Zekât gönülleri birbirine ısındırır
İnsanoğlu toplumsal hayata muhtaçtır. Klasik felsefede bu gerçek, “İnsan tabiatı itibariyle medeni bir canlıdır” sözüyle ifade edilir. Toplumsal hayata katılmak, ferde ve topluma bazı görevler yükler. Bu görevlere, günümüzde ‘sosyal dayanışma’ deniliyor. Kur’ân-ı Kerîm’de teâvün kavramıyla ifade edilen bu dayanışmanın, özellikle de ekonomik dayanışmanın bulunmadığı toplumlarda bireylerin varlığı ve mutluluğu tehlikeye düşer, toplumsal sıkıntılar doğar. İslâm dini bu gerçeği göz önüne alarak kişilere ve toplumsal kesimlere bazı görevler yüklemiş, ilkeler koymuştur.
Resûlullah efendimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in talimatıyla insanlığı iki temel göreve çağırmıştır: 1. Allah’a inanıp kulluk etmek; 2. Allah’ın yarattıklarına şefkat ve merhamet etmek. Meşhur bir hadiste Hz. Peygamber insanları bir bedenin organlarına benzetir ve nasıl ki organlardan biri hastalandığında bütün beden acı çekerse, Müslümanların da birbirinin acılarını paylaşmaları gerektiğini bildirir.
Dinimiz, zenginlerle fakirlerin birbirine ilgisiz kalmalarını, birbirine kapalı yaşamalarını doğru ve insanî bulmamıştır. Yüce kitabımızda cennet ehli tanıtılırken, onların dünyada güzel davranan kimseler olduğu belirtilmekte ve “Onların mallarında muhtaç ve mahrum durumda olanların hakkı vardır” denilmektedir (Zâriyât 51/19). Kural olarak iyi bir Müslüman, yaptığı hayırları severek ve isteyerek, iyilik etmekten mutluluk duyarak, tam bir gönül hoşluğu içinde yapar.
Bu hayırların mal ile ilgili olanlarının başında da zekât gelir. Zekât, -Peygamberimizin benzetmesiyle- İslâm binasının üzerine inşa edildiği beş ana direkten biridir ve sadece İslâm’a mahsus olan, İslâmiyet’i karakterize eden bir ibadettir. Bütün dinlerde hayır yapmanın önemi kabul edilmiş, teşvikler yapılmışsa da sadece bizim dinimizde zekât denilen zorunlu (farz) bir yardımlaşma ibadet olarak konulmuş, uygulama hükümleri ayrıntısıyla belirlenmiştir. Namaz bedensel ibadetleri, Kur’an’da 27 ayette namazla birlikte anılan zekât da malî ibadetleri simgeler.
Bir Müslüman bu ibadeti, öncelikle, kendisine nimetler ihsan eden Rabbine şükran borcu olarak eda eder; ayrıca zekât vermek suretiyle diğer kardeşlerine karşı hissettiği sevgiyi eyleme dönüştürür.
Sözlüklerde zekât kelimesinin ‘artma’ ve ‘temizleme’ anlamlarına geldiği belirtilir. Gerçekten zekât, varlıklı olanların mallarını fakirlerin haklarından, ruhlarını da cimrilik ve bencillikten arındırır.
Zekâtla ilgili fıkıh bilgileri okuyucunun ihtiyaç duyduğu kadarıyla ilmihallerde verilmektedir. Şu kadarını belirtelim ki, malın veya paranın, fıkıh dilinde ‘nisap’ denilen belli bir miktara ulaşmasının üzerinden bir yıl geçince 1/40 oranında zekât verilmesi gerekir. Havaların nisabında farklı ölçüler vardır.
Zekâtın Ramazan’da verilmesi gerekmez. Ancak, Ramazan ayında hayır yapmaya büyük önem veren milletimiz zekâtını bu ayda vermeyi gelenek haline getirmiştir.
Şunu da hatırlatalım ki hiç kimse zekât verdiği için fakir düşmemiştir; aksine zekât malın bereketini artırır, gönülleri birbirine ısındırır. Allah emrettiyse mutlaka bizim iyiliğimize olduğu için emretmiştir.
Bize düşen, fayda ve hikmetini anlayalım veya anlamayalım, o emre uymaktır.
UYULMASI GEREKEN 9 KURAL
İslâmî kaynaklarda zekât verirken uyulması gereken âdâb ve kurallar özetle şöyledir:
1. Zekât Allah rızası için verilir; başa kakmadan, gönül incitmeden yerine getirir (Bakara 2/261-265).
2. Zekât temiz ve helâl kazançtan, malının iyi cinsinden ödenir (Bakara 2/267).
3. Zekât, malın üzerinden bir tam yıl geçince verilmeli, mazeret bulunmadıkça geciktirilmemelidir.
4. Hanefîler’e göre zekât verenin gösteriş şüphesinden korunması, alanın da onurunun zedelenmemesi için gizlice verilmesi daha iyidir (Bakara 2/271). Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise, diğer insanlara teşvik olsun diye açıktan verilir.
5. Zekât mükellefi zekâta en ehil olanı araştırır (Bakara 2/273).
6. Zekâtın öncelikle kendilerine zekât verilebilecek akrabaya, sonra diğer yakınlara, komşulara ve çevreye verilmesi daha uygundur.
7. Zekât dağıtımında malın bulunduğu/kazanıldığı yerdeki fakirlere öncelik tanınır.
8. Zekât veren kişinin, verdiğinin zekât olduğunu fakire bildirmemesi daha iyidir.
9. Zekâtın bizzat mükellef tarafından verilmesi şart değildir, vekil veya kurum aracılığıyla da ödenebilir.
