İki trilyon yedi yüz milyar lira
CHP Genel Başkanı Özgür Özel bu haftaki grup toplantısında ekonomiden bahsederken şunları söyledi: “24 yıllık özelleştirmenin geliri 2,7 trilyon TL’dir. 2026’da faize ödenecek para da 2,7 trilyon lira. (Yani 60 milyar dolar) Cumhuriyeti cumhuriyet yapan bütün bu kurumları sattılar ve o parayı bu yıl faize ödüyorlar.” Özel’in hatırlattığı bu rakam sadece ekonominin değil Türkiye’nin en onulmaz probleminin ifadesidir.
DEVA Genel Başkanı Ali Babacan da kendi grup konuşmasında teyiden 2025 bütçesinde 2 trilyon 53 milyar lira olan faiz ödemesinin bu yıl, yani 2026’da 2 trilyon 742 milyar lira olarak bütçelendirildiğini söylüyor. Bu rakam bir sır da değil, apaçık ortada. Babacan’ın bu inanılmaz faiz ödemesine mahkumiyeti bağladığı kırılma noktası, Başkanlık Sistemi’ne geçiş… 2017’ye kadar bütçede neredeyse yok noktasındaki faiz ödemeleri, o yılın ardından her yıl katlanarak artıyor ve bugünkü yıkıcı seviyeye ulaşıyor. (Bu arada, 2026 bütçesinde sosyal yardımların tamamına ise 917 milyar lira ayrılmış; faize ödenecek rakamın üçte biri kadar.)
Muhaliflerini faizcilikle itham eden ve faizle en çok mücadele ettiğini iddia eden hükümetin/liderin ürettiği tablo bu. Erdoğan iktidarının mücadele ettiği problemler listelense birinci sırayı mutlaka faizle mücadele alır. Ama mücadelede gelinen nokta bir felaket. Faize en büyük parayı bu dönemde ödüyoruz. Her yıl daha fazla ödüyoruz ve bunu alışkanlık haline getirmiş bulunuyoruz. Her yılın faiz borcunu ödemek için daha fazla faiz taahhüdünün altına giriyoruz.
Gerçeklerden kopuk denemelerin yol açtığı kanama bir türlü durdurulamıyor. Çalışanın emeği, on milyonlarca kişinin, esnafın, tüccarın, sanayicinin vergisi faize, yani ranta; yani hak edilmemiş kazanç olarak para sahiplerinin cebine akıtılıyor. Üretemeyen, dünya ile rekabet edemeyen, enflasyona teslim olmuş bir ülke, elinde avucunda ne varsa faize ödeyerek yıllarını heba ediyor. Bir ekonomide bundan daha büyük bir problem olamaz.
Yanlış bir ekonomi yönetimi, yanlış bir teori ve hukuku saf dışı etmekten kurumları dışlamaya, şeffaflığın terkinden hesap vermekten kaçınmaya kadar bir dizi yanlışın doğal sonuçlarını yaşıyoruz. Bizde faiz yükü büyürken, döviz kuru artarken ve enflasyon kontrolden çıkarken birkaç kez değişen dünyanın sunduğu fırsatları ıskalamak da cabası…
Maliyet üzerine bir de kaybolan yılların ve fırsatların maliyeti.
Ekonominin haline dair muhalefet liderleri inanılmaz şeyler anlatıyor, iktisatçılar hakeza konuşuyor, her ay yerli ya da yabancı kaynaklı sayısız rapor yayınlanıyor ama iktidar cephesinden ses bile çıkmıyor. Sanki mevzubahis olan ekonomik felaket milletin ve ülkenin değil de kendi meseleleriymiş ve böyle olduğu için de kimse ona karışamazmış gibi.
Ücretli çalışanların yarısının asgari ücrete talim ettiği, tamamına yakının ise maaştan maaşa yaşadığı bir ülkenin çaresizliği de dramatik… Hak ettiği büyüklüğün en az yarısına razı olan bir ülke, hak ettiği gelirin yarısına mahkum insanlar ve hak ettiği yabancı sermayenin beşte birine sevinen bir ekonomi yönetimi. Herkes yenilgiyi kabul etmiş durumda… Toplum umutsuzluktan, iktidar çaresizlikten.
Sene 2026 ve Türkiye’nin ekonomideki başarı hikayesi enflasyon yüzde 30’un altına indirmek olacak. O da 2 trilyon 700 milyar faizi tıkır tıkır ödedikten sonra her şey yolunda giderse…
En vahimi ise şu… Bütün bunlar olurken; yani ülke kaynak, zaman, itibar ve umut kaybederken yanlışlardan ders almak şöyle dursun aynısına ve daha fazlasına devam ediliyor. Hala hamaset hikayelerinin ve hala yasakların, gözaltıların ve amansız takiplerin arkası kesilmiyor.
