İftar sofrasında davetiye
Ezana bir dakika vardı. İki kişiydik. Kapıdan çevrildik. “Davetiyeniz yok, sizi alamayız” dediler.
Yıllar geçti. Ama o cümle hâlâ kulağımda.
Bu hatıra benim için Ramazan hilali gibidir. Her yıl yeniden görünür; unutulmasın, hatırlansın diye.
Her Ramazan’ın ilk günü bu hatırayı paylaşırım. Adını da saklamam. O gün kapısında durduğumuz yer: Birlik Vakfı.
Bu yıl yine paylaştım. Beklediğim gibi olmadı. Meseleyi tartışmak yerine şahsımı tartışan yorumlar geldi. Hakaretler, ithamlar… “Takıntılısın” diyenler oldu. “Bedava yemek mi bekliyordun” diye soranlar…
Oysa mesele hiçbir zaman yemek olmadı.
Mesele, bir kurumun değil, bir zihniyetin dönüşümüdür.
Mesele, vakıf dediğimiz yapının ruhudur. Vakıf dediğimiz şey, malı ve imkânı Allah rızası için insanın hizmetine tahsis etmektir.
Vakıf, gönlünüzü genişletmek, eşiği genişletmektir.
“Davetiyen yok” diyerek kapıdan çevrilen bir genç, yalnızca bir mekândan değil; bir ruhtan, bir iklimden uzaklaştırılmış olur.
Bizim geleneğimiz imaretler kurdu. Kapısında davetiye sorulmazdı. Yolcuya da, garibe de, öğrenciye de yer vardı. Vakıf kültürü seçerek değil, gözeterek yaşardı.
Bugün ise birçok vakıf, kamusal imkânlara yaslanan, bürokrasiyle iç içe geçmiş, kariyer ağlarının dolaştığı alanlara dönüşmüş durumda. İftar sofraları bile bazen birer “çevre” mekânı hâline gelebiliyor.
Davetiyeler, kontenjanlar, listeler…
Mesele bir kurumun ötesindedir.
Mesele, vakıf zihniyetinin dönüşümüdür.
Daha düşündürücü olan ise şu: İnsanlar meseleyi konuşmak yerine refleks olarak kurumu savunuyor. “Demek ki bir sebebi vardır” deniyor. “Bedavaya yemek mi bekliyordun?” diye soruyor.
Oysa asıl soru şudur:
Bir vakıf sofrasında davetiye olur mu?
Bir ibadetin ruhu, organizasyon mantığına kurban edilebilir mi?
Eğer bir sofra statüyle korunuyorsa, orada bereket değil hiyerarşi vardır.
Eğer bir kapı, “bizden olan-olmayan” diye ayrılıyorsa, orada vakıf değil, kulüp zihniyeti vardır.
Bazen unutmak değil, hatırlatmak gerekir.
Eşitsiz muamele edenlere…
İbadetin ruhunu boşaltıp kurumunu baronlaştıranlara…
Sükseleri bozulur korkusuyla insanlara “ayak takımı” muamelesi yapanlara…
Ders olur mu, bilmiyorum. Ama hatırlatmak gerekir.
