Amerika'nın yeni imparatorluk çağı
NEW YORK – ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela’daki eylemleri, uluslararası hukuku ihlal etmesi, yerleşik normları hiçe sayması ve Danimarka ile Kanada gibi müttefikler de dâhil olmak üzere diğer ülkelere yönelik tehditleri nedeniyle yoğun eleştirilerin hedefi oldu. Dünya genelinde elle tutulur bir belirsizlik ve endişe havası var. Ancak artık, ne Amerika Birleşik Devletleri ne de dünyanın geri kalanı için işlerin iyi bitmeyeceğinin açık olması gerekir.
Bunların hiçbiri, sol çevrelerin büyük bir bölümü için sürpriz değil. ABD Başkanı Dwight Eisenhower'ın İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan endüstri-askeri kompleks hakkında yaptığı veda uyarısını hâlâ hatırlıyoruz. Askeri harcamaları dünyanın geri kalanının toplam harcamalarına eşit olan bir ülkenin, sonunda silahlarını kullanarak diğerlerini domine etmeye çalışması kaçınılmazdı.
Elbette, Amerikanların Vietnam, Irak, Afganistan ve diğer yerlerdeki başarısızlıklarının ardından askeri müdahaleler giderek daha popüler olmaktan çıktı. Ancak Trump, Amerikan halkının iradesine hiç önem vermedi. Siyasete girdiğinden beri (ve şüphesiz daha öncesinden de), kendini kanunların üstünde gördü ve New York'un Beşinci Cadde'sinde birini vursa bile oy kaybetmeyeceğini övünerek söyledi. 6 Ocak 2021'de yıl dönümünü "kutladığımız" ABD Kongre Binası'nda yaşanan ayaklanma onun haklı olduğunu gösterdi. 2024 seçimleri, Trump'ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki hakimiyetini pekiştirdi ve partinin onu sorumlu tutmak için hiçbir şey yapmayacağını garanti altına aldı.
Venezuela diktatörü Nicolás Maduro'nun yakalanması, açıkça yasa dışı ve anayasaya aykırıydı. Askeri bir müdahale olarak, onay olmasa bile Kongre'ye bildirimde bulunulması gerekiyordu. Bunun bir “hukuk uygulaması” olduğu varsayılsa bile, uluslararası hukuk böyle bir eylemin iade süreci yoluyla yürütülmesini şart koşar. Bir ülke, başka bir ülkenin egemenliğini ihlal edemez ya da yabancı uyrukluları –hele ki devlet başkanlarını– kendi ülkelerinden kaçırıp alamaz. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve başkaları savaş suçlarıyla itham edildi; ancak kimse onları nerede bulunurlarsa bulunsunlar yakalamak için asker gönderilmesini önermedi.
Trump’ın daha sonra yaptığı açıklamalar ise daha da pervasızca. Trump yönetiminin Venezuela’yı “yöneteceğini” ve petrolünü alacağını söylüyor; bu da ülkenin en yüksek teklifi verene satış yapmasına izin verilmeyeceği anlamına geliyor. Bu planlar göz önüne alındığında, yeni bir emperyalizm dönemi başlıyor gibi görünüyor. Güçlü olan haklıdır ve başka hiçbir şeyin önemi yoktur. Onlarca uyuşturucu kaçakçısı olduğu iddia edilen kişiyi, herhangi bir adil yargılama süreci olmaksızın öldürmenin ahlaki boyutu ve hukukun üstünlüğü gibi konular bir kenara itilmiş ve bir zamanlar Amerikan "değerlerini" gururla savunan Cumhuriyetçiler ise bu konuda neredeyse hiç ses çıkarmamışlardır.
Birçok yorumcu, bunun küresel barış ve istikrar için doğuracağı sonuçları ele aldı. ABD Batı Yarımküre’yi kendi etki alanı ilan edip (bir tür “Donroe Doktrini”) Çin’in Venezuela petrolüne erişimini engelliyorsa, Çin neden Doğu Asya’yı kendi alanı olarak görüp ABD’nin Tayvan çiplerine erişimini engellemesin? Bunu yapmak için Tayvan'ı "yönetmesi" gerekmez, sadece politikalarını, özellikle de ABD'ye ihracata izin veren politikaları kontrol etmesi yeterlidir.
19. yüzyılın büyük imparatorluk gücü olan Birleşik Krallık'ın 20. yüzyılda pek de iyi bir performans göstermediğini hatırlamakta fayda var. Diğer ülkelerin çoğu bu yeni Amerikan emperyalizmi karşısında işbirliği yaparsa –ki yapmaları gerekir– ABD’nin uzun vadeli görünümü daha da kötü olabilir. En azından Birleşik Krallık, sömürgelerine hukukun üstünlüğü ve bazı “iyi” kurumlar gibi, yönetime dair nispeten olumlu ilkeler ihraç etmeye çalışmıştı.
Buna karşılık Trumpçı emperyalizm, tutarlı bir ideolojiden yoksun; açıkça ilkesiz ve yalnızca açgözlülük ile güç arzusunun bir ifadesi. Amerikan toplumunun üretebileceği en açgözlü ve yalancı kişileri çekecektir. Bu tür karakterler servet yaratmaz; enerjilerini rant arayışına, yani piyasa gücü, aldatma ya da düpedüz sömürü yoluyla başkalarını yağmalamaya harcarlar. Rantçılar tarafından yönetilen ülkeler birkaç zengin birey üretebilir; ama refaha ulaşamaz.
Refah için hukukun üstünlüğü gerekir. Hukukun üstünlüğü olmadan, her zaman belirsizlik vardır. Hükümet varlıklarıma el koyacak mı? Yetkililer, bazı küçük suçları görmezden gelmek için rüşvet talep edecek mi? Ekonomi eşit şartlarda mı olacak, yoksa iktidardakiler her zaman kendi yandaşlarına üstünlük sağlayacak mı?
Lord Acton’un meşhur sözü şöyledir: “Güç yozlaştırır, mutlak güç muhakkak yozlaşır”. Ancak Trump, benzeri görülmemiş bir yolsuzluğa karışmak için mutlak güce ihtiyaç olmadığını göstermiştir. ABD'de olduğu gibi denetim ve denge sistemi dağılmaya başladığında güçlüler cezasız bir şekilde hareket edebilirler. Yolsuzluk her zaman ekonomi için kötü olduğu gibi, bunun bedelini toplumun geri kalanı öder.
Umarız ki "Trump zirvesine" ulaşmışızdır ve bu distopik kakistokrasi dönemi 2026 ve 2028 seçimleriyle sona erer. Ancak Avrupa, Çin ve dünyanın geri kalanı yalnızca umuda bel bağlayamaz. Dünyanın ABD'ye ihtiyacı olmadığını kabul eden acil durum planları geliştirmelidirler.
Amerika, dünyanın onsuz yapamayacağı ne sunuyor? Silikon Vadisi devleri olmadan bir dünya hayal etmek mümkündür; çünkü sundukları temel teknolojiler artık yaygın biçimde erişilebilir. Başkaları hızla boşluğu doldurur ve muhtemelen çok daha güçlü güvenlik önlemleri kurabilirler. ABD üniversiteleri ve bilimsel liderliği olmadan bir dünya da düşünülebilir; zira Trump bu kurumların dünyanın en iyileri arasında kalmasını zorlaştırmak için elinden geleni yaptı. Ve diğerlerinin artık ABD pazarına bağımlı olmadığı bir dünya hayal etmek de mümkündür. Ticaret fayda sağlar, ancak emperyal bir güç pastadan orantısız bir pay kapmaya çalışıyorsa bu fayda azalır. ABD’nin kalıcı ticaret açıklarının yarattığı “talep boşluğunu” doldurmak, dünyanın geri kalanı için, arz tarafındaki sorunlarla boğuşmak zorunda olan ABD’ye kıyasla çok daha kolaydır.
Gücünü kötüye kullanan ve başkalarını zorbalıkla sindiren bir hegemon, kendi köşesinde bırakılmalıdır. Bu yeni emperyalizme direnmek, herkesin barış ve refahı için çok gereklidir. Dünyanın geri kalanı en iyisini ummalı, ancak en kötüsüne hazırlanmalıdır. En kötüsüne hazırlanırken, ekonomik ve sosyal dışlamadan yani bir çevreleme politikasından başka bir seçenek kalmayabilir.
*Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joseph E. Stiglitz, Dünya Bankası'nın eski baş ekonomisti, ABD Başkanı'nın Ekonomik Danışmanlar Konseyi'nin eski başkanı, Columbia Üniversitesi'nde profesördür.
©️ Project Syndicate 1995–2026
