizlilik silahını kuşandığı zaman iftiradan kim kendisini koruyup kurtarabilir? Bu 28 kişi kurtaramadı. Böyle bir yerde her yurttaşında bir düşman görme kuşkusunu taşıyan ve her insanda kaldırıp yok ettiği huzuru genel güvenlik adına sağlamaya zorlayan bir hükümdar varsa bu nemenem bir devlettir? Öyleyse gizli soruşturmaları ve cezaları haklı kılan gerekçeler nelerdir? Bunlar acaba kamu esenliğinin, güvenliğinin ve iktidarın sürdürülmesi kaygılarından mı doğuyor? Dahası bu nasıl bir tuhaf devlettir ki bütün gücü ve güçten de etkili olan kamuoyunu hem elinde tutar hem de her yurttaştan korkar. Suçlayan kişinin güvenliğinden mi çekiniyor nedir? Demek yasalar onu yeterince kadar korumamaktadır. Demek hükümdardan daha güçlü olan yurttaşları var. Yoksa bu çirkin ve kınanası münafıklığı aşağılığı mı alçaklığı mı koruyor onları? Eğer öyleyse bunun anlamı gizli iftiraya izin veriliyor, yalnızca herkesçe bilinen iftira ise cezalandırılıyor demektir."
Sayın Heyet, 500 yıl önce bu denli sert sözlerle eleştirilen gizli tanıklığın günümüzün en popüler soruşturma aracına dönmüş olması utanç verici bir şey ve bunu normalleştiren yargı süreci üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor.
Bir aşağı görsele inebilir misin? Sayın Heyet, gizli tanık bahsinde yaşanan skandallar yetmiyormuş gibi açık tanıklarda daha büyük bir skandal ortaya çıktı. Tanığın vazgeçmesi ve vazgeçmesine rağmen iddianamede yer alması değil, bundan da daha büyük bir şey. Ahmet Taşçı'nın tanıklıktan çekilme dilekçesi. Ahmet Taşçı bu ifadesinde diyor ki, aynen okuyorum dilekçesini okuyamayanlar için, okuyup da anlayamayanlar için...: "Savcılığınıza yukarıda yazılı dosyasından daha önce bilgi sahibi sıfatıyla beyanda bulunmuştum. Ancak basından öğrendiğim kadarıyla söz konusu ifadelerim gizli tanık ifadesi olarak dosyaya yansımıştır. Ben yemin altında bir beyanda bulunmadığım gibi anlattıklarım bizim sektörde kulaktan kulağa dolaşan duyumlar hakkında duyduklarımı anlattım. Benim beyanlarım görgüye değil duymaya dayalıdır. Benden bilgi sahibi olarak beyanda bulunmam savcılık tarafından istendi. Ben de piyasada duyduğum dedikoduları savcılık makamına ilettim. Ancak bu söylediklerime dair doğrudan şahit olduğum bir olay yoktur. Bu durumdan dolayı vicdanım rahat değil. Ben kimsenin hakkına yemek istemem, kimse benim yüzümden bir zarar görmesini istemem. Gördüğüm kadarıyla anlattıklarımın bir kısmı evraklara yanlış yansıtılmış. Bu nedenle dürüst bir vatandaş ve Allah korkusu olan biri olarak iş bu dilekçeyi vermem gerektiğini düşündüm."
Bugün Ahmet Taşçı'nın ifadelerinde bahsettiği olayların tamamen duymaya dayalı olduğu fakat tutanağa doğrudan görgü tanığı gibi aktarıldığını ifade ediyor. İddianamede ise bu dedikodulara tam 80 ayrı yerde atıf yapılıyor.
Görüleceği üzere maruz kaldığımız soruşturma süreci bütünüyle asılsız ihbarlarla, sahte gizli tanık ve tanık ifadeleriyle başlatıldı. Sayın Başkan, bu Ahmet Taşçı bahsinde önemli bir konu var. Hatta bence sorgunun en önemli konusu olduğunu düşünüyorum. Şimdi size bir dizi hukuksuzluk zincirinden bahsedeyim tanıklar da ortaya çıkan. Bunun ne kadarı sizin için bir anlam ifade ediyor, bunu ancak aylar yıllar sonra açıklanacak hükmünüzle göreceğiz. Ama işin aslı öyle değil. Bunlar bir sahtecilik zinciri, hukuka aykırılık zinciri deyip geçemeyeceğimiz şeyler var. 9 Mart'ta duruşma başlamasıyla beraber aşağıda nezarethaneye getirildik, hiç tanımadığımız insanlarla tanıştık. Haliyle bu ahtapotun hangi kolu olduğunu insanlar birbirine de soruyorlar, anlamak ve bilmek için. Aşağıda tanıştığım bir sanık arka sıralarda oturuyor. İsmini paylaşmak istemiyorum zira ne kendisinin rızasını aldım ne avukatlarından pay biçeyim. Sohbet ederken çoluğu çocuğu olup olmadığını sordum zira benim bir kızım var. Dedi ki: "Benim bir çocuğum yok yani evli değilim bir ailem yok." İyi dedim güzel yani en azından nispeten iyi. Bana dedi ki: "Ama dedi 92 yaşında annem var ve evde tek." Neyden tutuklusun diye sordum ve bana bunu anlattı. Ahmet Taşçı'yı anlattı. Hücreme döndüğümde ilk yaptığım şey o 4000 sayfa içerisinde hızla bunu araştırmak. Tutuklu bulunmasının tek sebebi Ahmet Taşçı'nın geri çektiği, savcılığın beni manipüle ettiği dediği, sahtecilik yaptı dediği beyan. 92 yaşında annesi belki annesiyle geçireceği son sağlıklı günler. Bu sahtecilikle bir yıldır tutuklu.
Kişisel veriler çok da önemli değil. Harun Cengiz Beğenmez ismi. Lütfen siz de bu ismi duyun. Ben bu ismi duyduğum günden beri bu sahtecilik zincirini daha da öfkeyle yaşıyorum. Kendi tutukluğumun da önüne koydum inanır mısınız? 92 yaşında annesi evde tek ve bir sahtecilikle burada. Şahıslarınızla alakalı bir meselem yok. Şahıslarınızın vicdanlarını sorgulayan bir noktada değilim. Savcı Bey de dahil olmak üzere hepiniz, heyetiniz. Ama bunu kendisinin avukatları da yapmıyor, avukatlığını da üstlenmiyorum ve bu meseleyi Harun Cengiz'den ibaret de görmüyorum. Bir adil yargılanma meselesi. Ben burada tutuklu kaldığım süre boyunca ne kadar sürerse sürsün hiç önemli değil. Harun Cengiz Beğenmez'i gördüğüm her dakika burada bir adil yargılanma olmadığını adımdan daha iyi biliyorum. Adil yargılanma olsaydı o adam burada olmazdı. Asla olmazdı. Bu durup anlatıp Ahmet Taşçı geçmişti, basında çıkmış spot bir konu, geçemeyiz. Az önce de dedim o dosyaların içinde A4 yok. Evet bazılarımızı hasım olarak görüyor olabilirsiniz. İnanın bunun anlaşılabilir bir tarafı vardır anlatacağım da. Sizler de bizim şahıslarımızla alakalı bizi hasım değil konumlarımız itibariyle hasım görüyor olabilirsiniz. Ama Harun Cengiz Beğenmez ve onun 92 yaşındaki annesi hasmınız olamaz, olmamalı.
Girişilen tüm bu sahteciliğin rastgele olduğunu söylememiz mümkün değil. Bu sahteciliğin ardında ulaşılmak istenen bir amaç vardı. Bu gizli tanık, açık tanık, tanık sahteciliğinin altında ulaşmak istedikleri bir amaç vardı. Onu 19 Mart sabahı gördüm o amacın ne olduğunu. 101 kişinin gözaltına alınması, 48 kişinin tutuklanması için kullanıldı. Mevcut iddianame kapsamında 232 kişinin hukuka aykırı şekilde gözaltına alındığı ve 160 kişinin tutuklandığı görülüyor. Toplamda ise 402 kişi bu asılsız suçlamalarla sanık haline getirilmiş, ek iddianamelerle bu sayıda artmakta.
Peki haklarında en ufak bir delil olmaksızın sadece şoför oldukları için gözaltına alınıp tutuklanan arkadaşlara ne demeli? Savcılığın dedikodu peşine düşmesi, dedikoduyla iş yapması yeterince utanç verici değilmiş gibi, bunu bile insanları tutuklamadan yapamaması ne kadar aciz durumda olduklarını göstermiyor mu? Sulh Ceza Hakimi'nin şoförler hakkındaki tutuklama kararı şu şekilde kuruyor: "Şüpheliler Hüseyin Yurttaş, Kadir Öztürk, Sabri Caner Kırca ve Mustafa Bostancı'nın çıkar amaçlı suç örgütü üyeleri ya da yöneticisi olan şahıslardan Fatih Keleş, Kadriye Kasapoğlu, Murat Ongun ve İbrahim Özkan isimli şahısların şoförlüğünü yaptıkları, işverenleri ile birlikte uzun süredir ve güvene dayalı olarak çalıştıkları nazar alındığında söz konusu para, telefon ya da tabletlerin suçtan kaynaklanan mal varlığı olduğunu bilemeyecek olmalarının hayatın olağan akışına aykırı olduğu nedeniyle tutuklanmalarına..."
Görseli açabilir miyiz rica etsem? Evet, Sulh Ceza kararı... Şimdi Savcılığın, Sulh Ceza Hakimi'ne de dayatıp tutuklama gerekçesi haline getirdiği ve iddianameye kadar taşıdığı bu akıl yürütmeye yakından bakalım isterseniz. Hakim, Sulh Ceza Hakimi... Savcıların iddiası bir tarafa, Sulh Ceza Hakimi her nasılsa o dönem haklarında iddianame dahi düzenlenmemiş olan Fatih Keleş, Kadriye Kasapoğlu, Murat Ongun ve İbrahim Özkan’ı çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi ya da üyesi olduğuna kanaat getirmiş. Sulh Ceza Hakimi'nin görevleri arasında böyle bir nitelendirme yapma yetkisi var mı, görevi var mı? Bu görev ve yetkiyi kimden alıyor Sulh Ceza Hakimi? Buradan hareketle şoför arkadaşların, işverenleri ile birlikte uzun süredir ve güvene dayalı çalışmalarını bir şüphe sebebi olarak nitelendirilmiş. Yani başka ne şekilde olacaktı çalışmaları? Uzun süre olması ki hukukumuzda iş sözleşmeleri belirsiz sürelidir ve güvene dayalı olmak zorundadır. Yani yasal olan, şoför arkadaşlara gelince birdenbire nasıl tutuklama şüphe sebebi olur?
Devam ediyorum. Sadece söz konusu olan, fakat ortada olmayan para, telefon ya da tabletler suçtan kaynaklanan mal varlığıdır demiş. Bir öncül suçlama yok, söz konusu sadece. İddianamenin tamamı zaten söz konusu, ortada daha para görmedik. İşin çığırından çıktığı nokta tam da burası. Zira tüm bu suçlamalara dayanak yapılmaya çalışılan Bayram Yıldırım’ın ifadesinde paranın, telefonun, tabletin nereden geldiğine dair en ufak bir detay dahi yok. Yani suçtan kaynaklanan mal varlığı nitelemesi tamamen hayal ürünü, tamamen. Usuli anlamda gösterme zahmetine bile girmemişler. Yazmış, yazmış olmuş; yazmış olmuş, söylemiş olmuş. Delil gerekmiyor, söylemiş söz konusu; söz konusu çünkü. Hiçbirinin cevabı yok. Yani hangi suçtan, ne zaman, ne kadar; hiçbirinin cevabı yok. Fakat Savcılığın telefona, tablete olan merakı herkesin malumu. Bayram Yıldırım'ı 11 gün tutuklu tuttuktan sonra kolinin içinde 7 adet telefon, 7 adet tablet ve 7 adet klavye olduğu bilgisini söküp almışlar. Savcılık hemen suçtan kaynaklandığını iddia ettiği bu mal varlığının peşine düşmüş ve işte bingo; Mustafa Bostancı'nın ikrarı: 'Ofise bazen şehit aileleri ya da yardıma muhtaç öğrenciler gelip giderdi. Bu kişilere bahse konu kutu içerisinden —yine söz konusu— tablet ve telefon teslim ediliyordu.' Peki cevaplanması gereken soru neydi? Hangi suçtan, ne zaman, ne kadar para kazanıldı? Yok. Çünkü önemli değil, çünkü bir soruşturma faaliyeti yürütmüyorlar.
Bakın bu mesele iddianamede 'Eylem 18' başlığı altında işleniyor ve şoför arkadaşlara yönelik 'suç gelirlerini aklama faaliyetinde taşıyıcı zincirde yer almak'... Suç geliri dedik ya hani, nasıl temin edildiği ile ilgilenmedikleri 7 adet telefon, 7 adet tablet, 7 adet klavye... 'Aklama' dedikleri; şehit ailelerine yardım, yardıma muhtaç öğrencilere yardım. Aklama dedikleri de bu. Başta da dediğim gibi, iktidarın gözünde en büyük suç işte tam olarak bu. İddianamenin her yeri bu tarz yardım işlerinin suç olarak nitelendirilmesiyle dolu. Ne kadar yardım yapıldı bilmiyorum, ben belediye çalışanı değilim. Ama bunun yapılmış olma ihtimalinin bile siyasi iktidarın gözünü nasıl döndürdüğünü dosyadan görebiliyorum. Sayın Başkan, bu şoför arkadaşları tahliye ettiniz, olması gerekeni yaptınız, hukuku uygulattınız. Ama bahsetmem gereken, mahkemenizin kudretine olan inancımla beraber çözülmesi gereken çok acil bir sorunumuz daha var: Recep Cebeci, Zekai Kırat, Doğukan Arıcı, İlkay Onok... Benzer şekilde sadece işverenleri ile birlikte uzun süreli ve güvene dayalı şekilde çalışmaları nedeniyle tutuklanan diğer şoför arkadaşlar. Soruşturma dosyasının içerisinde terk edildiler, akıbetleri belirsiz şekilde duruyor. Onların da neden tutulduğunu siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz, meslektaşlarımız da biliyor. Dışarıdaki herkes o şoför arkadaşların niye tutulduğunu biliyorlar.
Sözde örgüt üyesi olmak ve örgüte yardım etmek suçlamasıyla tutuklandılar. Fakat adları iddianamenin tek bir yerinde dahi geçmiyor. Dosya sanığı değiller. Suçlandıkları münhasır olaylar da yoklar. Yani anlayacağınız rehin tutuluyorlar. Ne için? Dosya kapsamında tam 160 kişi bu ve benzeri akıl almaz, keyfi kararlarla tutuklandılar. Peki bu yasa dışı tutuklama kararlarıyla elde edilmek istenen sonuç neydi? Elimde buna cevap olabilecek ilginç bir istatistik var: Tutuklu 160 kişiden 60'ı, soruşturma devam ederken tahliye ediliyor. Keşke "savcılık en azından bazı kişiler için yaptığı hatayı fark etmiş de hatasından dönmüş" diyebilseydik; o iş öyle değil. İlk aşamada tutuklanıp soruşturma sürecinde tahliye edilen bu 60 kişinin neredeyse tamamının (58 olması lazım) ortak özelliği, ilk ifadelerini savcılığın beklentisi doğrultusunda değiştirmesi; yani etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmasıdır. İşte bu tablo, tutuklama kararlarının gerçek amacını net bir şekilde ortaya koyuyor: İtirafçı yapmak. Etkin pişmanlık hükümlerinin yasal karşılığında tahliye olmadığını ben de biliyorum, siz de biliyorsunuz; bütün doktrin biliyor, içtihat biliyor.
İşte tablo: Etkin pişmanlık ödülünü alan herkes de böyle. Adem Soytekin 16 Haziran'da etkin pişmanlık beyanında bulundu, 10 Temmuz'da çıktı. Adem Tuncay her biri etkin pişmanlık beyanından sonra 1 hafta, 1 gün, 10 gün, 15 gün, 20 güne varan sürelerde, birçoğunda bu işi başta acemice yürüttüler; tahliye kararlarında bile "etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanması" yazıyor. Yani yasa dışı vaat sunuldu, yasa dışı menfaat temin edildi. Mahkeme kararlarında var, dosyamız içerisinde var. Aşağı doğru yavaş yavaş inebiliriz. Bazı tablolar böyle. Yavaşlayalım. Birkaç istisnası var, dedim ya neredeyse tamamı diye. Bunun sebebi kendisi değil ama rehin tutulmak kapsamında alınanlar var. Onları da ayrıntılı anlatabilirim; mesela Gülşah Subaşı. Dosya kapsamında etkin pişmanlık beyanı yok ama birlikte tutuklandığı kocası etkin pişman olunca, aynı gün eşini, Gülşah Subaşı'nı bıraktılar. 10 gün sonra, bir defa daha savcının beklentisi doğrultusunda ikinci ifadesini verince kendisini bıraktılar. Mekanizma böyle işliyor.
Sayın Başkan, bu tabloyu gördüğümde şu sonuca varıyorum: Bunlar savcılık değil; ya ilahi makamlar ve ilahi yanılmaz işlemler icra ediyorlar ya da itirafçı yapmak için tutukluyorlar. İkisinden biri, üçüncü seçenek yok. Ya kendilerini ilahi bir makam zannediyorlar ve asla yanılmaz işlemler icra ediyorlar; çünkü etkin pişmanlık haricinde serbest bırakılan yok. Asla hata yapmıyorlar, her tuttukları, her kapattıkları kişide haklılar; ya da itirafçı yapmak için kullanıyorlar. Bu benim kişisel kanaatim, elimde de buna dayanaklı bir istatistik var. Eğer ilahi bir makam olduklarını düşünüyorlarsa bu çok daha sakıncalı; şirke kadar gider, şirk de büyük günahtır.
Tarih, siyasal hasımlarını yenmek için kurulan komplolara yabancı değil. Bugün de siyasi hasmını yenmek için mahkeme kuran bir komplonun içindeyiz. Bu düzmeceyi hazırlamak için insanla oynadılar, insanı kullandılar. Dertleri hukuki deliller ve adil bir yargılamayla hükme ulaşmak değil; dertleri insanları kullanarak başka insanlar üzerinden bir sonuç almak. Dosyaya yığdıkları on binlerce evrakla bir yere varamadılar. "Baz kaydı" dedikleri sinyal dökümleri anlamlı bir sonuç vermedi. Hukuk aleminde hiçbir şeye varamadılar. Rakamları MASAK raporları adı altında bükmeye, çekiştirmeye, değiştirmeye çalışsalar da netice alamadılar, suça varamadılar. Medyada bağıra bağıra sözde yolsuzluk anlatmaya çalışırken rakamlar onlardan yana değil; çalınan bir kuruş gösteremediler. Kesin, tartışmasız, açık olan hiçbir olguyla araları iyi değil. Hiçbirinden suç çıkaramadılar. Onları suça çekmeye çalıştıkça, kırıp, iyice kullanılamaz hale getirdiler. İşte tüm bu sebeplerle insanla oynadılar. Zira insan bükülür, kırılır, manipüle edilebilir bir şeydir; korkar, özgürlüğünden ayrı kalmayı göze alamaz, siner, yorulur. Soruşturmanın özü budur. Soruşturmanın oluşturulmasında dönüm noktası ilan ettikleri şey; bir yerde para veya delil bulmaları değil, birinin itirafçı olmasıdır. Dönüm noktası ilan ettikleri şey tam olarak budur.
Ben de müvekkilim de bu salondaki diğer insanlar da siyasi hasmını tasfiye etmek isteyen, insanı bükerek ve kırarak amacına ulaşmaktan başka yol bilmeyen bir iktidarın yargılamasıyla buradayız. Teknik deliller, rakamlar ve resmi kayıtlar onlara hiçbir şey kazandırmadı; aksine suçu değil, suçsuzluğu tespit ettiler. Bu kayıtları, ne kadar uğraşsalar da değiştiremediler, kıramadılar ve bozamadılar. Ellerinde kalan son şey insanlardı. O rakamların "suç" olduğunu söyleyecek insanlara muhtaç kaldılar. Bu muhtaçlık da onları insanları kırmaya ve bükmeye götürdü. Tehdit ve şantajla özgürlük pazarlığı yaptılar; aile üyelerini kullanarak insanları sıkıştırdılar. Menfaat vaadi ve sayılabilecek onlarca yöntemle insanlardan istedikleri sözleri almaya çalıştılar. Vardıkları nokta delil değil, sayfalarca sıralanmış hukuksuzluk vesikalarıdır.
Bunlar ne ilk ne özel ne de yenidirler. Tarihte hasmını komplo ve kumpasla yenmek isteyen siyasal iktidarların insanı kullanarak imal ettiği onlarca örnekten yalnızca biridirler. Roma'nın "Majesteye İhanet" yargılamalarından Engizisyon’un sapkınlığa karşı savaşına, Nazi Almanya’sının "komşunu ihbar et" sisteminden ABD'nin "Kızıl Panik" yıllarına kadar; dünya, siyasi hasımlarını bu yolla yenmeye çalışan pek çok muktedir gördü. Tarihin yargısında ise hepsi mahkum edildi. İşte kurduğum ve kuracağım sözler tam da bunu anlatmaktadır. Ülke tarihimizde, siyasi hasımlara karşı yürütülen tasfiye dalgalarında "İttihatçılık" politikası genel bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Son 20 yılın iki büyük tasfiye dalgasından ilki olan Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalar bugün "kumpas" olarak etiketlenmektedir. Ancak bu soruşturma ve mahkeme dosyalarının kapatılması o dönemin siyasal sonuçlarını ortadan kaldırmamış; aksine bugünün düzeni, o günün omuzlarına basarak yükselmiştir. İtirafçıların neyi, nasıl ve hangi koşullarda itiraf ettikleri bugün artık bilinmektedir.
İlk tasfiye dalgası bir kesimi hedef alırken, ikinci büyük tasfiye dalgası ise hala sürmekte ve etkisini yalnızca bu yargılamalarda değil, hukuk düzeninin tamamında göstermektedir. Dünya ve ülke tarihinde nasıl itirafçı yaratıldığına ve siyasi hesaplaşmaların mahkemeler önünde nasıl görüldüğüne dair çıkan resmin, bu dosyada da aynen uygulanabilir olduğunu göreceğiz. Bize düşen; "etkin pişmanlık" denilen itirafçılığın hukuk sistemini ve bu yargılamaları nasıl zehirlediğini ortaya koymaktır. Beyan delili, geçmişte yaşanan maddi olay hakkında doğrudan bilgi veren ve olayı temsil eden bir delildir. Beyan, olayın tarafı olmayan bir tanığa ait olabileceği gibi olayın taraflarından birine de ait olabilir. Fakat her beyan delil değildir. Beyanın delil niteliği kazanabilmesi için tarih boyunca bazı standartlar ve sınırlamalar gelişmiştir. Günümüzde beyanın kaynağının insan olması, yani unutma, yanılma ya da hatalı aktarma gibi ihtimalleri taşıması nedeniyle bu delil türüne ihtiyatla yaklaşılması gerektiği kabul edilir. Özellikle olayın doğrudan tarafı olan şüpheli, sanık veya mağdurun kendi lehine olan hususları öne çıkararak açıklamada bulunabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Modern delil teorisine göre, hukuka uygun şekilde alınmış beyanın bir iddiayı destekleyebilmesi için gereken mantıksal analiz üç temel öncül üzerine kurulur. Bir, bilgiye sahip olacak konumda olma öncülü; yani beyan sahibinin A önermesinin doğru olup olmadığını bilecek konumda olduğunu varsayar bu öncül. İki, doğruyu söyleme öncülü; beyan sahibi bildiği kadarıyla doğruyu aktardığı varsayımını içerir ve güvenilirlik ile dürüstlüğe dayanır. Bizim dosyadaki beyan sahiplerinde bunu çok bulamazsınız. Üç, beyan öncülü; beyan sahibi iddia konusu olan olayın doğru ya da yanlış olduğunu açıkça ifade etmelidir. Bu üç temel öncül, beş temel eleştirel soru grubu ile sınanır. Bir, beyan sahibinin beyanda bulunma konusunda bir menfaati var mıdır? İki, beyan sahibi kişisel olarak güvenilir bir kaynak mıdır? Üç, beyan sahibinin söyledikleri kendi içinde tutarlı mıdır? Dört, beyan sahibinin söyledikleri kendi ifadesinden bağımsız olarak dava hakkında bilinen olgularla tutarlı mıdır? Beş, beyan sahibinin söyledikleri diğer tanıkların ifade ettikleriyle tutarlı mıdır? Bu bağlamda beyan sahibinin olayın tarafı olduğu ya da sonuca göre menfaat beklentisi içerisinde olduğu durumlarda doğruyu söyleme öncülünün sağlanamadığı ve artık beyanın tek başına iddiayı ayakta tutabilecek nitelikte olmadığı kabul edilir. İşte bu modern delil teorisinin ve bahsettiğimiz ilk kuralı, yani bilgiye sahip olacak konumda olma öncülü.
Bu dosyaya uyguladığımızda, bu devasa kurgunun nasıl yerle bir olduğunu size tek bir örnekle açıklayacağım. Dosyanın meşhur kahramanı Servet Yıldırım. Dosyanın diyorum ama dosyada yok. Şüpheli ama sanık değil. Yani ismi var, beyanları var ama cismi yok. Pişmanlığı var ama suçu yok. Kim bu Servet Yıldırım? Alt tarafı dosya sanıklarından Hüseyin Köksal'ın şoförlerinden biri. Yani konumunu tarif etmek için söylüyorum, yanlış anlaşılmasın; direksiyon başında bekleyen biri. Ancak savcılığın kurgusuna ve adamın anlattıklarına bakarsanız, şoför koltuğunda değil adeta bu sözde örgütün kozmik odasında oturuyor. Cebeci'deki hafriyat işlerini de biliyor, Kültür AŞ'nin, Medya AŞ'nin büyük, devasa ihalelerini de biliyor. Bunları sular seller gibi anlatıyor hiç takılmadan. Hızını alamayıp ta Boğaziçi İmar Müdürlüğü'ndeki idari süreçlere bile hakim. Savcılık da umutsuz bir çabayla ona bu payeyi veriyor. Bu diyor ki Servet Yıldırım her bilgiye sahip olabilecek bir kişidir diyor. Bu misyonu ona yüklemek istiyor, yüklüyor da.
Fakat modern delil teorisinin o ilk ve en hayati sorusunu, yani "Bu şahıs anlattığı olayı bilebilecek, doğrudan gözlemleyecek bir konumda mıdır?" sorusunu sorduğumuzda bu kurgu nerede patlıyor biliyor musunuz sayın heyet? Boğaziçi İmar'ın en derin sırlarına vakıf olduğunu söyleyen bu kişi, hakkında beyanda bulunduğu Elçin Karaoğlu'nun cinsiyetini dahi bilmiyor, kadın zannediyor; benden önce dinlediğiniz Elçin Bey'i. Sizlere soruyorum; hakkında ifade verdiği yöneticinin cinsiyetinden dahi haberi olmayan, toplantı odalarının kapısından içeri alınmayan bir şoförü, bilgiye sahip olacak konumda biri olarak kabul edebilir misiniz? Modern hukuk ve mantık bu şahsın beyanını birinci öncülden çöpe atar.
Oysa bu iddianamenin savcıları, bilgiye sahip olacak konumda dahi olmayan bu piyonun ezberletilmiş ifadelerini koca bir örgüt kurgusunun kilit taşı yapıyor, benim de tutukluluğuma dayanak yapmaya çalışıyor. Ezberletilmiş dediğime bakmayın; yayınlandığı için, görüntülü ve sesli olduğu için söylememde de bir sakınca yok. Verdiği röportajda ifadelerinin USB ile verildiğini söylüyor, ifade vermemiş yani. Hani o dosyada sıraladığı ve bu dosyada yüzlerce sayfa tekrarlanmış, onları başka bir yer hazırlamış olduğunu kendisi söylüyor. Çapraz sorgusunu izleteceğiz. Yani Savcılığın tüm bu kurgusunun düzmece olduğunu itiraf etti. Ya da gelin başka bir örneğe, modern delil teorisinin o can alıcı bir başka sorusuna bakalım: Beyan sahibinin beyanda bulunma konusunda bir menfaati var mı?
Açık konuşalım; bu devasa dosyadaki aleyhe beyanların hepsi ama hepsi tek bir somut menfaat üzerine kuruludur: Tahliye menfaati. Başka şekilde alanlar da var ama ana temel menfaat, tahliye menfaatidir. Daha 12 Mart tarihli celsede bizzat siz sordunuz itirafçının birine. Kendisi hakkında aleyhe verilen beyanları sorduğunuzda, onlar hakkında size dedi ki: 'Serbest kalmaya çalıştıkları için yalan söylüyorlar.' Kurulan bu tahliye pazarlığını kendi ağzıyla ifşa etti. Yine Murat Kapki mahkemenize verdiği dilekçede, tahliye olmak amacıyla iftira atmak zorunda bırakıldığını kendisi size yazdı. Şu yargılama sürecine bir bakın ya; itirafçı olmayan yani iddia makamının önüne koyduğu kurguyu imzalamayan hiç kimse serbest kalmadı. Özgürlüğe kavuşmanın tek yolu, Savcılığın senaryosuna boyun eğmek. Şimdi size soruyorum; bu uygulamanın Ceza Muhakemesi Kanunu 100. maddesindeki tutuklama şartlarıyla nasıl bir ilgisi var? Bu düpedüz şüphelilerin iradesini sakatlayan bir ödül-ceza mekanizmasıdır. İşte az önce örneğini verdiğim Servet Yıldırım... O kadar şey biliyormuş gibi kendinden emin konuştu. Peki karşılığında ne oldu? Servet, sırf istenileni verip bu kurguya hizmet ettiği için ödül olarak tahliye de edildi, iddianamede de yer almadı. Siz, özgürlüğüyle tehdit edilen, cezaevi şantajıyla veya ticari batış korkusuyla önüne konan metinleri imzalayan ve karşılığında ödül alan bu kişilerin beyanlarıyla adalet dağıtabileceğinize inanıyor musunuz?
Sayın Heyet, modern hukuk kendi özgürlüğünü satın almak için başkasına iftira atanların beyanını delil saymaz. Çünkü o beyan gerçeğin değil, menfaatin ve korkunun eseridir. İtiraf, bir kişinin suç işlediğini doğrudan dile getirmesidir. İtirafın ceza yargılamasındaki kabul edilebilirlik standartları tarih boyunca ciddi bir değişime uğramıştır. Hukuka uygun itiraf standartlarına dair ilk gelişme, ilk ilke Hawkins-Witch ilkesidir. Bu ilke 19. yüzyılda önce yalnızca umut telkini ve korku altında yapılan itirafların delil kabul edilemeyeceğini söylüyordu. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde umut telkini ve korku altında yapılan itirafların standartlarını genişletmiştir. İlkenin son halini sizle paylaşıyorum, aynen okuyorum: 'Bir itirafın kabul edilebilir sayılması için serbest ve gönüllü olması gerekir. Yani herhangi bir tehdit veya şiddet yoluyla alınmamış olmalı. Ne kadar hafif olursa olsun, doğrudan ya da örtük herhangi bir vaatle elde edilmemiş bulunmalı. Yahut herhangi bir uygunsuz etkinin uygulanması sonucu ortaya çıkmış olmamalıdır. Mahkum herhangi bir tehdit ya da vaat etkisi altında kalmışsa, itiraf asla delil olarak kabul edilemez. Zira hukuk, kullanılan etkinin gücünü ölçemez ve bu etkinin mahkumun zihni üzerindeki etkisini tayin edemez. Bu nedenle herhangi bir derecede etki söz konusuysa beyanı bütünüyle dışlar.'
Bugün artık bilimsel olarak ispatlanmıştır ki uzun süreli gözaltı ve tutuklamalar, serbest bırakılma umuduyla yapılan sahte itirafları tetiklemektedir. Ceza Genel Kurulu'nun belirlediği kriterler ışığında, 2013 tarihli Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararını hatırlatmak isterim. Bu karara göre; ikrarın hangi aşamada gerçekleştiği, özgür iradeye dayalı olup olmadığı, ikrarda bulunanın beyanının ciddiyetini ve doğacak sonuçlarını bilip bilmediği, ikrarın başka hangi delillerle desteklendiği, hayatın olağan akışına uygun olup olmadığı, şüpheden arınmışlığı ve güvenilirliği zayıflatacak biçimde ikrardan dönülüp dönülmediği gibi hususlar göz önünde bulundurulmalıdır. Somut olaydaki ikrarın delil değeri ancak bu şekilde ortaya konulmalı ve ispat sorunu bu yöntemle çözülmelidir. Menfaat beklentisiyle verilen itirafçı beyanlarının başka kişilere yönelik suçlamalarda kullanılması durumunda ise çok daha sorunlu bir tablo ortaya çıkmaktadır. Sayın Başkanım, ne genel çağdaş kabul görmüş ilkeler ne doktrin ne de ulusal içtihatlarımız burada uygulanıyor. Bu ilkelerin ne zaman uygulanacağına dair hakikaten ciddi soru işaretlerim var. Uygulayacak mısınız? Bunu bilmek istiyorum. Olumlu bir çabayla bu hukuki standartları ne zaman hayata geçireceğinizi merak ediyorum.
Şüphelilerin bir başkasını suçlayarak ceza indirimi elde etmesinin kökeni 16. yüzyıla kadar uzanır. O dönemde İngiltere'de, reysen ya da ihbar üzerine başlatılan soruşturmaları yürütecek bir yargı teşkilatı bulunmadığından, şehirlerdeki çetelere karşı iki yöntem uygulanmıştır: İlki, suçun aydınlatılmasına katkı sağlayanlara maddi ödül verilmesini öngören "ödül sistemi"; ikincisi ise bir başkası aleyhine tanıklık yapması karşılığında şüphenin cezadan muaf tutulduğu "itirafçılık" uygulamasıdır. 16. yüzyıl İngiltere’sinde profesyonel soruşturma eksikliğini gidermeyi amaçlayan bu iki sistemin ilk yoldan çıkardığı kesim bizzat soruşturmacılar olmuştur. Çetelerle mücadele için getirildiği söylenen bu ödül ve cezasızlık faaliyeti, ironik biçimde suç örgütlerini cezbetmiş ve sistem zamanla bütünüyle şantaj ile tehdit aracına dönüşmüştür. Öyle ki; sahte itiraflar, yalan tanıklıklar ve uydurma tutanaklar o kadar çok haksız mahkumiyete neden olmuştur ki, sonunda bu sistemi işleten soruşturmacılar halkın gözünde her türlü suçludan daha kötü bir konuma yerleşmiştir.
Başkalarını suçlayan bu tarz bir etkin pişmanlık uygulamasının, modern ceza yasalarında yer alan klasik "gönüllü vazgeçme" ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu sahte itirafçı, sadece bilgi karşılığında menfaat pazarlığı yapan bir muhbirden ibarettir. Devlet, sözde adaleti sağlamak için suçlu olarak gördüğü bir kişinin yalanlarını "cezasızlık bedeli" altında satın almaktadır ki bu, modern ceza tekniğine aykırı bir uygulamadır. Günümüzde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) itirafçı beyanlarına yaklaşımı da bu yöndedir. Labita - İtalya kararı; bu beyanların niteliği gereği manipülasyona açık olduğunu ve itirafçılara tanınan avantajları elde etmek amacıyla verilebileceğinin unutulmaması gerektiğini belirtir. Etkin pişmanlık uygulaması şüpheliye sürecin sonunda bir menfaat sağlamaktadır; dolayısıyla bu kapsamda alınan ifadeler modern delil mantığı açısından güvenilmezdir. Evrensel hukuk sistemlerinde bu beyanlar, başka kişileri suçlamak için tek başlarına delil olarak kullanılamazlar. Sorun beyanın özündeki güvenilmezlikte olduğu için, aynı nitelikte 1000 tane ifade dahi olsa modern delil teorisine göre durum değişmez. İngilizlerin deyimiyle "0 + 0 yine 0'dır." Bir menfaat doğrultusunda verilen beyanı destekleyen yan deliller tek başına iddiayı ayakta tutamıyorsa, o güvenilmezlik ortadan kalkmaz. Yan delil dediğiniz HTS kayıtlarının durumu da zaten ortadadır.
Sayın heyet, dosyadaki itirafçıların tamamı bir menfaat doğrultusunda konuşmuşlardır. Ne güvenilirlerdir ne de tek başlarına hükme esas alınabilirler. Adem’in, Bayram’ın, Ertan’ın; her birinin sayısal değeri ayrı ayrı sıfırdır, toplamları da sıfırdır. Bunların tamamını toplasanız bir sonuç etmez; tabiri caizse "bozacının şahidi şıracıdır." İddianamedeki tezlerin tamamı, delil kabul edilemeyen bir itirafçı beyanının, yine delil kabul edilemeyen bir başka itirafçı beyanıyla doğrulanması üzerine kurgulanmıştır. Yani yalancının sözüne şiracıyı şahit tutmuşlar ve bizden de bu yalana inanmamızı bekliyorlar. Soruşturma makamlarına sorsak, "Hayır, itirafçı beyanlarını tek başına esas almıyoruz, HTS ile doğruluyoruz" diyecekler ki canlı yayında aynen bunu söylediler. Sayın Başkan, bu büyük bir yalandır. Görseli açabilir misiniz?
Sayın Başkan; ekrandaki belge, Sulh Ceza Hakimliği'nin benim HTS kayıtlarıma bakılması, daha doğrusu bakılmak üzere BTK'ya yazı yazılması kararıdır. Çok az aşağı inebilir misiniz? Karar tarihi 7 Ekim 2025. Oysa ben, 19 Haziran 2025 tarihinde bir beyan üzerine tutuklandım. "Beyanı doğruluyoruz" diyenler, aslında o tarihte hiçbir şeyi doğrulamamışlar; doğrulama ihtiyacı veya kayıtlara bakma gereği bile duymamışlar. Ben beş ayrı, yanlış hatırlamıyorsam tutukluk değerlendirmesine girdim. Hepsinin kararında sulh ceza hakimleri HTS’den bahsettiler. Kuyruklu yalan. Beyanı doğrulamıyorlar. HTS dedikleri şey zaten tek başına bir doğrulama yapmaz ama hani hadi olsun. Hani doğruluyorlardı beyanı? Şimdi biz, ben bu delile baktığımda ve aylarca salt bir beyan hala öyle salt bir beyanla tutukluyum. Çürüdüğü, yani yalan olduğu, iftira olduğu ispatlanan bir ifadeyle tutukluyum, beyanla tutukluyum ama buna rağmen usuli anlamda bile bir bakma ihtiyacı duymamışlar. Hani doğruluyorlardı? Buna cevap verebilecek misiniz? Mesela hükmünüzde bunun cevabını ben görebilecek miyim? Beyan deliliyle tutuklu oldum. Siz de bizzat heyetiniz, beni aylardır tutuk devam kararıma HTS yazıyorsunuz. Nasıl yazabiliyorsunuz Sayın Başkan? Kararınızın gerekçeli olmasından kastımız sadece oraya onu yazmanız değil ki, aynı zamanda onun doğruluğunu da aramamız hakkımız değil mi?
Sayın heyet, itirafçı ifadeleri delil niteliği yok hükmündedir. Özellikle ama bu delil niteliği olmayan itirafçıların siyasi nitelikli yargılamalarda en sık kullanılan soruşturma aracı haline gelişi üzerine biraz düşünmemiz gerekiyor. Hukuk ve siyaset felsefesinde çok eski bir tartışma alanı olan adalet tartışması modern dünya krizi ile birlikte yeniden ve daha sert biçimde alevlendi. Üstelik bu kez bir başka büyük tartışma daha ortaya çıktı: Hakikat tartışması. Artık tek ve değişmez bir hakikate dayanan büyük anlatıların çöktüğü söylendi. Postmodern düşünce bu iddiayı daha da ileri götürdü ve sonunda şuraya vardı: Hakikat dediğimiz şey gerçekte sabit bir gerçeklik değil, inşa edilen, metinsel, kurgusal bir yapıydı. İşte burada hakikat kavramının hukuk ve siyaset felsefesi açısından taşıdığı çifte anlam belirleyici hale geldi. Latince veritas dediğimiz şey bir yandan epistemolojik bir anlama sahiptir. Yani gerçeğin doğru bilgisine ilişkindir. Ama öte yandan çok daha güçlü ikinci bir anlamı vardır: Ontolojik anlam. Yani hakikatin, gerçekliğin bizzat kendisiyle olan bağı. Bu nedenle adil olan doğrudur dediğimizde yalnızca ahlaki bir yargıda bulunmuş olmayız. Aynı zamanda adalet ile gerçeklik arasında doğrudan ontolojik bir bağ kurmuş oluruz. Adalet sadece doğru bilgiye değil, gerçekliğin kendisine dayanır.
Tam da bu yüzden her siyasal düzen, her siyasal kuruluş kendi hukuk sistemi aracılığıyla bir doğru üretmek zorundadır. Çünkü adalet boşlukta durmaz. Mutlaka bir hakikat zeminine yaslanır ve o hakikat çoğu zaman iktidarın kurduğu hakikattir. Şimdi bu çerçeveden engizisyona baktığımızda adalet ile hakikat arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu daha iyi anlayabiliriz. Engizisyonun adalet anlayışı dönemin siyasal ve dinsel toplumu gerçekliği içinde şekillenmiştir. Engizitör sorguya basit ama son derece anlamlı bir soruyla başlar: Anlat, neden buradasın? Bu soru maddi gerçeği öğrenmek için sorulmaz. Çünkü ihtiyaç duyulan şey sanığın gerçeği anlatması değil, kilisenin hakikatini sanığın ağzından yeniden kurmaktır.
Foucault’ya göre engizisyon gerçeği sanığın gıyabında üreten bir makinedir. Ve bu usulün sanık üzerinde kazanılan bir zafer haline gelmesi için tek yol, suçlanan kişinin suçlamayı yüklenerek karanlık bir şekilde inşa edilmiş olanı bizzat imzalamasıdır. Bu nedenle engizisyonun ceza adaleti delille ya da ispat faaliyetiyle değil bir itirafın alınmasına dayanır. Soruşturmanın amacı suçun aydınlatılması değil, sanığa siyasal iktidarın yalan üzerine kurup hakikat olarak pazarladığı şeyin kabul edilmesidir. İşte tam da bu nedenle bizim yaşadığımız süreç engizisyonun tüm karanlık yönlerini bünyesinde barındırır. Siyasi iktidarın hukuk dışında ürettiği sözde hakikat, savcılar aracılığıyla şüphelinin bedeninden sahte bir itirafla çekilip çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bugün bize yapmak istedikleri şey budur. İtirafa muhtaçlık da bundan ibarettir.
Sayın Başkanım, çatı davanızın ana konusu, yani ispatlamaya çalıştığınız şey, bir suç örgütünün varlığıdır. Tüm diğer unsurların yanında odaklandığınız bu "her yolun mübah olduğu" etkin pişman yaratma modeli, ontolojik bir ihtiyaçtır. Çünkü bir suç örgütü var etmeye çalışıyorsunuz; burada bulunmamızın temel amacı budur. Siyasi hasmınızın bir suç şebekesi inşa ettiğini ve bu nedenle ona karşı topyekûn bir cephe açmanın anlaşılabilir olması gerektiğini ileri sürüyorsunuz. Bir arada bulunmamızın pratik karşılığı da yine bu kurgudur; zira aksi takdirde, birbiriyle ilgisiz onlarca insanı aynı dosyada toplamanız imkansız hale gelir ve her fiili kendi yetki alanına göndermeniz gerekir. Dolayısıyla size bir örgüt lazımdır. Burada kastettiğimin heyetiniz veya duruşmadaki savcı bey olmadığını tekrar belirtmek istiyorum.
Elinizdeki bürokratik olarak kurulmuş işleyişi ve şemayı bir suç örgütüne dönüştürecek sihirli değnek ise etkin pişmanlık mekanizmasıdır. Resmi yazılarla talimat alan ve veren bürokratların, kamuya açık ve resmi yollarla duyurulan ihalelerin bulunduğu bir zeminde; buradan hiyerarşik bir ilişki ya da örgütsel organik bağ çıkarmak, sizin için bile oldukça güç ve hatta gülünçtür. Her ne kadar bu gülünçlüğü zorlamaya hazır savcılar bulunsa da söz konusu iş ve işlemler çoğu zaman bakanlık ve valilik gibi kurumlarla temas ve yazışma gerektirdiğinden, bu kez elinizi iktidarın kurumlarına sürme riskiyle karşı karşıya kalıyor ve orada duruyorsunuz. Bunun yerine, doğrudan söylemeye cesaret edemediklerini söylemeye hazır etkin pişmanlar üzerinden ilerlemeyi tercih ediyorsunuz.
Bunu ben değil, bizzat iddianame söylüyor. Görseli açabilir miyiz? Evet, burası. Yine aynı ek atıf yaparak söylüyorum; iddianamenin başında belirttiklerini aynen okuyorum: "Soruşturma kapsamında elde edilen, başta etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan örgüt mensuplarının beyanları olmak üzere tüm deliller bir arada değerlendirildiğinde..." "Tüm deliller" dediği şey, aslında cümlenin hemen başındaki etkin pişmanlık beyanlarıdır. Ellerinde başka hiçbir şey yok; sadece varmış gibi iddia ediyorlar. Gelin itiraf edelim: Yargılama iddiasında bulunduğunuz, müvekkilim Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının kurmuş olduğu bu örgütün asıl kurucusu; etkin pişmanlıktan yararlanan kişiler ve onlarla iştirak halindeki soruşturmacılardır. Afilli laflar ile gizlemeye çalıştıkları gerçek budur.
Yargının örgütlü suça olan merakına hepimiz aşinayız. 2016 yılında her 3 yargı mensubundan 1'inin suç örgütü üyesi çıkmasına atıf yapıyorum. Asıl dikkat çektiğim husus, siyasi hasımlarıyla mücadele etmek için örgüt uyduran yargı mensuplarıdır. Meslektaşlarım defalarca çeşitli mahkemelerde şu soruyu sordular: "Nasıl bir örgüt bu?" Örgüt, gün gelir İtalyan Gladyosu tipi yapılanan bir yapı olur; böylece birbiriyle alakasız kişiler bir araya getirilerek "Ergenekon" diye bir örgüt icat edilir. "Bu insanların birbirleriyle ne alakası var?" diyemeyiz; zira o savcılar tarafından bu örgütün alametifarikası, tam da bu "benzemezlerin bir araya gelmesi" olarak ilan edilir. O savcılar şu an kaçaktır. Başka bir gün ise insanlar Gezi davası gibi alakasız bir torbaya atılır; bu kez de anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs eden bir örgüt kurgulanır. Bu nasıl bir örgüt? Bu nasıl bir örgüt derseniz; savcılarımız buna emsalsiz, özgün diyor. Emsalsiz bir örgütün, emsal kararlarla nasıl sınanabileceğine dair eller, kollar bağlanır. Allah'tan o davanın savcıları halen görevinin başında. Ama delillerini hazırlayan kollar kaçaklık ya da hapis diye düşünün.
Peki bizimki nasıl bir örgüt? Ahtapotun kolları gibi il geneline yayılan bir örgüt. Tarkan filmleriyle büyümüş neslimiz için kahramanımızın yem edilmeye çalışıldığı ahtapotu hatırlarsınız; bizim için kendi neslim açısından söylüyorum, temsili bir örnek. Peki, ahtapotunuzu sahipleniyoruz. Bu davadaki ahtapotun başı soruşturmacılardır. Kolları da etkin pişmanlar. Sayın Heyet, iddianamenin canı gönülden sahiplendiği hazırlık hareketleri üzerine itirafçılar ve konuşarak örgütü oluşturuyorsunuz. İddianame girişinde aslında ne anlatacağınızı itirafla başlıyorsunuz. Şöyle diyorlar: Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağduru itibariyle somutlaştırılması mümkün ancak zorunlu değildir. Suça ihtiyaç duymuyorsunuz. Ortaya koyulan varsayımsal yapının herhangi bir parçası hakkında konuşacak bir insan arıyorsunuz. Ne diyecekler? Dedikodu, şahsi husumet, özel hayat ya da magazinsel bilgi... Savcılar için fark etmez. Yeter ki ahtapota bir kol daha ekleyelim.
Peki nedir bu hazırlık hareketleri? Daha önce bahsettiğim üzere modern delil teorisinin, bir beyanın ne zaman delil niteliğini taşıyacağını anlatmıştım. O halde bilgiye sahip olabilecek kişilerin suça hazırlık hareketleriyle ilgili doğru ve güvenilir sözleriyle mi etkin pişmanlık beyanları oluşmuştur? Buna cevap arayalım. Yine soruşturmanın gözde itirafçısı Adem Soytekin'in Mado kasiyeri olarak çalışırken örgütü çözen kardeşi Ogün, şoförlük yaparak örgütsel faaliyetleri kavrayabilen Bayram, Servet konumları itibariyle ilk anlarından itibaren etkin pişmandırlar. Artık onlara ikram edilen çay, alınan her şey örgüt faaliyetidir. Kasiyere, şoföre örgüt kurdururken bunun ne kadar gülünç bir tablo ortaya koyacağını hiç düşünmemişler. Günlük hayatın olağan akışını ceza hukukunun kurgusuna dönüştürürken bir yerde durmak gerekmez miydi? Bir yerde durmaları gerekirdi. Bu gülünç tabloyu bir yerde durdurmaları gerekirdi. Ya da örgüt dedikleri şey ancak bu kadar zorlayarak mı ayakta tutulabilir.
Şimdi bu iddianameyi yazanların, örgütsel faaliyet diye iddianameye kadar taşıdığı şeylere bir bakalım. Mesela Yakup Öner’in örgüsü ve anlattığı olay örgütsel faaliyet bulunmuş olacak ki iddianameye taşımışlar. Aynen okuyorum: “Kadriye Kasapoğlu ile tartışmamızın sebebi; yaklaşık yirmi beş gün Ekrem İmamoğlu'yla görüştürmek için, görüşmek için randevu talep etmeme rağmen randevu vermemesi neticesinde, Ekrem İmamoğlu'nun makamının kapısı açılması neticesinde içeriye girip görüşmem sonrasında dışarıya çıktığımda, ‘Sen nasıl randevusuz Başkan’la görüşürsün’ diye bağırması üzerine ben, ‘Sen beni Başkan’la niye görüştürmüyorsun’ diye sordum. Kendisi bana ‘Bundan haberi yok mu sanıyorsun? Talebini her seferinde ben ilettim’ diye yanıt verdi. Bu tartışma esnasında Murat Ongun da oradaymış. Seslerin yükselmesi neticesinde Ekrem İmamoğlu odasından çıkıp ne olduğunu sordu. Ben kendisine ‘Önemli bir şey yok Başkanım, hallediyoruz biz’ dedim. Bu olaydan birkaç gün sonra Ekrem İmamoğlu'nun yanına giderek konuyu anlattım. Kendisi bana ‘Kadriye Hanım'dan özür dile, barış’ dedi. Ben de özür dilemeyeceğimi belirttim.”
Bu beyan okuduğunda seslerin yükselmesi, ağırlaşması… Acaba savcılar bunları yazarken buradan bir şiddet unsuru çıkarıp 'ya biz bunları çıkar amaçlı suç örgütü değil de silahlı örgüte sokarız' mı dediler? Yani bunu yapmadılar diye teşekkür mü edelim? Veyahut da örgütsel talimata örnek olsun diye “Kadriye Hanım'dan özür dile, barış” demesini mi yazdılar? E yine aynı ifadenin içerisinde çürümüş çünkü Yakup 'ben de özür dilemeyeceğim' belirtti demiş. Hani bir hiyerarşik bağ vardı, emir ve talimat gerekiyordu? Bunu iddianameye yazmışlar. Ben bunu bulup yüz bin sayfanın içerisinden çıkarmadım. İddianameyi okudum Sayın Başkan, Sayın Heyet. Örgütsel faaliyet diye yazdıkları şey bu.
Bitmiyor… Keşke tek, yani bu devenin tek eğri yeri bu olsa. Örgütsel faaliyetlere devam edelim. “Örgüt” dedik mi Adem, Adem'e diyelim, gidelim bakalım. Adem ne demiş örgütsel faaliyet olarak?: “Abdi Bey yurt dışından dönünce bakacağını söyledi. Ben öncesinde Abdi Bey ile tanışıyordum. Kendisiyle beraber maç izlemişliğimiz bile vardır.” Maç izlemek artık örgütsel faaliyet. Adem devam ediyor; “Murat Gülibrahimoğlu, Fatih Keleş, Tuncay Yılmaz 2004 yılında Bodrum'da, Bodrum'un girişindeki sağdaki lüks otelde tatil yapmışlardı. İleri derecede bir samimiyetleri bulunmaktaydı. Bunun dışında çok gizli bir şey anlatıyor, başka tatillere de gittiklerini biliyorum.” Savcılar hemen yazmış: Örgütsel faaliyet. Maça gitmek, tatile gitmek veyahut herhangi bir rutin tartışma artık örgütsel faaliyet.
Peki, itirafçılara kurdurdukları bu örgütün bir adı var mı? “İmamoğlu suç örgütü” diye lanse edilse de iddianamede ondan fazla yerde bu iddianamenin adı başka tarif ediliyor. Yani kasiyere, şoföre örgüt kurdurdular, haliyle bu örgüte de ismini bir itirafçı vermiş olsa gerek değil mi? Yani bir itirafçıya bu örgüte isim koydurtmuşlar. Dosyaya dönüp bir bakalım Sayın Heyet. 'Sistem' diye bir yapıdan ilk söz eden odur. Daha sonra diğer ifadelerde de papağan gibi tekrar edilen bu kavram sanki herkesin üzerinde uzlaştığı somut, resmi bir örgüt ismiymiş gibi dolaşıma sokulur. Oysa başlangıç noktası bellidir. İddianamenin birçok yerinde örgütün adını 'Sistem' olarak tanımlar. 'İmamoğlu suç örgütü' değil.
Görseli açabilir misiniz? O 'Sistem' adını bu örgüte kim vermiş bir bakalım. Evet, hani şu hakkında suç örgütü lideri dedikleri, yüzlerce yıla varan hapis cezası talep ettikleri ama buna rağmen nedense tutuklu bulunmayan, gerek bile görülmeyen Aziz İhsan Aktaş. İşte iddianamenin temelini oluşturan o meşhur 'Sistem' adını bir özel isim olarak ilk telaffuz eden odur. Adamın kendi adına bir örgüt olduğu yetmiyormuş gibi gelmiş bir de bizim örgüte isim takmış. Biraz aşağı inebilir misiniz? İfadesinde aynen şunu diyor: Paraların kendilerinin 'Sistem' olarak adlandırdığı havuzda toplayın. Aziz İhsan Aktaş. Yani bu örgütün yöneticileri, hatta itirafçı olan yöneticileri bile bu isimden bahsetmiyorlar. Bu ismi ilk Aziz İhsan Aktaş atıyor. Onun da ne denli bir kullanışlı aparat olduğunu bundan daha büyük bir ispatı olduğunu ben düşünmüyorum.
Örgüt yöneticisi dediğiniz Adem Soytekin bile, diz çöktüğü ifadesinde bu Sistem adını gözaltına alındığında duyduğunu söylüyor. Yani ya bu Adem’i örgütün dışına çıkarmak gerekiyor ya da ifade verirken arada da olsa boş bırakmamak gerekiyor; zira bu kadar masraf, emek, çaba, acıyla kurdukları örgütü dakikasında çökertiyor. Şimdi hepimizin durup şunu sorması gerekir: Bu isim, Aziz İhsan Aktaş’ın zihninde nasıl doğdu? Gerçekten kendi tasviri midir? Yoksa önüne konulan çerçevenin içine özenle yerleştirilmiş bir kelime mi? Bir yasadışı yapıyı tarif ederken neden hukuki, somut bir nitelendirme değil de muğlak, soyut ve her yöne çekilecek Sistem veri kavramı tercih edilmiş? Sistem. Ne başlangıcı belli ne sınırı belli. Ne üyeleri tam sayılabilir ne de hiyerarşisi net çizilebilir. İçini istediğiniz gibi ya da istedikleri gibi doldurabilecekleri koca bir boşluk. Nedir bu Sistem? Türk Dil Kurumu’na göre; bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzenidir. Savcılara göre ise bu sözde örgütün adı, sanı her şeyidir. Oysa dikkatle bakıldığında ortada sadece İBB’nin devasa bürokratik yapılanmasının ötesinde bir şey değildir. 16 milyon İstanbulluya hizmet götüren, 90 bin çalışanı olan dev bir idari yapının bürokratik düzenini, yasal işleyişini, sırf siyasi bir saikle suç örgütüne dönüştürmek, amir-memur ilişkisini kriminalize etmek akıl kârı değil.
Şimdi tekrar sormak gerekir: Size bir suç örgütünün, bu meşhur Sistem’in varlığını kim söyledi? Cevabını ben vereyim: Bu kurgusal maskenin ön yüzünde Adem, Ertan, Aziz İhsan Aktaş var. Fakat o maskenin arkasındaki gerçek yüzün, bir gün bu salonda, bugün bizim durduğumuz yerde, bu sanık kürsüsünde duracağından zerre kadar şüphem yok. Ya da yeni yapılan salonda, bilemiyorum. Ve tam da bu nedenle, 'Etkin Pişmanlık' adı altında kurulan bu gerçek suç üretme sistemine yeniden dönmek zorundayız, dönelim ve soralım: Bu dosyayı üzerine inşa ettiğiniz etkin pişmanlar gerçekten tutarlı ve güvenilir midir? Ona da verecek cevabım net olarak olumsuzdur. Yüzlerce örnek sayabilirim. Bu dosyanın içerisinde üzerine örgüt inşa ettikleri tanıkların, itirafçıların, etkin pişman adı ne derseniz, hangisini yakışıklı bulursanız bulun; her birinin tutarsız ve güvensiz olduğu ispatlanabilir. İspatlayacağız da zaten.
Ancak bu da bana benzer ama kötü oldu... Hakkımda konuşan Adem Soytekin’e bakmanız yeterlidir. Hani şu çelişkileri ve yalanları nedeniyle, savcılığın bile dışarıda tutmaya gönlünün razı olmadığı hali! Bir görseli açabilir miyiz? En başta hakkımda aktardığı telefon konuşmasının bile yalan olduğunun ispatı, bizzat dosyanızın içinde var. Güya 7 Mart’ta onun yanında Ali Nuhoğlu ile konuşmuşum da ona da (anlaşılmıyor) demişim... İşte bu yalan. Dosyanızın içindeki tape kayıtlarında var. Benim ispatlamama, harici bir ispata gerek yok. Sadece önünüzde olan şeyi izah ederim. Bitmiyor. Bir sonraki görsele geçebilir miyiz rica etsem? Yani tutarsızlığı ve güvensizliği. Evet, burada biraz daha aşağı inelim. Tarih görünüyor, 5 Şubat... Belge, evrakın tarihi 5 Şubat. Biraz aşağı inelim lütfen. Adem’in tutarsızlığı ve güvensizliğini dosya içerisinden ispatlamam, yani bu ispatlarım bu arada Adem’in tutarsızlığı ve güvensizliğini ortaya koymak için yapmıyorum; aslında tutarsızlığı ve güvensizliği bilmesine rağmen onun beyanlarını esas alan soruşturma makamını ifşa etmek istiyorum.
Adem, ifadesinde bu soruşturmayı Mart ayında benden öğrendiğini söylüyor. Ve Adem söylediği için, savcılık esas kabul ediyor, her ne kadar sonunda çelişki ve yalan dese de iddianameye taşıyor. Eylem 14’ün içerisinde de bunu bir tespit olarak yazıyor. Ama dosyanız içerisindeki tape kayıtlarında Adem’in Şubat ayının başında Mehmet Şahin’den soruşturmayı öğrendiğini görüyoruz. İfadelerinden baktım. İfadesinde şöyle bir şey diyor, oradan çıkardım. Kendisi diyor ki -az önce de aşağıda karşılaştım, hem onu da anmış olayım- “Ben o kadar AKP'liyim ki Büyükçekmece Belediye Başkanı aday adayının, AKP adayının seçim kampanyasının araçlarını ben verdim." diyor. Utku'yla az önce aşağıda karşılaştım, Avcılar Belediye Başkanı. Bu iddiayla 1 senedir yatıyorum. Adem, soruşturmayı Şubat ayından… Tape görüşme olayı bu arada. Şubat ayında Mehmet Şahin’le konuşmuştur. Tape kaydında Adem'le Mehmet konuşuyor. Mehmet ona diyor ki: "Cumhuriyet Savcılığında adın geçiyor. Ama herhangi bir delil veya hiçbir şey yok. Ama adın geçiyor abi. Dikkatli ol." Normalde verdim, sonra daha başka bir yere geçiyorlar. Bu dosya kayıtları arasında 19 Mart'ta da var. Ona rağmen Mart ayında öğrendiğine dair iftirayı aleyhine delil olarak kullanıyorlar. Ama tabii bunda değil, daha da felaket.
Bir sonraki görsellerin bu kısmı bir hayli görsel. İfade de "Mart" demişti, "Bu soruşturmayı Mart ayında benden öğrenmişti." En solda Adem'in ifadesini görüyorsunuz; Şubat ayında olduğu ortaya çıkıyor. Ocak ayında... Daha sonra tahliye olduğu, etkin pişmanlıktan tahliye olduğunda röportaj veriyor gazeteye. Manşetten çıkıyor röportaj. Biraz aşağı kaydırabilir misiniz? En sağdaki görsel. "Operasyonu Ocak ayında biliyorum." İfade de Mart, tape Şubat, röportajda Ocak ayı. Ben hangi Adem'in sözünü esas alarak veyahut da savcı bize şu izahı yapsa, istinatı belirleme çerçevesinde bu arada tabii ki yani bize izahat yapmazlar, haşa ama istinadı belirlesinler. Veyahut da siz belirleyin. Ben hangi Adem'in beyanını esas alayım? Birden fazla Adem var. Ben sadece şu an 3 tanesini koydum. Başka düzlemlerde koysanız 15 tane daha Adem çıkarırsınız. Hangisini esas alarak açıklama yapayım? Hakikaten bilmiyorum. Sahiden, en başta yanlış anlaşılmasın, siz sordunuz. İddianameyi aldım, istinattı okudum. Elbette avukat olmamasının farklılığı da vardır, bir farkındalığın önemli kıstası benim. Hangisi güvenilir, hangisi tutarlı?
Adem'in anlattıklarının doğru olup olmadığını kimseye sormanıza gerek yoktu. Dosyadaki evraklara ve beyanlara bakmanız yeterliydi. Adem Soytekin ne demişti? "İl binasının satın alımı rüşvet parasıyla oldu. İlhan Akbay ile bağış makbuzu düzenledik. Parayı bağış gibi gösterdik. Makbuzları da Mehmet Pehlivan'a verdik." Bunu yine 14'te yazıyor Sayın Başkanım. Şimdi Adem bir olay anlatıyor: Ben, İlhan ve kendisi. Savcılık Adem'i dinlemiyor, İlhan'ı dinlemiş midir? Başkanlarımız var. İlhan'ı dinlemiş midir? Dinlediyse İlhan'ın ifadesi neden dosyada veya delil değil? Zira Ceza Muhakemesi Kanunu 160. Maddesi, lehe ve aleyhe savcılığa bir takdir ve tercih vermemiş, yükümlülük yüklemiş. Yani kanunen hükümlü, 160/2 maddesi. Bu konuda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Topladıysan, toplamadıysan neden toplamadın? Yani ben bunu merak ediyorum. Görseli açabilir miyiz?
Aşağıda tarih var, onu işaretlemeyi unutmuşuz: 19 Haziran 2021. Yani benim tutuklandığım gün. Benden önceki… Zira saat olarak ben çıktıktan sonra mesai saati bitmişti. Aslında İnan'ı çağırmış ve İnan'a Adem'i sormuşlar. İnan da demiş ki: “Ben herhangi bir bağış makbuzu imzalamadım.” Adem Soytekin ifadesinde, benim bağış makbuzu verdiğimi söylemiş. “Böyle bir makbuz varsa kabul etmiyorum. Benim o dönemde hesabımda bu kadar para var gibi hatırlamıyorum. Ben Mehmet Pehlivan’a da makbuz vermedim.” Soruşturma dosyamız 2028/233. Bu evrak nerede Sayın Başkan? Lehimde olan bu delil nerede? Beyanın tutarsızlığını söylemiyorum bu arada, buna gerek de yoktu. Zira hiçbir yere bağış yaptınız mı bilmiyorum; bağış yaptığınız yere siz makbuz düzenleyip vermezsiniz, bağış yaptığınız yer size makbuz verir. Mantıksal tutarsızlığı hiç söylemiyorum bile. Bu evrak nerede? Neden iddianamede yok?
160. maddesini söylemiştim ama çok kısa bir kısmını okumak istiyorum: “Cumhuriyet Savcısı, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almak ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.” Benim lehime olan delili neden bulmuyor, neden dosyaya koymuyor? Bir madde daha okuyacağım: Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 170. Cumhuriyet Savcısı'nın düzenlediği iddianamede bulunması zorunlu olan unsurları sayıyor. 5. fıkrası aynen şöyle der: “İddianamenin sonuç kısmında, şüphelinin sadece aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususlar da belirtilir.” Şimdi bu ifadenin lehimde olduğu konusunda bir şüphe olmadığını düşünüyorum ama iddianamede yok. İddianamede yoksa basit bir mantık kuruyorum: Eğer lehime olan delil iddianamede yoksa, bu bir iddianame değildir. Akıl ve mantık bu sonuca cevaz veriyor.
O halde ben bu "metne" ne istersem onu söyleyebilirim. Soruşturma makamı kendisini bir "bütün" görüyor, haklı olarak isnatlarına karşı yaptığımız yakıştırmalara tepki gösteriyor. Ama ben kanunla konuşuyorum. İddianamede bulunması zorunlu bir unsur yoksa, o iddianame değildir; adına hangisi ne demek isterse onu desin. Biri "teşrifat" der, biri "iftiraname" der... Ben de canım ne istiyorsa onu derim; üstüne simit de yerim, çay da içerim. Yani o iddianamedeki suçlamalardan biri olmasam, hakikaten olayı trajikomik bir hale çevirebilirim. Ne diyeceğiz Sayın Başkan? Benim hakkımda lehte olan bir delil dosyada yok. Ve öyle alelade bir delilden de bahsetmiyorum. Biliyorsunuz, İl Binası soruşturması bu örgüt soruşturmasının başlangıç dayanağıdır; "basit şüphe" değil, "makul şüphe" dahi değildir. İddianamenin temelini çürüten ifade dosyada yok.
Yani "tutukluluğum mu konuşulmalı, dosya mı kapatılmalı?" bunu tartışmıyorum artık. Lehte delilin gizlenerek hürriyetimin kısıtlanmasını geçtim. Çünkü en başta dedim size; bir yerden sonra mesele hücreden çıkmak değil, bir "anlama" bürünüyor. O saatten sonra şüpheli, sanık ya da suçlu sıfatları üzerinden konuşmazsın; tarihin neresinde durduğunuzu konuşursun. Ben tarihin neresinde kalıyorum? Bu soruşturma sisteminde birçok talepte bulunulur. Tahliyemden önce talep ettiğim şey, bu soruşturma eksikliğinin basit bir "bilgi ihmali" ile açıklanamayacağıdır. Burada açık bir kasıt var. İşlenen suç sadece görevi ihmal değil, "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" dahil birçok suça temas ediyor. Buna dair mahkemeniz bize yine müracaat savcılığını mı gösterecek? Kimi kime şikayet edeceğim ben? Benim sözüm nerede? Hakikaten birbirimize bakıyoruz; evet belki haklıyım ama bu haklılık nerede duracak? Bunun bir cevabı yok. Dosyanın temelini çürüten ifadeyi görünmez kılanların hanelerine bir suç daha eklendi. Tanıkları ne güvenilir ne de tutarlı. Beyanlarının aşağısı da yalan, yukarısı da yalan. Söylediklerini birine sorsanız yalan; sormasanız, "etkin pişmanlar" eliyle inşa etmeye çalıştıkları örgüt hakkındaki tüm argümanları üflesek yıkılacak kağıttan kaplanlardan ibaret. Bir kişi "örgüt üyesi", “özel vasfa haiz üyesi” ya da "örgüte yardım eden kişi" olarak etiketlerken tek rehberleri, siyasi hasımlarıyla olan meseleleridir. Bu noktada kendi içlerindeki çelişkileri görebilmeniz için gerçekten birkaç gün boyunca sadece bizi dinlemeniz gerekiyor.
Sayın heyet; “örgüt, hukuk mantığıyla iradesini örgüte teslim etmiş elemanlardan oluşan, organik bağ ile bağlı bir yapı olmalıydı” deyip sanıklardan Cevat Kaya için "şahsın suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu'nun adını kullanarak İBB kaynaklarını kendi lehine kullanmak istediğine dair tespitlerin yer aldığı" diyerek Ertan Yıldız'ın ağzıyla konuşuyorlar. O halde örgüt adına hareket etmeyen, kendi çıkarına iş yapan Cevat Kaya örgüt üyesi olmamalıydı değil mi? Ama hayır, örgüt üyesi diyorlar. İşin aslı ortaya çıkıyor üç beş satır sonra. Ekrem İmamoğlu'nun kayınbiraderi olan Cevat Kaya siyasi meselelerinden dolayı artık örgüt üyesi. Ya da Seza Büyükçulha, bir firmanın belediyeden olan alacağını tahsili konusunda yardımcı olunmasını istiyor. Sözde sisteme değil, sistemden isteyen şahsın neden örgüt üyesi olduğunu diye düşünürken cevabı yine üç beş satır sonra buluyorum. Örgüt liderinin çocukluktan arkadaşı olması nedeniyle, “diğer örgüt yöneticilerine bağlı hareket etmediği” diyerek hem de özel vasıflı örgüt üyesi oluyor Seza. Savcı bunu söylüyor, ben değil. Dokunan yanar. Sayın heyet, örgüt gizlilik esasına dayalı bir yapı olmalıydı değil mi? İtirafçılar üzerinden bir örgüt var etmeye çalışırken birlikte yenilen yemekler ve çıkılan tatiller dışında somut bir şey gösteremeyince yangın anında camı kır misali başvurdukları kavram şu oldu: gizlilik. Müvekkilimin liderliğinde gizli bir örgüt olarak çalıştığımızı ileri sürüyorlar. Bu çaresiz suçlama girişimi beni de doğrudan ilgilendiriyor. İddianamenin bu özel ilgiyi saklayamamış olması kaderin bir ironik cilvesi. Görseli açabilir misiniz?
Evet, sayın heyet, iddianame elimize ilk geçtiğinde 4 bin sayfa içinde sadece benim adımın geçtiği yerlerin ve ne kadar gizli işler çevirdiğimizi anlattıkları 4 sayfanın kırmızıyla renklendirildiğini gördüm. O kırmızı renklendirme benim gözümde tam da layık olduğu yerde oturuyordu. Bana, müvekkilime ve daha da fazlasına geçerek avukatlık mesleğine yöneltilmiş ayıp. Özel televizyonların yeni çıktığı dönemleri hatırlarsınız. Gece yarısından sonra başlayan ayıp filmler sağ üst köşedeki kırmızı bir noktayla işaretlenirdi. Ayıp işleneceğini bilen kimseler kanalı değiştirirdi. Bu iddianameyi yazanların arasında bu ayıptan utanan birileri mi vardı, yoksa acaba ayıbın dozu yeterince kaçmış mı diye birbirlerine mi gönderdiler? Onaylanmamış iddianame bu ama basına servis edilen, 11 Kasım'da basın toplantısı esnasında henüz mahkemenize bile tevzi edilmemişken basına servis edilen iddianame buydu. Herkesin elinde bu iddianamenin çıktısı var.
Gizlilik arayışları ne olduğu anlaşılmaz bir telefondan elde edildiği söylenen bir kağıt ile başlıyor, sonra buraya geliyor. Ki ajan filmleriyle büyümüş neslin insanlarıyız, gizli saklı bir şeyler çeviren ajanlar olmamıza dair yüksek heveslerini anlıyorum. Gizli ofisler, internete hiç bağlanmamış bilgisayarlar, şifreli telefonlar. Hevesinizi kırmak gibi olmasın ama kaç tane kimsenin bilmediği ofis hazırlanmış, kaç tane internete daha önce hiç bağlanmamış telefon, bilgisayar ele geçirilmiş, kaç tane internet bağlantısı olmayan telefona el konmuş söyler misiniz? Ben iddianameyi okudum. Gizli örgütü çözen birilerinin; çözen, soruşturan ve hatta yargılayan birilerinin bize bu sayıları vermesi lazımdı değil mi? Ama cevap ne yazık ki sıfır olduğundan, bu kağıttaki hain planın nasıl uygulandığına dair cevap veren hiç çıkmadı. Çamur at bize ve sosyal medya tetikçilerine yeter. İşte yeni nesil soruşturma faaliyeti. Gizli saklı iş arayışları onları nereye getirdi?
İddianamedeki gizli toplantı aslına bakalım: Murat Kapki’nin beyanına göre Murat Ongun, Hüseyin Köksal, Emrah Bağdatlı her gün otelde toplanıp gizli konulardan söz ediyorlarmış. Ki Murat Kapki ifadesinde, o gizli toplantılara katılmadığını da söylüyor. Katılmadığı bir toplantının gizli olduğunu nasıl biliyor bu adam? Ben düşündüm, basit akıl yürütmeyle bir yere varmaya çalıştım.
Seçenek 1: Bu üç arkadaş gizli gizli buluşmadan önce Murat Kapki’yi aramış şöyle demiş olabilirler: 'Murat’çığım biz gizli buluşacağız, gizli gizli şeyler konuşacağız haberin olsun' kapat.
İkincisi: Kapki de katılmıştır, gizli konular konuşmuştur ama bunu sizden gizliyordur. Onların 'bir şey söyle de kurtul' politikalarında üçüncü bir yol vardır. Bu iki seçenek benim akıl yürütmem, sofistike akıl yürütmemin geldiği iki yoldur. Ama soruşturma makamlarında üçüncü bir yol daha vardır: 'Bir şey söyle de kurtul' politikalarının çıkardığı yol şudur: Bilmediğin toplantıya gizli bir şeyler deyip geç, yeter; biz onu sayarız. Kapki de ümüğü sıkılmış ve bir şey söyleyivermesinden ibaret olsun diye, “gizli gizli konuştular” deyip geçmiş herhalde. İftira atmaya daha fazlası, daha da ötesine gitmeye yüreği elvermemiş.
Türk Dil Kurumu’na göre gizli; başkalarından saklanan, duyulmayan, saklı kalan. Sayın heyet, bu sabah kahvaltıda ne yediğinizi sorsam, belki de söylemek istemezsiniz, zira benim üzerime vazife değil. Bunu bana söylememeniz, üzerime vazife olmayan bu şeyi bana söylememeniz, bunu benden gizli yapar mı? Evet, gizli yapar. Peki suç yapar mı Sayın Başkanım, Sayın Heyet? Bu sabah kahvaltıda ne yediğinizi benimle paylaşmamanız bunu suç yapar mı? Şimdilik özgürsünüz. Ama birileri sizi hukuksuz şekilde örgütle ilişkilendirmeye karar verirse, o andan itibaren sabah kahvaltısında ne yediğinizi, bana söylemediğiniz sabah kahvaltısında yediğiniz şeyi bile 'gizli bir şey' diye yazarlar tutanağa. Yani, üzerimize vazife olmayan bir şeyle gizli örgüt eylemi arasındaki fark, yalnızca sizin ona hangi ismi verdiğinizden ibarettir. Başka bir şey değil. Kapki’ye ümüğünü sıkarak söylettikleri şey budur. Bir şeyi söylemek zorunda hisseden birinin söyleyivermesinden ibarettir.
Bu gizli örgüt anlatısına dair bir mesele daha var ki o da şöyle tanımlı: odada durması istenmeyen Servet bahsi. Servet de aynı toplantılar için 'gizli gizli buluşurlardı, benim de odada bulunmamı istemezlerdi' diyor. Ama görüyoruz ki yani iddianamede, savcılık dahi Servet ile aynı odada bulunmak istememiş. O sebeple iddianamesine yazmamış. Yani bu gizli örgüt, gizli toplantı katılımcısı örgüt üyesi arkadaşlarımızla savcılık bir konuda hemfikir olmuş durumda: Servet'i odanızda istemezsiniz. Görüyorum ki siz de bizle aynı fikirdesiniz; yani savcılık, biz sözde örgüt üyeleri ve sayın heyetiniz arasında üçümüz, bu üç süje bir konuda hemfikiriz efendim: Servet’i odanızda istemezsiniz. Çünkü siz de bu ismi var cismi olmayan, şüpheli ama sanık olmayan Servet’i tanık olarak dahi çağırmadınız. Gizli iş ya da gizli olmayan iş. Suç ya da suç olmayan fiil. Hepsi onlara bağlı ve bunların hiçbirinin sınırı hukuki değil. Yargıtay’ın gizli örgüte dair kriterlerini bu dosyada bulmanız mümkün değil. Elde olan tek şey sadece bir 'gizli gizli konuşurlardı' dedikodusu.
Sayın heyet, bu iddianame ve bu operasyon bir sonsuz olasılıklar evrenidir. Başka alanlarda karşılığı olsa da, özellikle edebiyatta, özellikle fantastik evrenlerde... Kahramanımız burada maalesef soruşturma makamı. Soruşturma makamı ne isterse o var olur! Nasıl mı? Bu dosyanın iki sanığı mesela, hapishane arkadaşlarım Murat Ongun ve Hüseyin Köksal. Bir odada buluşup gizli gizli bir şeyler konuşurlarsa ne olur? İki tane gizli örgüt üyesi olur. Peki, sıradan vatandaşın, sokaktaki çoluk çocuğun dahi 'telefonlarımız dinleniyor' haklı endişesine sahip olduğu yerde Murat Ongun ve Hüseyin Köksal açık seçik telefondan konuşurlar, herhangi bir gizlilik gütmeden telefonda konuşurlarsa ne olur? İki gizli örgüt üyesi arasındaki telefon irtibatı. Yani savcılık cevap aramayı bırakıyor, sonsuz olasılıklar evrenindeyiz ve her şey onun istediği gibi oluyor. Ne yaptıklarının hiç önemi yok yani. Artık itirafçılar eliyle yaratılan ve aslında savcılığın ön kabulünden öte bir şey olmayan bu örgütün üyeleri; dedikodu yaparlarsa 'gizli örgüt faaliyeti', rahat konuşurlarsa 'örgütsel ilişki'. Örgüt olmayan tek bir nefes bile kalmaz… Tek bir nefes dahi kalmamıştır; tıpkı benim avukatlığım gibi.
Evet, savcılığın "kırmızı karakterle" yazdığı ayrımdan söz ediyorum. Sonsuz olasılıklar evreninde savcı isterse, benim avukatlık faaliyetim örgütsel faaliyete dönüşür. Ali Nuhoğlu demiş ki; gizlilik bölümüne örgütün gizliliğini anlattıkları bölümüne şunu yazmışlar: "Sözleşme yapılması sürecinde Mehmet Pehlivan'la dört-beş kez görüştüm." Savcılık bunu kalın harflerle, örgütün gizliliği bölümüne yazmış. Görevimdir birçok sözleşme sürecinde bulundum ki bahsettiği arabuluculuk… Savcılık için sözleşme sürecinde bulunmak isterse "gizlilik" yazmış. Siz de bu iddianameyi öyle kabul ettiniz. Yaptığım mesleğin gerektirdiği işler gizli değil, avukatlık faaliyetidir Sayın Başkanım. Farkında olduğum bir şey savcılığın asıl düşmanlığı bu olduğudur. Onlar benden Avukatlık Kanunu'nu çiğnememi ve müvekkilimle ilgili her şeyi anlatmamı istediler. Bakın, yanlış anlaşılma olmasın; anlatmamı istedikleri şeylerin suç olmasına gerek yok. Ben ne anlatırsam anlatayım, "Sayın İmamoğlu'yla bir gün adliyeye gittik" deseydim bile, o da örgütsel faaliyetti. Örgütsel gizlilik ararken düştükleri acziyet tam olarak budur.
Gizlilik arayışları ile burada bulunan kimselerin tanımadığı Hüseyin Gün'ü, tuhaf bir "casusluk" lafıyla aramızdan seçip "örgüt yöneticisi" olarak atama sebepleri de budur. Nezdimizde yok hükmünde bir adamdır. Hiç kimse tanımıyor ama örgüt yöneticisi! Yargılandığı dosyaya tek bir dilekçe göndermiyor, duruşmasına gelmek istemiyor. Bunun akıl, mantık ve hayatın doğal akışı içerisinde bir karşılığı yoktur. Sayın Heyet, dosyada gizlilik mi arıyorsunuz? Ben söyleyeyim. Ne olduğu belirsiz gizli tanıklar eliyle, gizli faaliyet yürütülerek müvekkilime ve bana hukuka aykırı şekilde saldıran İstanbul Savcılığıdır. Savunma avukatlarının kanunen zorunlu olarak verilmesi gereken evraklar dahi verilmezken; yandaş medyaya gizli evrak servis ederek iş çeviren İstanbul Savcılığıdır! Gizli pazarlıklarla itirafçılaştırma süreçlerini kayıt dışı yürüten İstanbul Savcılığıdır! Gizli bir örgüt aranıyorsa, bizde değil, lehe delilleri gizleyen İstanbul Savcılığı’ndadır. Bizde değildir. Etkin pişmanlık ya da itirafçılık... Savcılığın kullandığı bu yöntem, bir delil toplama değil. Örgütün kurucusu ve yürütücüsü olarak bir şeyler söylesinler diye büktüğünüz insanlarla birlikte bir örgüt kurmuşlar ve bizi burada sanık olduğumuza inandırmak istiyorlar.
Sayın Başkan, örgütün muhtaç olduğu etkin pişmanlık süreçlerine daha yakından bakalım. Bu etkin pişmanlıklar nasıl var oldular? Nasıl oluştular? Neler yaşadılar? Her şey ifade işlemleri sırasında “Etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istiyor musunuz?” sorusundan mı ibaret? Önce matematiğine bakalım. İddialarına göre dosya; müvekkilim Sayın İmamoğlu liderliğinde, 6 yönetici ve 92 üyeden oluşuyor. Peki ya etkin pişmanlıklar? İddianame bize 23 örgüt üyesinin etkin pişman olduğunu, pişmanlıktan faydalandığını, 3 de örgüt yöneticisinin bu yola başvurduğunu söylüyor. Örgüt üyesi olup etkin pişmanlıktan yararlandırıldığı söylenen şahıslar rızalarıyla, gönüllü olarak mı pişmanlıktan yararlandılar diye soralım. Türk Dil Kurumu gönüllülük kavramını “gönüllü ve karşılıksız iş yapma” olarak tanımlıyor. Gönüllü için ise “bir işi yapmayı hiçbir yükümlülüğü yokken üstlenen kimse” diye tanım yapılıyor. Sayın Mahkeme Heyeti, dosyanızla yüzleşin: Etkin pişmanlar pişman olmaya gönüllü değiller. Yalnızca önlerine konan pazarlık masasındaki pastadan bir dilim almaya zorlandılar. Etkin pişmanlıktan yararlanan yirmi üç örgüt üyesinin yirmi ikisi; samimi ve gönüllü olduğu iddia edilen beyanlarını, belirsiz bir tutukluluğun içerisine kapatılmışken verdi. Örgütün yöneticilerinde ise üçü de tutukluyken etkin pişmanlık hükümlerine zorlanıyorlar.
Etkin pişmanlık ya da itirafçılık denilen tüm bu süreçler; “savcılık” isimli ahtapotun kollarını türlü yöntemlerle uzanabildiği kişilere uyguladığı sistematik bir baskıdır. Şimdi bu sistematik baskı altında neler olduğuna sırasıyla geçeceğim. Birinci yöntem, aşırı suçlama. Sahte itiraf üretmek için başvurdukları yöntemlerin başında aşırı suçlama gelir. Bu yalnızca Türkiye’de değil, birçok örgüt davasında, literatürde de birçok yerde de böyle geçer. Yatay ve dikey aşırı suçlama olarak aynı zamanda bu yöntemde örneğin, aynı fiilden hareketle hem örgüt üyeliği hem rüşvet hem dolandırıcılık isnadında bulunulur. Böylece yatay aşırı suçlama olarak tanımlanan tek bir eylemle birden fazla ağır suçlama yapılmış olur. Amaç bu aşamada şüpheli masum olsa bile karşı karşıya kaldığı suçlama yığınında paniğe kapılmasıdır. Savcılar bu paniği ve korkuyu kullanarak sanığı ceza yargılamasında kendisi için çok daha az yük getirici bir seçeneği kabul etmeye zorlar. Abartılı bir isnatla çıtayı yükseltir, sanığa karşı daha hafif suçlamalar yönelttikleri bir tür pazarlık ortamı yaratırlar. Fatih Keleş örneği aşırı suçlama stratejisinin yalnızca hukuki değil aynı zamanda psikolojik ve medyatik bir kuşatma olarak nasıl işletildiğini ortaya koymaktadır. Fatih Keleş’in itirafçı olması için aylarca baskıya maruz bırakıldığı, reddettiğinde ise bu kez bambaşka bir senaryonun devreye sokulduğu kamuoyu malumdur.
17 Ağustos tarihli Sabah Gazetesi’nin manşeti: “23 Temmuz gecesi cezaevine gönderilen iki avukat, Fatih Keleş’e, Aziz İhsan Aktaş’ı öldürmek için talimat verdi” diyerek, bir suikast kurgusu dayatmış. Fatih Keleş, bu şantajı reddedip avukatları kovunca, bu kez aynı senaryo bir ay sonra Sabah Gazetesi’ne manşet yapılmış. Böylece medya üzerinden servis edilen bu yalanla Fatih Keleş’e yapılan baskının dozu yükseltilmiştir. Bu mekanizma, aslında çıplak bir tehdidin sistematik bir dile dönüşmüş halidir. Ya iftira atacaksın ya da seni daha aşırı bir suçlamayla bitireceğiz. Haftalarca Fatih Keleş hakkında böyle haber yapıldı. Aşırı suçlama yöntemine dair başka bir örnek daha vereyim. Elbette bu dosyada bir suç olmadığını biliyorum ama varsayalım ki iddia ettikleri gibi bir örgüt olsun ve bu örgüt bir amaç doğrultusunda toplanmış olsun. Birden fazla kez aynı amaç doğrultusunda işlenmiş suçlar olsun ve aynı mağdura karşı işlenmiş olsun. Bu durumda uygulanacak hüküm Türk Ceza Kanunu madde 43’tür, zincirleme suç hükümleridir. Amaç ceza tehdidini büyüterek insanları korkutmak, bir yandan bu insanların tek bir suç işleme amacıyla bir araya geldiğini iddia ediyorsunuz ama bir yandan da Türk Ceza Kanunu madde 43’ü uygulamıyorsunuz.
Madde 43 uygulansaydı ne olurdu? Buna benden önce dinlediğiniz aynı zamanda hapishane arkadaşım Elçin Karaoğlu örneği üzerinden örnek vereyim Sayın Başkan. 13 adet rüşvetle suçlanıyor. Rüşvet suçunun mağduru bildiğiniz üzere kamudur, yani her 13 eylemin de mağduru kamudur. Elçin’e örgüt üyesi suçlaması da var. Yani Elçin bu suçları örgütün amaçları doğrultusunda tek bir suç işleme icrası kararı karşısında yapmıştır. O halde neden 43 uygulanmıyor Elçin’e? 43 uygulansaydı yani şu haliyle 52 yıldan 156 yıla kadar hapis cezası istedi savcılar Elçin hakkında. Zincirleme suç hükümleri Yargıtay’ın uygula dediği şekilde, kanunun uygula dediği şekilde uygulansaydı Elçin yalnızca 5 yılla yargılanacaktı. Bu sadece Elçin Karaoğlu için değil, iddianamede çalıştığım birçok kişi de var; Gürkan Akgün'de de var, 51 yıldan 119 yıla kadar yargılanıyor tek bir şekilde. 43 uygulansaydı ki uygulanması gerekecek, bugün değilse yarın uygulanması. Eğer hukuk işliyorsa asıl olan beraat etmeleridir. Ama varsayalım ki bu kurulu düzende hüküm verilmesi de net bir şekilde kararlaştırılmış olsun, 3 yıl 9 aydır. Hüseyin Köksal aynı şekilde. Yani aradaki farka bakarsanız tablo çok net görünüyor. Ceza tehdidini 10 kat büyütüp insanları duvara yasladıktan sonra itiraf edersen kurtulursun denilen bir düzene geçiliyor. Şişiriyor, sonra o şişirilmiş cezalar üzerinden pazarlık ediyorlar. İşte tam bu noktada artık mesele yanlış uygulanan TCK (Türk Ceza Kanunu) maddeleri değil; itirafın sistematik biçimde bir pazarlık aracına dönüşmüş olması.
Sayın heyet, savcılığın yaptığı bu aşırı suçlama pratiği heyetinizde de pay buluyor. Tutuklama gerekçelerine bu insanların istenilen ceza miktarını 'kaçma şüphesini somutlaştırıyor' şeklinde yazıyorsunuz. Ama işin aslı öyle değil; işin aslı öyle değil yani. Tutuklama tedbirinin şüphelileri itirafçı olmaya zorlamak için kullanılan temel yöntem olduğunu anlatmıştım. Bir otorite, bir bireyin haklarını ondan bir suç isnadı elde etme beklentisiyle pazarlığa konu ettiğinde, birey aslında şantaja maruz kalmakta ve bu durum itirafın gönüllülük şartını ihlal etmektedir. Bugün biz de aynı işkenceye maruz kalıyoruz. Bu keyfi tutuklamaların sahte itiraflar elde etmek için kullanılan bir yasadışı yöntem olduğunu görüyoruz. Başlarken söylemiştim; insan bükülür, kırılır ve eğilir bir şeydir; makine veya rakam değildir. Ellerinde olan bu insanlardır. Kapatarak, belirsizlik bir tutukluluk silsilesi içinde bükerek bu kumpası kurdular. 'Etkin Pişmanlar' ne söyledi esasta bu önemli değil; zira suç aramıyor, çoktan hükmünü kestiği suçlular var ve bu suçların hukukla, kanunla, yargısal süreçlerle zerre ilgisi yok. Siyasi hasım olarak gördükleri müvekkilim ve arkadaşlarını 'tanıyor' ve 'hakkında konuşmak istiyor' oluşları onlar için yeterliydi. Bu motivasyonla, sadece bu motivasyonla basit bir pazarlık masası kurdular: 'Etkin Pişmanım de, imza at ve kurtul'.
Nitekim bu pazarlık sürecinin, bu pazarlık düzeninin nasıl çalıştığını görmek için dosyanın dışına çıkmaya gerek yoktur. Gülaylar Altın’ın sahibi Mehmet İlhan Günay gözaltına alınıp tutuklandığında yalnızca şahsi özgürlüğü değil, şirketi ve mal varlığı da doğrudan hedef konmuştur. Görseli açabilir miyiz? Sayın başkan, bir şey... Küçük bir detay... İki evrakın arasındaki farkı göstereceğim. Evet, evet orası... Mehmet İlhan Gülay, 48 saat içinde üç ifade verdi; buraya iki ifadesini koyduk. 48 saat içinde verdi. Serbest kaldığı ifadesiyle ilk ifadeleri arasındaki fark nedir biliyor musunuz? İlk ifadesinde anlattığı ve adını geçirdiği AK Partili belediye başkanları ve bürokratların yerine, sadece ifadenin o kısmını değiştirerek müvekkilimin ve bürokratların ismini yazmış olması. Bakın orada, 6 Mayıs tarihli ifadesinde; emsal artışına izin veren komisyon kararında başkan olarak ismi bulunan Adnan Zeki Bostancı (şu an AK Parti İBB Grup Başkanvekili) , Mehmet Yiğit (Sultangazi Belediye Başkan Yardımcısı)... Bu şahısların Ekrem İmamoğlu suç örgütü ile -varmış o tarihte, daha iddianame yazılmamış bir suç örgütü varmış burada, buradan bile anlıyoruz bu ifadenin nasıl olduğunu- suç örgütü ile bir arada bulunmaları mümkün değildir; üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum.
Peki serbest kaldığı ifadeye bakalım; 7 Mayıs tarihli, üzerinden 24 saat geçmeden verdiği ifade... O da aşağıda. Biraz inebilir miyiz rica etsem? Çok az aşağı inebilir miyiz rica etsem? Yukarı, yukarı, yukarı... Evet. ‘Bahsi geçen taleplerin tamamı Yavuz Erkut'un, İmamoğlu'nun kesin talimatıyla bizleri yönlendirdiği Yakup Öner tarafından iletildi. İBB ile tapuda yapılan protokolü imzalamaya zorlayan kişiler; Ekrem İmamoğlu'nun kesin talimatı ile onun adına hareket ettiğini söyleyen Yakup Öner, Buğra Gökce ve Kaan Sürmegöz'dür’. O üç ismin arasında, o ifadede anlatılan olay tarihinde henüz İstanbul'da olmayan bir bürokrat var. O kadar sahte, o kadar kurmaca... Bu ifade bu kadar tehdidin ürünüdür. Serbest kalma ve ticari batış korkusuyla vermiş olduğu bir ifadedir. İşte "pişmanlık" dedikleri bu, suç dedikleri de bu. O yüzden iddianamenin en başında etkin pişmanlık veya başka bir şey yok; çünkü bunlar var. İfade, bir delil aracı değil; kurtuluş kulesi gibi sunulur. İmza atarsan çıkarsın. Bu kadar. Başka bir şey yok. En özet haliyle durum şu Sayın Heyet: Tamamı tutuklu ve eziyet altındaki insanlara gökyüzünü gösterme vaadiyle itirafçı yaptılar.
Savcılık iddianamesinin 3550. sayfasında ilginç bir başlık açıyor. Diyor ki; başlık şu: "İkrar doğrultusunda beyanda bulunan ve örgüt mensubu olmayan diğer şüphelilerin ifade içerikleri." Bir suç örgütü yargıladığınızı iddia ederken; örgüt üyesi olmayan ancak suçlarını da ikrar eden 67 kişi var diyorlar. Bu 67 kişi incelemeye muhtaç. Öyle ya, suçlarını ikrar etmişler. Bu insanların başlarına ne geldiğini ben merak ediyorum, heyetinizin de merak ettiğini düşünüyorum. Savcılık tarafından hazırlanan liste... Biraz aşağı gelip yakınlaştırabilir misiniz listeyi? Biraz yaklaştır. Ha buraya dikkat et. Evet. Savcılık tarafından "67 kişi" denilmişse de eklemeden çıkarmadan büyük ihtimalle aşamaları boş geçmişler; 4 numara boş, atlamışlar. Ya da oradaki biri çıktı. İfadesi iki kere gelen şahıslar var, büyük ihtimalle oralardan da biri çıktı. Mesela Hasan Özsoy ve Kabil Taşçı listede iki kez yer alır. Büyük ihtimalle o tekrarların yerinde birileri vardı ve çıktı. 67 sayısı uğurlu sayı olsa gerek. Bu listeye baktığınızda burada da garip bir duruş var! Hem örgüt üyesi olarak cezalandırılması istenen, hem de örgüt mensubu olmayan kişiler var. Beş kişinin örgüt üyesi olarak cezalandırılması istenirken, aynı zamanda örgüt mensubu olmadığı iddia edilen listede de yer alıyorlar. Oysa başlıkta ne diyordu? "Örgüt mensubu olmayan kişiler..." Herhalde kişilerin vasıflandırılması sırasında savcılığın hukuki tartışmaları listeyi karıştırmış. Öyle diyebiliriz.
Maalesef işin aslı öyle değil. Hata veya karışıklık yok; kasıt var. Liste özel seçilmiş. Hata değil, kasıttan şüphelenmemiz için gerekçelerimiz artıyor. Tespit edebildiğim kadarıyla listenin neredeyse tamamı "samimi beyanlarının" ve ikrarlarının; tutukluyken yani az önce bahsettiğim gibi kapatıldığında vermiş. Örgüt üyesi olanlar nasıl kapatıldığında vermiş, örgüt mensubu olmayanlar da kapatıldıklarında "samimi" beyanda bulunmuşlar. Ve neredeyse şaşıracaksınız ama onlar da samimi beyanlarının karşılığını tahliyeleriyle almıştır. Ancak itirafların karşılığını yalnızca tahliye ile değil, daha büyük alanlar da var. Dolandırıcılık ve rüşvet gibi suçlarla itham edilen bu kişiler, verdikleri samimi ikrarlarla sözde örgüt unvanlarını ispatladıklarına göre kendi eylemlerinin de en azından "örgüt faaliyeti" ya da "örgüte yardım" kapsamında değerlendirilmesi gerekmez mi? Yani hem örgüt içerisinde suç işlediklerini ikrar ediyorlar, samimi beyanda bulunuyorlar; ama suçlamalarında örgüt üyeliği ya da örgüte yardım olmuyor. Ceza hukuku mantığı bunu gerektirir: Eğer bir yapı örgüt olarak tanımlanıyorsa ve bu kişiler o yapı içinde suç işlediklerini kabul ediyorlarsa; örgüt üyeliği ya da örgüte yardım hükümlerinin uygulanması takdir değil, hukuki bir zorunluluktur. Ne var ki bu kişilerden yalnızca 14'ü örgüt kapsamında bir suçla itham edilmişler. Geri kalanlar bakımından örgütsel bağ buharlaşmış.
Oysa etkin pişmanlıktan yararlanma talebiyle ifade verip tahliye edilen bu kişiler; kendi anlatımlarında örgütsel bir yapı içinde hareket ettiklerini kabul ediyorsa, bu yapıyla bağın ceza hukuku açısından yok sayılması mümkün değildir. Ceza hukuku seçici uygulanmaz. Ya örgüt vardır, herkes yönünden hukuki sonuç doğurur; ya da örgüt yoktur. Ancak görüyoruz ki burada örgüt kavramı hukuki bir kavram olmaktan çıkarılmış, pazarlığa açık bir enstrümana dönüşmüş. Bir anda bazı kişiler örgütlü suç vasıflarından arındırılmış, örgüt üyeliği buharlaşmış; geriye yalnızca senaryoyu ayakta tutacak kadar bir örgüt taslağı bırakılmıştır. Belli ki hukuk sistematiği değil, sürecin ihtiyacı belirleyici olmuştur. Peki, ödüllendirilen bu kişilerin etkin pişmanlıktan yararlandırılarak tahliye edilmelerinde hukuki bir koruma sağlamak mümkün mü? Suç örgütüne yardımla dahi suçlanmayan şahısların rüşvet ve dolandırıcılık gibi suçlamalarla bırakıldığını görüyorum. Sayın Heyet; sağı solu suçlayarak, dolandırıcılık suçunun nitelikli halini işleyerek etkin pişman olamazsınız. Ceza hukuku böyle işlemez. Ancak soruşturma makamı "olmazları" olduruyor; örgüt üyesi olmadığını ya da örgüte yardım etmediğini söylediği kişileri, yalnızca dolandırıcılık suçuyla işlem görmelerine rağmen "samimi ikrarı" veya "pişmanlıklarıyla" tahliye ediyor.
Hukuki sınırlarla en ufak bir ilgisi olmayan bu işin hukuk dışı bir menfaat temininden en kaba anlamıyla bir ödülden başka ne olabilir? Türk Ceza Kanunu'nun 254'üncü maddesi rüşvet bakımından etkin pişmanlığı düzenlerken 'durum resmi makamlarca öğrenilmeden evvel' der. Kanun koyucu etkin pişmanlığın değerini buraya bağlamıştır. Peki suçlama yapılmış, soruşturma başlatılmış, gözaltına alınmış, tutuklanmış ve hatta cezaevine konulmuşken hangi öğrenilmeden önce söz ediyoruz? Mümkün mü böyle bir şey? Resmi makamların isnat ettiği bir fiil için sonradan verilen beyana etkin pişmanlık demek kanunun lafzını da ruhunu da amacını da hiçe saymaktır. Bu pişmanlığı değil korkunun ve pazarlığın sonucunu ödüllendirmektir. Bu amaçlananı ödüllendirmektir. Ceza tehdidini yükselt, kapıyı kapatıyor sonra 'konuşursan açarım' diyorlar. Hukuk düzeni böyle işlemez. Bu açık bir baskı mekanizmasıdır.
Ancak savcılık kanundaki şartlarla ilgilenmiyor; 'İtirafçı ol, imza at kurtul. Seni tahliye ederiz. Örgütlü bir suçun olmadığını da yazarız.' O halde artık bu kişilerin beyanları örgütsel bağ taşımaz değil mi? Savcılık yine hayır diyor. Örgüt yöneticisi, üyesi olduğu iddia edilen sanıkların görüşme kayıtlarının listesi getiriliyor ve bu listedeki kişiler gerektiğinde örgüt üyesi olarak anılarak örgütsel bağın delili olarak kabul ediliyor. Suçlamanın ne olduğu önemli değil yeter ki listeye bir şüpheli daha girsin. Bu kişiler iddianamede örgüt yöneticisinin talimatıyla hareket eden örgüt üyeleri olsun. Böylece örgüt lideri birilerini yönetiyor olsun. Yani fiil ne zaman örgütsel faaliyet? Savcılığa lazım olunca. Kişi ne zaman örgüt üyesi? Savcılık ihtiyaç duyduğunca. İşte böyle kuruluyor suç örgütünün yapısı. Sayın heyet, pişmanlık ödülünün daha büyük alanlar var mı diye sorarsanız var o da var.
Listedeki 17 kişi örgütsel faaliyetleri ifşa eden, etkin pişmanlıktan yararlanan ve ifadelerinden bahsedilirken şüpheli olarak anılan 17 kişi. Ne iddianamenin şüphelisi ne de dosyanın sanığı. Bir şekilde bu dosyadan ayıklanan bu kişileri biz iddianamede görecek miyiz? Neden dosyadan ayıklandılar ve neden örgütün varlığı bu kişilerin beyanlarına dayanıyor? Biz bunu bir gün okuyacak mıyız? Buna muttali olacak mıyız sayın başkan? Sayın heyet, neden ayrıldıklarına dair bir fikrimiz yok ama örgüt bunlara dayandırılmış. İddianamede okuyorum, örgüt yapısını anlatırken bu kişilerin beyanlarına dayanıyor. Bazılarını biliyoruz, mesela Kamuran Ataç, patronu konuşsun diye baskı mekanizması olarak anıldı. Hadi onu anladım, oradaydı, ifade verdi ve ayıklandı. Peki diğerleri?
Schrödinger'in Kedisi, çoğumuzun bir yerlerden duyduğu bir düşünce deneyidir. Kuantum fiziğinin imkansızlık teorisine dair örneklendi bu. Örneğe göre şöyle sayın başkan: Kapalı bir kutu var efendim. Bu kutunun içine bir kedi konur. Yanına da zehirli bir düzenek yerleştirilir. Zehirli düzeneğin bir saat içinde ışınım yapma ihtimali de yapmama ihtimali de eşittir. Işınım olursa şişe kırılır, zehir yayılır, kedi ölür. Işınım olmazsa kedi yaşar. Yani Schrödinger'in ironik sonucuna göre kutu açılana kadar kedi hem ölüdür hem de yaşıyordur. Yani kısacası bir imkansızlık halinden bahsediyor Schrödinger. Schrödinger'in sunduğu bu imkansızlık, savcılığın elinde mümkünmüş gibi sunuluyor bize. Kuantum fiziğinin bile 'olmaz' dediği, imkansız dediği şey savcılık makamı bize diyor ki 'olur olur o da olur' diyor. Teşbihte hata olmaz ya itirafçılarınız da bir kutu içinde sizin zehirsiz akıbetlerini bekliyorlar. Tutukluluk ya da tahliye. Örgüt üyeliği ya da örgütsel suçlardan sıyrılmak. Niyetleri bizim o kutuyu açıp hiç içine bakmamamız ve savcılık ne derse ona inanmamız. Niyetleri, dilekleri bu. Medyayı manipüle çabaları, kamuoyu çalışmaları... Hepsi bundan. Ama biz inanmıyoruz. O kutuyu açıyoruz ve içine bakıyoruz. Durum net. Kutuda İmamoğlu suç örgütü değil itirafçılarla birlikte koydukları sözde bir örgüt var. El cevap; ortada suç yok, suçlu yok, örgüt yok. An gelir örgüt üyesi olursunuz, bir an gelir örgüte yardım dahi etmeyen bir etkin pişmansınızdır. Bir an şüpheli, bir an sanıksınızdır sonra dosyadan sizi kuş gibi uçuruverirler. Orada altına imza attığınız iki kelam durur. O kelamlar suç içermiş mi, içermemiş mi; somut bir bilgiye, görgüye dayanıyor mu; hiç önemi yok. Yeter ki adımızı versinler, yeter ki sizin hükmünüzde kalabalık görünsün. Bundan başka hiçbir derdi yok bu konunun.
Sayın başkan; itirafçılığın sistematik bir baskı mekanizması olduğunu söylemiş ve birkaç örnek saymıştım. İşte bir başka daha itirafçı yapma pratikleri var; tek yöntem aşırı suçlama, tutuklama değil. Soruşturma kapsamında birçok kişi; aileleri, yakınları ve mal varlıklarıyla tehdit edildiler. Brezilya'da az önce en başta anlattığım bir örneği var ya; meşhur Lava Jato dosyası zaptı... Bu şantaj çarkının nasıl işlediği tüm çıplaklığıyla gözler önündeydi. Şüphelilerin o yazışmalarda, Brezilya'daki yazışmalarda savcıların yazışmaları teşhir edildi. Bir savcının şunu yazdığı tespit edilmiş, mesajlar aynen aktarıyorum bahsettiğim şeye yakışıyor: 'Onun tüm mal varlıklarını, hesaplarını ve gayrimenkullerini derhal bloke etmeliyiz. Gidin ve ona her şeyini kaybedeceğini söyleyin. Onun dizlerinin üstüne çöktürün, teslim olmak için bize yalvarsın; başka kaçış yolu yok.' Şimdi aynı tehdit ve şantaj yönteminin mevcut soruşturmada nasıl karşılık vereceğini anlatayım size. Soruşturma kapsamında tutuklanan 160 kişinin 60’ının soruşturma devam ederken tahliye edildiğini ve bu 60 kişiden 55’inin tutuklama sonrasında alınan ifadelerinin savcılıkça 'ikrar' veya 'etkin pişmanlık' kapsamında değerlendirildiğini anlatmıştım; tabloda da göstermiştim.
Tüm bu istatistiğin içerisinde bazı göze çarpan ailevi durumlar var Sayın Başkan. Bu fotoğrafı yansıtabilir miyiz? Mesela Eyüp Subaşı, Gülşah Subaşı çifti. Karı-kocalar. Eyüp Subaşı itirafçı oldu, aynı gün Gülşah Subaşı birden tahliye edildi. Birden. Yine Murat Kapki tabloya etkin pişmanlık ifadesi verdi, eşi Feyza Kapki serbest bırakıldı. Bu hem hukuki açıdan hem insani açıdan aslında bu işin aslı daha farklı versiyonları. Eşi Feyza Kapki gözaltına alındığı gün Murat Kapkiü tutuklu bulunduğu cezaevinden savcılığa götürüldü; eşi gözaltındayken ifadesi alındı. Şimdi Murat Kapki’nin o etkin pişmanlık beyanının -ki bunu Mart ayında verdiği gerekçesiyle o şantaj altında vermediği yazılmıştı- gönüllü, serbest irade? Eşi Feyza Kapki’nin ne hikmetse, ne tesadüfse o gün gözaltına alınması; o gün aynı savcının Murat’ı Tekirdağ Cezaevi’nden savcılığa getirmesi tesadüf mü? Biz buna inanalım mı? Yani bizim inanıp inanmamamız, sizlerin inanıp inanmaması önemli değil; bu bir durum tespiti. Bu bir hakikat, gerçek. 'Ben inanmıyorum' diyeyim; önemi yok ki. Siz inanmayın sayın başkan, değerli üyeler, savcı bey; inanmasın. Gerçek orada, işte orada duruyor; kayıtlarda da var, kamera kayıtlarında da var. Her şekilde, her şekilde var. Tesadüf mü? Şimdi Murat’ın beyanı samimi, özgür iradeye dayalı; ailesiyle asla tehdit edilmedi, ima dahi edilmedi.
Yine Adem Soytekin; etkin pişmanlık ifadesini verdiği gün kardeşi o gün tahliye edildi. Bildiğim kadarıyla da fiziksel engeli var kardeşinin. Şimdi Adem’in beyanının özgür iradesiyle olduğunu mu düşüneceğiz? Ona benim ne isim taktığımın, iradenin serbest olup olmadığının benim nasıl değerlendirdiğimin, sizin nasıl değerlendirdiğinizin, Adem’in nasıl değerlendirdiğinin önemi yok ki. O baskının gücünü ölçebilecek bir araç yok. Yok. Objektif dışarıdan bakan yarın öbür gün kanun yolu denetiminde bu dosyayı inceleyenler onu görecekler. Tarihi görecekler, hakikati görecekler. O günün gözaltına... O günün ne suçu vardı da alındı? İşte belli, gördük; itirafçı yapma baskısı; ailesi üyesi, abisi üzerinde bir baskı yapılsın. Yine Yakup Öner; etkin pişmanlık ifadesi verdi, kayınbiraderi İlker Hamal serbest bırakıldı. İlker dosyamızda yok sayın başkan. Niye gözaltına alındı bu adam? Niye tutuklandı? Basit bir hata mıydı? O an yoğundu operasyon dalgasıyla savcılık fark etmedi, Sulh Ceza Hakimi fark etmedi; tutuklandı gitti. Ve İlker Hamal hakkındaki yanlışlık, Yakup Öner itirafçı olunca mı fark edildi? Bu da mı tesadüf? Hani diyorlar ya 143 eylem var hepsini bildi; bu da mı tesadüf? Mehmet Karataş, oğlu Erdinç Karataş... Mehmet Karataş etkin pişmanlık ifadesi veriyor, oğlu serbest bırakılıyor.
Fatih Keleş; etkin pişmanlık ifadesi vermedi. 29 Mayıs’ta savcılığa getirildi; güzel bir karşılama yaşadı, yemekler teklif edildi, çay kahveler ikram edildi. Ama yanında avukatı da yoktu, etkin pişmanlık ifadesi vermedi. Ertesi gün abisinin alınması... Hakkında beyanlar birden... Aylardır Zafer Keleş hakkında beyan yok, birden 30 Mayıs’ta beyanlar gelmeye başladı. Sayın başkan bunu anlatıyorum, önemsiyorum. Buraya gelen sanıklara itirafçılarla aralarındaki husumeti soruyorsunuz; belki bunu bir Yargıtay kararının gerekliliği gereği soruyorsunuz ama bizim itirafçılarla aramızda husumet yok. Benim Adem’le aramda bir husumet yok. Husumet daha büyük, hasımlık daha başka bir yerde. O önce abisinin, ardından oğlunun, yeğeninin; dinlediğiniz gibi... Hakkında bir Fatih Keleş’in yeğeni olan; o kadar da aleni, o kadar da pervasızca. Yine Murat Kapki ilk ifadeyi verdi, eşini kurtardı; ama ikinci ifadesini dilekçesinde okudum. Soruşturma sürecinde de aylarca konu oldu, bildiğim kadarıyla bir yargılamaya konuldu ama ikinci ifadeyi vermediniz. Üçüncü veyahut da artık kaçıncıysa? Kardeşi Serhat tutuklandı, burada arkada oturuyor. Ne ilgisi var şimdi? Rehine değil mi? Hadi bizler bilinçle tercih eden suçlularız, örgüt mensuplarıyız sözde; bizim faaliyetlerimiz de örgütsel... Peki, bunların ne alakası var? Benden sonra eylemde Fatih Keleş ve oğlunu dinleyeceksiniz. Ne anlatmasını umuyorsunuz mesela? "Ben çok pişmanım, çünkü Fatih Keleş'in oğluyum" mu diyecek? Başka bir şey yok diye düşünüyorum.
Antik çağlarda birinin çocuğu veya aile üyesi olmak; herhangi bir suç ya da isnat bakımından müşterek sorumluluk için yeterliydi. Antik çağlarda! Bu eski arkaik mantığın terk edilerek, her bir davranışın kişisel sorumluluğunun merkeze koyulduğu modern hukuk sistemine geçildiğini biliyoruz, yaşıyoruz. Yani kağıt üzerinde şu an modern hukuk var. Bir yapma fiilinden, bir olma halinden değil, bir şeyi yapma veya yükümlü olduğun bir şeyi yapmama halinden gelir. Bir "olma" halinden değil! İnsanların tamamı "Fatih Keleş'in abisi", suçlamaya bakın: "Ekrem İmamoğlu'nun kayınbiraderi", "İmamoğlu'nun özel kalemi"... Avukatına gelmiyorum bile. "Olma hali" ne zaman suç oldu? Benim okuduğum kitapların hiçbirinde bu yazmıyor. Yazanlar da tarih anlatıcısı olarak antik çağı anlatıyor bunu söylerken. Soruşturma kapsamında onlarca kişinin sadece başka kişilerin eşi, kardeşi, çocuğu ya da yakını olduğu için gözaltına alındığını biliyoruz. Bu kararı veren sözde hukukçular, arkaik hukuk mantığının temsilcileri değildir. Bu işi yapma sebepleri; hedef aldıkları şüphelileri yakınları ile tehdit ederek itiraf elde edebilmektir.
Sayın Başkanım; aşırı suçlama, tutuklama, aile üyeleri ve mal varlığı tehditlerinin yanı sıra, savcılığın ifade alma süreci bile başlı başına şüpheli bir sürece işaret etmektedir. O ifade alınış süreçleri de itirafçı yapmakta kullanılan bir baskı mekanizmasına dönüşüyor. Defalarca adliyeye getirilen ve defalarca savcı karşısına çıkarılan insanların hangi psikolojik hal içinde olduklarını hayal etmelisiniz. Hayal etmek durumundayız, üzerine konuşmak zorundayız. Cezaevinden bir kişinin adliyeye götürülerek defalarca zora maruz kaldığını, üstünün aranıyor. Biz her sabah buraya getirilirken defalarca aranıyoruz. Bir de bunun belirsiz bir tutukluluk haricinde olduğunu düşünün. Dosyanızdaki sekiz-dokuz kere ifade veren etkin pişmanların yaşadıklarını üst üste koyun. Yaşadıkları sadece ifadeye gelme gitme süreci değil; o aşamada yaşadıkları sorun tahayyülünü bırakın, sadece o süreç başlı başına bir işkencedir.
İfade tutanakları ise başlı başına bir süreci ifşa etmekte olup, esasen tutanak sahteciliğini gösterir. Bir etkin pişman ifadesini alıp art arda sıraladığınızda, "İfadeleri soruldu" diye başladığını görürsünüz. Tamam soruldu ama sorulan nedir? Elinize bir tutanak alıp incelediğinizde tek başına konuşan bir şüpheli görüyorsunuz. Bir anda çeşitli konulardan bahsetmeye başlayan bir etkin pişman... Sayın Heyet, tutanakları önemsiz buluyor olamazsınız. Daha önce birkaç meslektaşım burada konuştu ve siz sözün tamamını dinlememek için veyahut meseleyi anladığınız için "Anladım, bu soru buraya geliyor" dediniz. Bu konunun farkında olduğunuzu belirttiniz. Bugün bizim "yasak sorgu" iddiamız nasıl değerlendirilecek? Veyahut da bir kararname çıktı, başka bir yere tayin oldunuz; yerinize gelen kişi eğer tutanaklar bir sahteciliği ifade ediyorsa veya eksikliği, bunu nasıl değerlendirecek? Yeniden yargılama mı başlayacak? Yeniden bizi alacaklar ve saatlerce konuşacağız. O an savcının odasında olanları anlamak için istihareye mi yatacaklar? Nasıl olacak?
Bu önemli. Burada tutanak sahteciliği var. Tam da iddianamenin dayandığı, başta "etkin pişmanlık beyanları" dedikleri şey hepsi sahteciliktir. Zoru, baskıyı, özgür iradeyi sakatlamayı alın bir tarafa atın; tutanaklar sahte! Gerçeği yazmamışlar. Savcı ne sordu? Sormamış, saklamış, yazmamış. Tutanaklar, savcılığın insanları büküp getirmek istediği şekillerden ibarettir. İstenilen beş-altı sözün yazılı evrildiği bir kağıt parçasıdır. Bir fetiş haline gelmiş etkin pişmanlık hülyası, soruşturmacıların bazen heyecanlanmasına ve tutanakları eline yüzüne bulaştırmasına neden olmuş. Bu çocukça beceriksizliği tebessümle karşılayamayacak kadar skandal yaşadık biz Sayın Başkanım. Hayatlarımızda, iş hayatlarımızda, karşımızda yaşıyoruz.
Süleyman Atik isimli etkin pişmanın 4 Haziran tarihinde alınan iki ifadesi var, peş peşe onu koydum. 4 Haziran'da Süleyman Atik adliyeye getiriliyor, bir ifade veriyor. İfadeyi bitiriyor, "Benim anlatacaklarım bu kadardır" diyor. Savcı beyin odasından çıkıyor. Ne olduğunu bilmiyoruz, yine dosyada yok. Herhalde Süleyman Atik'in içi geçiyor, savcının odasına geri dönüyor. Hani tutanağa baktığımızda buna dair bir tespit yok. Tekrar tutanak açılıyor aynı tarihte; bir önceki verdiği ifadenin yani belki bir saat, belki yarım saat önce verdiği ifadenin tamamı aynı şekilde tutanağa geçiyor. Kopyala yapıştır olamaz, ifade alma sürecinde kopyalama yapıştırma diye bir usul yoktur. Şüpheli aynı şeyleri, aynı cümlelerle, aynı noktalama hatalarıyla, aynı sıralamada söylemiş. Her şeyi aynen söylüyor. İki ifade arasında görüyorsunuz ki ikincisi bir sayfa biraz daha uzun. Biraz daha aşağı gelebilir misiniz rica etsem, çok özür... Yaklaşırsanız sağdaki sayfa... Minik üç paragraf ekleniyor Sayın Başkan. O üç paragraf ne biliyor musunuz 4 Haziran tarihinde? Fatih Keleş, Zafer Keleş, İmamoğlu hakkında üç minik paragraf ekleniyor oraya.
Süleyman Atik üç minik paragrafla aynı gün ifadesini kapıyor ve adliyeden gidiyor. Şimdi bu iki ifade arasında mesela dosya açılmadığı için bilmiyoruz hangisi önce hangisi sonra. Yani önce çoku verip sonra azı vermiş olamaz; önce azı verdi sonra çoku verdi. O arada ne oldu mesela Süleyman Atik'e? Ben bunu tutanaktan... Siz değerlendirebilir misiniz Sayın Başkan? İlgililer itiraz etti, ne diyeceğiz? Nasıl geçerli kılıyoruz? Veya Süleyman Atik niye şu anda dışarıda o zaman? Sorular var, cevap yok, pişmanlık var. Sayın Heyet, inşallah gelirler Sayın Başkan, herkesin yurt dışı yasağını kaldırıyorsunuz, nasıl gelecekler? Geleceklerine dair bu inancınız nereden geliyor, şahsen merak ediyorum. Mesela 10 yıl ceza istediğinizde kaçma şüphesini somutlaştırıyor diyorsunuz ama 50 yıl... Yurt dışına kaçmış birini mi yakalayıp getireceğiz?
(Anlaşılmayan sesler)
Mehmet Pehlivan: Şoförlerin tahliye olduğunu söyledi arkadaşımız
Mahkeme Başkanı: Her taraftan da sesler geliyor, böyle devam edecek miyiz? Bunu habersiz başlattık. Evet beyefendi... Şöyle, devam etmeden ben bir araya gireyim. Biz bu anlamda bir saygısızlık var demedik, sadece söz hakkı vermeden böyle yapılması...
Mehmet Pehlivan: Sorguyu bölmesek Sayın Başkan, sorularınızı şöyle...
Mahkeme Başkanı: Zaten anladığım kadarıyla daha uzun sürecek savunmanız, o yüzden
Mehmet Pehlivan: Bu bölüm iki sayfa sonra bitiyor.
Mahkeme Başkanı: Sonrası var mı daha?
Mehmet Pehlivan: Var Sayın Başkan. Saat kaç şu an? 7. Yani Pazartesiye bırakabiliriz.
Mahkeme Başkanı: Pazartesi zaten devam edeceğiz yani sıkıntı yok, hani Pazartesiye bırakırız, o anlamda bir şeyimiz yok, sınırlamamız yok yani. Önce savunmanızı yapabilirsiniz.
Mehmet Pehlivan: Çok teşekkürler Sayın Başkan. Tahliyeden bahsettik,
Mahkeme Başkanı: Nerede müdahale ettik yani... Sadece bu iki... Ya ben normalde böyle araya girmem hani savunmalarda ama sürekli hani böyle şeylerde hani... bu aralarda heyetle ilgili de olumsuz algı oluşturacak birtakım ifadeler...
Mehmet Pehlivan: Algı oluşturmadım Sayın Başkan,
Mahkeme Başkanı: Müsaadenizle bir cümleyle ben bir şurayı söyleyip evet söz hakkı vereceğim gerekirse...
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan eğer baştan söyleyeyim, eğer heyetinizle alakalı bir tespitim, yanlış da olabilir... Olabilir bakın, biz yanılmaz insanlar, yanlış insanlar olduğumuzu, yargılanmayacak insanlar olduğumuzu da söylemiyoruz. Yanlış söylemiş olabilirim, çok sadece basitinden söyleyeyim; eğer bu soruma cevap verirseniz şu cevabı size zorunlu olarak...
Mahkeme Başkanı: Soru-cevap olarak gitmiyoruz zaten, öyle yapmıyoruz.
Mehmet Pehlivan: Öyle yapıyoruz Sayın Başkan. Neye delilin neden gizlendiğini de sorar, başka konularda cevap...
Mahkeme Başkanı: Şimdi savcılıkla ilgili isnatlarınıza cevap verecek makam ben değilim, ben bende olanlara söylüyorum. Diğer bakın bu söylediğiniz...
Mehmet Pehlivan: Şöyle yapalım mı?
Mahkeme Başkanı: İfadenizin başından beri, savunmanızın başından beri savcılık makamı ile ilgili birçok isnadınız oldu. Hiçbirine benim cevap verme şeyim yok yani beni ilgilendiren husus değil bu, benim önüme gelene bakıyorum ben sadece. Oralarda doğrudur yanlıştır anlattıklarınız değerlendirilir. Şimdi ben sadece
Mehmet Pehlivan: Konuyu bitireyim, benden sonra yapın Sayın Başkan.
Mahkeme Başkanı: Şöyle sadece bir iki hususu düzelteyim. Şimdi bu tefrikle ilgili kısımda dediniz ki; mahkemeniz heyetiniz tefrik kararı verdi. Tefrik kararı verdiğiniz kişi hakkında da referans mektubunu görünce niye verdiniz anladım tarzında bir...
Mehmet Pehlivan: Hayır, "tahmin ediyorum" dedim, kayıtlarda da açıktır.
Mahkeme Başkanı: Şimdi o hususta tefrik kararı da verdik, dosyada birleştirme kararı da verdik. "Referans mektubu" diye bahsederseniz burada yanlış anlaşılmalara yol açar.
Mehmet Pehlivan: Yanlış anlaşılmadı, bir tahminimi dile getirdim.
Mahkeme Başkanı: Neyi kastettiğinizi siz de biliyorsunuz ben de biliyorum. Şimdi bu noktada şahsın...
Mehmet Pehlivan: Ben tahminimi dile getirdim bakın, ben hissiyat...
Mahkeme Başkanı: Şahsın hesapları, şahsın ortakları ve iki abisi halen dosyada sanık olarak ki bahsettiğiniz kişi de sanık olarak devam ediyor, sadece dosyayı tefrik ettik yani bu anlamda hakkında verdiğimiz bir beraat kararı yok zaten.
Mehmet Pehlivan: Evet Sayın Başkan.
Mahkeme Başkanı: O hususu bir düzeltmek isterim sadece orada referans mektubuyla alakalı değil, muhtemelen kâğıt şahısla beraber diğer kardeşler hakkında da vermişti sanırım. Bir de bu Adem Soytekin ile ilgili beyanınız bana ilginç geldi, şöyle... Bir, bununla ilgili siz bu şeyde de belirtmiştik bize gönderdiğiniz bir dilekçenizde de yazmıştınız...
Mehmet Pehlivan: Hangi dilekçe?
Mahkeme Başkanı: Bazen Adem Bey ile ilgili bu mevcutlu getirtilip dinlenilme olayıyla alakalı da biraz önce demiştiniz...
Mehmet Pehlivan: Size hiç dilekçe vermedim Sayın Başkan.
Mahkeme Başkanı: Şöyle, biraz önce beyanlarınızda da belirttiniz Adem Bey ile ilgili; hatta bakın bunun medyaya yansımasına da herhangi bir şeyimiz olmadı, dahlimiz olmadı zaten kararın... Yani Adem Bey'in bu anlamda bize mahkememize hitaben yargılamanın seyrini etkileyecek birtakım beyanlarda bulunacağı şeklinde bir dilekçesi var. Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak istediği ve net beyanlarda bulunmak istediğine yönelik beyanı var. İşte bu nedenle mevcut olarak kendisinin hazır edilmesi yönünde yazı yazdık. Bu anlamda zaten şöyle; Mehmet Bey bir şey gizleyip sakladığımız da yok. Biz duruşma dışı birilerini dinliyoruz ya. Adem Bey'in şu getirdiği mevzu, beyanı, şu tam olarak bu anlamda da beyanınızı zaptla onayladık, dosyada gözüküyor. Aynı gün bu ekrana herhalde avukatlarınız takip etmiştir, aynı günü düştü yani o bahsettiğiniz... Hani biz yanlış bir şey yapıyormuşuz algısı yaratma...
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan... Bakın Sayın Başkan, şöyle; Yok, tamam. O zaman bu algıyı düzelteyim. Ne söylediğimi...
Mahkeme Başkanı: Şöyle söyleyeyim, bakın. Şimdi mesele Adem Bey'in bir iki gün önce de gönderdiği dilekçesi var. Yani Adem Bey burada, değil mi? Evet, Adem Bey.
Mehmet Bey beyanlarınızla ilgili kısıma girmedim, bizle ilgili kısmı düzeltmek istedim sadece.
Mehmet Pehlivan: Çok iyi anlıyorum ve bunu da memnuniyetle dinlerim. Sadece şunu söyleyeyim... (Salondan gürültüler yükselir)
Mahkeme Başkanı: Mikrofonu verelim, mikrofonu... Adem bey ile devam...
Avukat Mehmet Pehlivan: Sorguyu bölüyorsunuz şu an. Size Sayın Başkan, size, size, size, size bunu söylediğimde dedim ki... Beni duyuyor musunuz Sayın Başkan? Sayın Başkan! Göndermiş olduğu bir dilekçeyi sorup teyit edeceğim sadece. Sizden izin istemeyeceğim ben söz hakkı vermek için.
Ekrem İmamoğlu araya giriyor (Salondan gürültüler yükselir)
Mahkeme Başkanı: Sizden izin istemeyeceğim söz hakkı vermek için. Şahıs bana iki gün önce dilekçe göndermiş. Hayır! Şimdi bakın, şahıs, şahıs, şahıs... Şahıs, şahıs bana 20 Nisan'da... Hayır! Hayır! Sizin avukatınız değil o, şu an bizim karşımızda sanık. Biz sanık olarak değerlendiriyoruz. Sizin avukatınız olmasıyla alakası yok.
Ekrem Başkan araya giriyor
Mahkeme Başkanı: Adem Soytekin'in getirilip dinlenilmesiyle ilgili tarafımıza birtakım isnatlar oldu biraz önce. Bunu düzeltmek için sadece bu açıklamayı yaptım. Hatta dedim, Adem Soytekin iki gün önce de bize yine dilekçe gönderdi. Bakın bu hususu Adem Soytekin burada olduğu için kendisine teyitletmek için bu söz hakkını verdim. Burada kime söz hakkı vereceğim hususunda kimseye danışacak durumda değilim yani.
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan... Sayın Başkan...
Mahkeme Başkanı: Savunmasına pazartesi devam ettireceğim Avukat Bey. Savunmasını şu an zaten saati itibarıyla bitirdim, pazartesi devam ettireceğim.
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan, bir cümle söyleyebilir miyim size? Sayın Başkan...
Mahkeme Başkanı: Savunmasını tamamladığını ve pazartesi devam ettireceğimizi söyledik zaten.
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan, bir cümle söyleyebilir miyim? Bakın, Sayın Başkan, beni duyuyor musunuz? Sayın Başkan... Bir şey söylemek istiyorum. Sayın Başkan, sizin beyanlarınıza istinaden bunu...
Mahkeme Başkanı: Anlıyorum, bakın ben diyorum ki sizin beyanlarınıza...
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan, beni duyuyor musunuz?
Mahkeme Başkanı: Evet, dinliyorum, şu an dinliyorum.
Mehmet Pehlivan: Ben size demiştim ki, bir sayfam daha kaldı, onu tamamlayayım ondan sonra...
Mahkeme Başkanı: Tamam, müsaade ederiz. Zaten şu ana kadar somut isnatlara henüz giriş yapılmadı.
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan, dedim ki; tamamlayayım, ondan sonra sizin "benim hatam olduğunu" dediğiniz şeyi düzeltirsiniz.
Mahkeme Başkanı: Mehmet Bey, bakınız...
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan, ben size, ben size dedim ki Sayın Başkan; onun nasıl yaptığınıza dair dosyada bir evrak görünmüyor UYAP kayıtlarında dedim. Bu UYAP SEGBİS kayıtlarında da var. Ben, şimdi isnat etmek ayrı bir şeydir. Tamam? Ben, bunun nasıl yaptığınıza dair dosyada bir evrağı biz UYAP'ta göremiyoruz Sayın Başkan. Sizin kayıtlarınızın arasına bir evrak gelmiş olabilir, muhakkak ki öyledir bu arada. Benim de zaten tahmin ettiğim konu o Sayın Başkan. Ama bu evrak dosyanızda, UYAP'ta yok. UYAP'ta kayıtlı değildir. Bakın, ben avukatım. Haliyle bir ithamda bulunurken zaten... Sayın Savcı Bey, sizin heyetiniz, üyeler... Eleştirilerimden şahsi olarak ari tuttuğumu da dile getirdim. Size yönelik bir algı oluşturmak niyetinde değilim. Bunu kamuoyuna açık şekilde de dile getirdim.
Mahkeme Başkanı: Şimdi Yok, uzatmayacağım Mehmet Bey. Ben de uzatmayacağım ama şu an verdiğimiz kararla ilgili arkadan nasıl yapıldığı, bunun nasıl yapıldığının arka planda görüşüldüğü gibi bir imalı bir ifade kullanıp arkasından da "ben sizi bundan ari tuttum" diyemezsiniz yani.
Mehmet Pehlivan: İma ayrı bir şeydir. İma ayrı bir şeydir Sayın Başkan.
Mahkeme Başkanı: Biz, bize gönderilen dilekçe kapsamında iş yaparız Mehmet Bey. Bize gönderilen dilekçeleri değerlendiririz. Dilekçe dışı yaptığımız, görüştüğümüz herhangi bir husus yok kimseyle ilgili.
Mehmet Pehlivan: Şüphesiz öyledir.
Mahkeme Başkanı: Sizin açıklamalarınız... Bu arada savunmasını pazartesi devam ettireceğim sanığın. Bu anlamda savunmanın en kutsal olduğu hususunu yani ısrarla dile getirmemize gerek yok zaten. Sayın... Bakın Avukat Bey, 13:50'den itibaren savunmasına hiçbir müdahalede bulunmadım. Saat 19:00, herhangi bir şekilde kesmedim. Henüz somut isnatlara dair girmemesine rağmen hiçbir müdahalede bulunmadım. Pazartesi devam...
Mehmet Pehlivan: Zaten girmemeli...
Mahkeme Başkanı: Ya Avukat Bey, paylaştığı belgelerin kendisine yönelik isnatların çoğuyla ilgisi yok zaten.
Mehmet Pehlivan: Avukatım, biz de aynısını iddia ediyoruz, cevap versin Sayın Başkan.
Mahkeme Başkanı: Takip ediyoruz duruşmayı, yapmayın. 14 nolu eylemle ilgili ne sunuldu şu an? Şu ana kadar bize ne sunuldu? Söyleyeyim; Adem Soytekin'in beyanlarıyla, Adem Soytekin'in beyanlarıyla ilgili çelişkileri söyledi.
(Salondan uğultu sesleri yükselir)
Mahkeme Başkanı: Ya Avukat Bey, herkes Mehmet Pehlivan'ın avukatı mı? (Salondan evet ve alkış sesleri gelir) Evvelki hususu sadece dile getirmek istedim. Adem Bey'in de bu anlamda şöyle geleceğim konuya. Konuyu da siz, bakın konuyu da siz bu anlamda heyetimize yönelik bir cümle kurarak bulunduğu noktaya getirdiniz. Biz buna açıklık getirmek istiyoruz. Bakın; sunmuş olduğu dilekçeye istinaden biz şahsı hazır edip dinledik. Bu anlamda bunu bugün avukatlarımızdan…
Mehmet Pehlivan: Dile getirmeniz yeterli Sayın Başkan…
Mahkeme Başkanı: Avukatlarınızdan Aykut Erdoğdu’nun avukatı da dile getirdi.
Mehmet Pehlivan: Dersiniz ki bana: Bakın Sayın Başkan, samimiyetle bir şey söylüyorum... “Biz bunu bize gelen dilekçeye yaptık Mehmet Bey.” Siz böyle dediniz, buyurun bu da gelen dilekçe dersiniz.
Mahkeme Başkanı: Şu an kime ne soracağıma, kime söz hakkı vereceğim hususunda sizden izin almayacağım.
Mehmet Pehlivan: Yerime gidebilir miyim yani?
Mahkeme Başkanı: Buyrun. Pazartesi devam edelim.
Mehmet Pehlivan: Size sözümü... Yani bir konuşma, diyalog başlattım. Dedim ki bir sayfam kaldı ve siz …
Mahkeme Başkanı: Pazartesi devam ederiz dedik.
Mehmet Pehlivan: Bu insicamı bozmamak ve bölmemek oluyor Sayın Başkanım.
Mahkeme Başkanı: Şu an bir şey bölmedik. Pazartesi, tahmin ediyorum ki savunmanız daha uzun sürecek çünkü arkada bir sürü evrak var şu an.
Mehmet Pehlivan: Konu bölümünü bitiriyorum, kendimce olan bölümü. Tamam.
Mahkeme Başkanı: Adem Bey oturun. O bir sayfayı tamamlayalım, ondan sonra savunmanızı pazartesi bitirirsiniz.
Mehmet Pehlivan: Sayın Başkan, pazartesi devam edelim, problem yok.
Mahkeme Başkanı: Tamam. Pazartesi devam edecekseniz buyurun, yerinize geçebilirsiniz. Adem Bey, gönderdiğiniz bir dilekçe var... Avukat Bey, şu an usulü bir işlem mi yapıyorum ben? Ne gibi usul işlem yapıyorum? Burada duruşmaya başlamak… Bakın... Avukat Bey, bakın… Ben kimseye soru falan sormuyorum. Burada savunmalar devam ederken, öğlen de ara verdiğimizde, burada sanıkların her biri söz hakkı istiyor. Birisi telefonu soruyor, birisi başka bir şey soruyor. Her birine cevap veriyoruz. Her birine bir şey söylüyor. Onlarda müdahil oluyor musunuz? Onlar da müdahil oluyor musunuz? Tamam. Pazartesi devam ederiz. Buyurun geçin yerinize. Buyurun Mehmet Bey. Buyurun. Konudan haberdar mıyız avukat bey? Adem Soytekin’e soracağım soruyla ilgili haberdar mıyız?
Adem Soytekin: Konuşmamı enhellemeye çalışıyorlar şu an. Anlatınca hak verecekler.
(Avukatlardan sesler yükseliyor)
Mahkeme Başkanı: Bu kadar hararetlenecek bir durum yok. Yani nedir sebebi, anlamadım.
Adem Soytekin: Muhtemelen Murat Kapki ….
(Avukatlardan sesler yükseliyor)
Mahkeme Başkanı: Hangi konuyu dile getirdiniz, söyler misiniz?
(Avukatlardan sesler yükseliyor)
Mahkeme Başkanı: Cezaevine yazılmış müzekkeremiz var Avukat Bey.
(Avukatlardan sesler yükseliyor)
Mahkeme Başkanı: Benim anlamadığım husus şu: Yani biz gizli saklı bir iş mi yapıyoruz? Zabıt düzenlemişiz, UYAP’a koymuşuz. Ne gibi bir sonuçta değişiklik var? 7
(Avukatlardan olmadığına dair ses yükseliyor)
Mahkeme Başkanı: Hepsi var, hepsi UYAP'talar, çıkartırız. Biz kendi kendimize davet etmedik! Adem Bey, bu anlamda bizim mahkememize hitaben cezaevinden gönderdiğiniz dilekçe var mıdır?
Adem Soytekin: Var Başkanım.
Mahkeme Başkanı: Bakın, şu anda da zaten dilekçe var. Bu hususu... Ben şu anda, bakın, bize gönderdiği aynen cezaevinden bu şekliyle gelen dilekçeler üzerine işlem yapıyoruz. Biz kendi kendimize hiçbir şahsı burada hazır edip, hiçbir şekilde hiç kimseyi dinlemedik. Neyi isnat ediyorlar ya?
(Avukatlardan sesler yükseliyor)
Adem Soytekin: Sayın Başkanım. Dün yaşadığım olay çok vahim olduğu için muhtemelen onun için salon...
Mahkeme Başkanı: Bakın şöyle; konu sizle alakalı değil Mehmet Bey. Evet, Sayın Başkanım ben daha önce... Savunmanızı bölmedim avukat hanım. Saat yedi gibi bırakacağımızı kendilerine belirttim, deklare ettim. Avukatlarımız burada, öncesinde beyan ettim. Sanığın savunmasının ne kadar süreceğini sordum. Hatta bakın Avukat Bey, yanınızdaki avukat beydi yanılmıyorsam, kendisi bana sordu. Sanığın savunmasını dedim yedi gibi bitireceğiz, tamamlayacağız. "Bu saate kadar bitmez" dedi. Ben de dedim "Pazartesiye bırakırız." Saat yediyi çeyrek geçiyor. Bakın, ben bu anlamda sorgu falan bölmedim. Bu hususu konuştuk. Sizin de bilginiz var mı Mehmet Bey bundan? Bakın, aradan böyle bağırmaya gerek yok. Ben bir işlem yapmıyorum. Sanık bana bir talebini iletti, bu hususu kendisine soruyorum. Burada bir usuli işlem mi yapıyoruz?
(Avukatlardan sesler yükseliyor)
Mahkeme Başkanı: Ben sizi hiç görmedim duruşmada, bugün geldiniz. Yani nerede? Dün burada mıydınız mesela? Dün burada mıydınız? Dün burada mıydınız Avukat Bey? Ya ben hangi talebi ilettiniz de almadım? Ya ben hakikaten, gerçekten... Neden kötü niyet atfediyorsunuz? Hangi bir talebi karşılamadık? Hangi bir talebi almadık? Sanıklarımızdan burada hangi biri bir şey söyledi de biz ciddiye almadık bu talebini? Adem Bey şöyle yapalım; ben o belirttiğiniz hususu Pazartesi günü otuzda alacağım size.
Adem Soytekin: Sayın Başkanım, bir de ayrıca dilekçeden sonra yaşadığım çok daha vahimi var dün. Dün akşam jandarma personelinin de yanı sıra...
Mahkeme Başkanı: Sayın Pehlivan, sizinle alakalı bir husus değil. Adem Bey bekleyin. Evet, lütfen rica ediyorum. Bakın, alt kattan rica ediyorum. Lütfen... Buyurun.
Mehmet Pehlivan: Benim söylediğim bir söz üzerine bir şeyi düzeltme ihtiyacı duydunuz.
Mahkeme Başkanı: Bu kadar hararete gerek yok.
Mehmet Pehlivan: İki hususu düzeltme isterim. He, bunu anlıyorum, problem yok. Zaten sizden rica edeceğim bir sayfam kaldı. Bir sayfamdan sonra varsa yanlış söylediğim, düzeltin, ben de dinleyeyim."
Mahkeme Başkanı: 'buyurun devam edin' dedim, 'etmek istemiyorum, kessin savunmasını' dediniz, tamam."
Mehmet Pehlivan: "Benim metnimde, benim metnimde de yazdığım haliyle, benim heyetinize hitaben söylediğim husus aynen şu: Bunu nasıl yaptığınızı bilmiyorum. UYAP kayıtlarında buna dair bir şey yok. Şimdi, dosya arasını biz kalemde oturan memurlar değiliz. Dosyanıza getirilip gelen dilekçeler cezaevinden EBS üzerinden mi geliyor artık ne üzerinden geliyorsa, UYAP'a düşmediği sürece biz bunu bilemeyiz. Bakın, biz bunu bilemeyiz. Ben de zaten hem avukatım hem sözlerimi seçerek kullanıyorum."
Mahkeme Başkanı: "Tamam, ben de düzelttim zaten bu beyanınızı."
Pehlivan: "Ama hayır sayın başkan, şunun gibi; bana deseydiniz ki, 'Mehmet Bey, siz böyle bir ithamla heyete yönelik bir algı oluşturuyorsunuz ama biz bunu UYAP kayıtlarında görmemiş olabiliriz ama UYAP kayıtlarında var.' Konu bu kadar bitecekti. Siz bunu benim sorgu..."
Mahkeme Başkanı: "Farklı ne söyledim? Farklı ne söyledim? Ben de UYAP'ı..."
Pehlivan: "Bakın sayın başkan, evet UYAP kayıtları... Bana dediniz ki, ben sanki size 'Bunu nasıl yaptığınızı hiç bilmiyoruz' deyip kesmişim gibi, 'UYAP şerhini düşmemişim gibi' bir ithamla yöneltiyorsunuz. Hayır, öyle değil sayın başkan. Ben sizi ladım, cezaevinden bir dilekçe gelmiş ama bu gelen dilekçe UYAP kayıtlarında yok sayın başkan. Haliyle ben heyetinize hitaben somut, yanlışlanabilir bir şey söyledim."
Mahkeme Başkanı: "Bakın Mehmet Bey, ben de şunu açıkladım size: Bakın dedim, bütün dilekçeler cezaevi üst yazısıyla bize zaten UYAP üzerinden ulaşıyor zaten."
Pehlivan: "Hemen çözüyorum, bir cümleyle çözülüyor bu mesele. Kalem personeli arkadaşların, yazı işleri personeli arkadaşların iş yükünü biliyorum, avukat olmam sebebiyle de biliyorum. Haliyle o iş yükleri sebebiyle gelen her evrakı UYAP'a eklememiş olabilirler. Eğer heyetinizde, kıdemli üyelerimizde... Evet, meselemiz bu sayın başkan. Eğer bu durum çözülürse, ilerleyen safhalarda..."
Mahkeme Başkanı: "Bu sorunu daha önce tensip zaptında da yaşamıştık. 'Tensip zaptı yok' demiştiniz..."
Pehlivan: "Hayır, 'İddianame kabul kararı yok' demiştik."
Mahkeme Başkanı: "Pardon, iddianamenin kabulü kararı, o da mevcuttu ama onu bakın bilgi işleme de sordum. Şu an ama bunu, bakın bunu belirtmeye çalışıyorum, bunu anlatmaya çalışıyorum. Adem Bey'le ilgili husus, söz hakkı vermem bu konuyla alakalı değil. Kendisinin yeni bir talebi, dilekçesi ve jandarma komutanlığının bize celse arasında ilettiği bir husus var. Bununla ilgili bir durum var, ondan dolayı söz hakkı verdim ama bir türlü açıklayamıyorum niye söz hakkı verdiğimi. Arkasına geldiği için bu husus böyle sanki Mehmet Bey'in beyanına cevap versin diye söz hakkı vermişim gibi algılanıyor. Öyle bir durum değil. Konu Mehmet Bey'le alakasız. Anlatmaya çalışıyorum, anlatamıyorum derdimi. Herkes bağırınca anlatamıyorum."
Pehlivan: "Sayın başkan, görünür gerçeklikte sizce böyle algılanması abes mi? Böyle algılanabilir sayın başkan. Siz de... Siz de...
Mahkeme Başkanı: Evet, bir yanlış anlaşılma oldu. "Savunmanızı... Sükunetle savunmanızı, biz de cevabını bozduğumuz için özür dileriz. Kusura bakmayın. Pazartesi savunmanıza devam edersiniz. Konunun sizinle alakası yok.
Pehlivan: Teşekkür ederiz sağ olun.
Mahkeme Başkanı: Pazartesi kaldığımız yerden devam ederiz. Adem'in beyanını soracağım. Adem Bey... Bir de bir jandarma komutanının ilettiği bir husus var. Nedir o konu?
Okurum tabii ki, gizli saklı bir şey yok Avukat Bey. Okurum; sıkıntı yok.
Adem Soytekin: Duruşmanın başladığı günden bugüne kadar hep aynı etkin pişmanlık kapsamında ifade verdim ve aynı çizgideyim. O dönemde de arabaya binerken, işte taşınma araçlarına falan binerken laf atmalar yaşanıyordu. Çok umursamıyordum ama rahatsız edici boyuta gelince ben de dilekçeyle aradaki problemleri anlatmak istedim. Burada oturuyordum yine, hemen önümde Murat Kapki oturuyordu. Murat Kapki arkaya döndü; dedi ki: "Biz bu yargılamanın filmini çekeceğiz, sen de kendi rolünü oynar mısın?" dedi. Ben dedim ki: "Hayır, ben rol falan oynamıyorum. Rol falan oynamam." dedim.
Mahkeme Başkanı: Şimdi bize gönderdiğiniz dilekçeler...
Adem Soytekin: Sonra dedi ki bana... Yani jandarma personeli de şahittir araçta;
Murat Kapki: Yalan konuşuyorsun kimse şahit değildir, yalan konuşuyorsun.
Adem Soytekin: Tamam, dönmüş önüne, akabinde Buğra Gokce Diyor ki…
Mahkeme Başkanı: Bu husus farklı noktalara gidiyor. Gerekli güvenlik önlemini alalım.
Adem Soytekin: Çok ağır konuşuyorlar ama…
Mahkeme Başkanı: Bakalım; gerekli güvenlik önlemini alacağım, gerekli tedbirleri alacağım.
(Salondan gelen tepkiler yükseliyor)
Mahkeme Başkanı: Pazartesi devam edeceğiz. Evet... Sanık Adem Bey beyanını bitirmesini bekleseydin sana da söz hakkı verirdim Murat Kapki. Ancak sen sözünü kesip bağıra bağıra "Söz hakkı istiyorum" dersen, sana da söz hakkı vermem, onu da sözüne devam ettiririm!
EKREM İMAMOĞLU'NUN SALONDAN ÇIKMADAN YAPTIĞI KONUŞMA
Sakin sakin anlatacağız. Lütfen iyi dinleyin, lütfen iyi aktarın. Gerçekten tarihin çok büyük bir zulmü yaşatılmıştır bu iftiraname ile iddia makamı vasıtasıyla. Lütfen iyi dinleyin.
Mehmet (Mehmet Pehlivan), çok güçlü bir delikanlı, çok güçlü bir avukat. Gencecik yaşına rağmen tane tane anlattıklarının hepsi gerçek. Hakikat asla kaybolmaz. Biz de hakikate sığınıyoruz."
(Yoğun alkış ve tezahürat sesleri)

