Sanatta hafızanın rolü
Sanat eserlerinin temel figürü imgedir bence. Nedir imge diye sorulsa, bir nesnenin, varlığın ya da olayın hafızadaki gölgesidir derim. Gölgesidir, yani görüntüsü… Çünkü yoktur gerçekte. Gerçeğin hafızamızda kalan ‘hayali’dir. Gölge kalmıştır ama gerçeği zamanın rüzgârınca silinmiştir. Hatırlamakla ilgilidir, hatıranın hafızadaki izidir imge.
O hâlde şöyle diyebilir miyiz? Sanat eserinin en önemli öğesi olan imgelerin kökleri geçmiştedir. Hafıza, geçmişte olup bitmiş şeyleri hıfzeden bir depodur. Sanat eserindeki imgeler, bu depoda bulunur, ama depoya düşmeden önce geçmişte yaşıyordu. Yaşarken imge değildi, somut bir varlıktı. Yok oldu, ancak hafızada görüntüsü, izi kaldı. Çağrışım dediğimiz şey hatırlama mekanizmasını harekete geçirince bilinç düzeyine çıkıp sanat eserine yansıyacaktır. Örneğin resimde bir figür olarak yerini alacak, şiirde ise bir imge olarak dizeler arasında bir yere -kendine en uygun mekâna ve zamana- kurulacaktır.
Buradan hafızaya, hafızanın sanattaki önemine gelmek istiyorum. Hafıza, sanatkârın bilinç dışında bulunan deposudur. Sanat eserleri ana gıdalarını oradan alır. Bu noktada hafıza denilen deponun en önemli bölümü, çocukluk dönemiyle ilgili anılar/ izlerdir. Nitekim Sigmund Freud da Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitabında çocukluk anılarının “gerisinde, genellikle ruhsal gelişimin alabildiğine önemli özelliklerini içeren paha biçilmez hazineler yatar” (Çev. Kamuran Şipal, YKY, s. 39) diyerek sanat eserlerindeki imgelerin kaynağında çocukluk çağına ait yaşantı ve izlenimlerin bulunduğuna işaret eder. Nitekim Sezai Karakoç da “Köpük” adlı şiirindeki “Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun” dizesinde sanat eserlerinde imgelerin altı kazıldığında -yumak çözüldükçe- dipte asıl ‘çekirdek imge’lerin bulunduğuna, sonraki imgelerin dahi buradan -çocukluk döneminden- filizlendiğine vurgu yapmaktadır. Çünkü bir şairin eseri de neticede bir imgeler yumağıdır, bu yumak çözüldükçe içte, dipte çocukluk çağına ait imgelerin değişik biçimlerde bulunduğu görülecektir.
Bu bağlamda kimi araştırmacılar hafızayı iki ana bölüme ayırıyor. Örneğin Maurice Halbwachs, Türkçe’ye Kolektif Bellek adıyla çevrilen eserinde bu bölümlerin ilkine bireysel, ikincisine ise kolektif hafıza adını veriyor. Kimileri bireysel hafızaya şahsi hafıza ya da otobiyografik hafıza, kollektif hafızaya ise sosyal hafıza ya da tarihî hafıza da demekte. Sanat temelde bu iki hafızadan da besleniyor.
Bireysel hafıza, kişisel geçmişin depolandığı yer. Bu nedenle doğrudan ben’e bağlı, ben’le ilgili. Kollektif hafıza ise, şahsi değil, bir topluluğa, millete veya gruba ait, bir anlamda ‘ortak tarih’… Bireysel hafıza, ben’le çevrili, ama kolektif hafıza ben’i de kapsıyor.
Buradan şuraya gelmek istiyorum: Araştırmalarım sırasında, kimi şairlerin daha çok bireysel hafızadan, kimilerininse kolektif hafızadan beslendiğini gördüm. Örneğin Yahya Kemal, genelde kolektif hafızadan faydalanıyor. İstanbul meselâ, bireysel/ otobiyografik hafızanın, ben’in şehri değil, kolektif tarihin, kolektif mekânların ve biz’in şehri… Beyatlı’nın şehrinde ben’e ait otobiyografik imgeleri değil, biz’e ait kolektif imgeleri görüyoruz: Örneğin fethin tarihini, fethin coğrafyasını… Nitekim çocukluğunu yaşadığı Üsküp için dahi “çehre ve ruhiyle bizdi o” der, oarada ben’i değil biz’i görür.
Ama örneğin Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde tam tersine ‘bireysel hafıza’ devinir. Çocukluk ve aile odaklı şahsi bir hafızanın şiiridir onunki.
O hâlde bir sanat eserini -hatta bir yumak olan insanı- çözebilmek için imgelerin/ gölgelerin deposu olan hafızaya inmeli. Gerçekler, gölgelerin tohumu orada!.. Dolayısıyla personayı değil, gölgeleri izleyin!..
