Tarlaya ektim beton, tavukçuya kayyum atadım

Yakın zamanlarda Trakya’yı veya Güney Marmara’yı dolaştınız mı? Oralarda etrafa şöyle bir bakarsanız binlerce yıldır ekilip biçilen o devasa tarım alanlarında artık TOKİ konutlarının yükseldiğini göreceksiniz. Çeltik tarlalarında organize sanayi bölgesi inşaatları göreceksiniz. Göreceksiniz ki bereketli ovalar baştan aşağı beton altında kalmış, zeytinlikler yazlık site olmuş, neredeyse hiçbir yerde mera diye bir şey bırakılmamış.

Ama yalnızca Balıkesir, Bursa, Tekirdağ, Çanakkale çevresinde değil, Türkiye’nin genelinde durum böyle. KARAR.‘ın dünkü manşet haberinde yer alan detaylar hepimizi, en başta da ülkeyi yöneten kadroları dehşete düşürmesi gereken boyutta. Son otuz yılda Belçika büyüklüğünde tarım arazisi inşaat alanı olmuş.

Niye böyle? Tercih o yönde yapıldığı için.

Tarım ve hayvancılık stratejik sektörlerdir… Kendine yeten ülke, yerli ve milli üretim, gıda güvenliği…” falan diye atılan siyasi nutuklara kulak asmamak lazım.

Öncelikle bu lafları edenler tarlayı, bağı, bostanı, zeytinliği ilk fırsatta inşaat rantına feda ediyorlar mı etmiyorlar mı, ona bakmak lazım.

Bilhassa küçük üreticiyi destekleyip verimliliği artırmaya yönelik “planlı tarım politikaları” uygulanıyor mu, ona bakmak lazım.

Gıdada ithalatı sınırlandırmayı ve dışa bağımlılığı asgari seviyelere düşürmeyi hedefleyen bir yaklaşım var mı, ona bakmak lazım.

Maalesef önümüzdeki tablo bunun tam aksini gösteriyor.

Tarımda da hayvancılıkta da “planlama” bilinmeyen bir kavram, ithalat ise vaz geçilmez bir enstrüman. Bu yazıyı yazmadan önce epeyce makaleye ve rapora göz attım, hemen hepsinde altı çizilen tehdit buydu: Gıda arzında son çare olarak düşünülmesi gereken ithalatın çoktandır kalıcı bir mekanizmaya dönüştürülmüş olması.

Resmi belgelerde de açıkça görülüyor: Son beş yıldır tarımsal üretimde ve dolayısıyla ihracatta düşüş devam ederken, ithalat rakamları sürekli artıyor. TÜİK verilerine göre geçen sene diğer sektörler büyürken tek küçülen sektör tarım oldu. Bunun ötesi var mı?

Var. Hayvancılıkta durum daha vahim. 2010’da “fiyatları düşürme” amacıyla başlatılan ve sonra miktarı boyuna arttırılan et ithalatı geçen sürede hayvan varlığını azalttı, süt üretimini vurdu ve fiyatları düşüreceğine daha da yükseltti.

Diyeceksiniz ki siyasi nutuklarda “tarıma ve hayvancılığa destek” lafları çokça geçiyor, aslında yok mu böyle bir destek?

Aslında var. Son beş yıldır artan maliyetler yüzünden tarlasını ekemez, hayvan bakamaz hale gelen köylü vatandaşımız “nakdî olarak” destekleniyor hükümetimiz tarafından ama bunu “tarıma ve hayvancılığa destek” sayabilir miyiz?

Tabii ki sayamayız ama -başka vesilelerle hep söylediğim gibi- biz deprem öncesinde önlem alan hükümeti değil, depremden sonra çadır ve çorba dağıtan hükümeti seviyoruz millet olarak. Bunu da es geçmemek gerekiyor…

Bir mukayese imkanı verebilmesi açısından, geçtiğimiz yıllarda çiftçi grevleriyle gündeme gelen Fransa’daki duruma bakalım…

Fransız hükümeti krizdeki tarım ve hayvancılık sektörlerine destek amacıyla neler yaptı? Küçük üreticiye karşılıksız yardım parası mı dağıttı? “Siz köy kahvehanesinde oturun, ben sizin yüksek maliyetler yüzünden üretemediğiniz ürünleri dışarıdan ithal edeceğim, size de yardım parası vereceğim” mi dedi?

Hayır. Çiftçilere belli kalemlerde vergi indirimi veya muafiyeti getirerek, üretim maliyetini düşürmek için girdilerin bir kısmını sübvanse ederek, tohum ve yem yardımı yaparak, düşük faizli ucuz kredi imkanı sağlayarak, ithalatı sınırlandırıp ihracatı teşvik eden yasal düzenlemeler çıkararak destek verdi.

Peki, bırakın Fransa’yı veya diğer Avrupa ülkelerini, dünyada herhangi bir hükümet aşırı fiyat yükseltiyorlar diye bir ticari sektöre neredeyse tamamen el koydu mu bugüne kadar?

Biz ülkemizde bunu (da) gördük…

Oysa her işin bir usulü var. Diyelim ki beyaz et sektöründeki bazı firmalar aralarında anlaşarak piyasayı manipüle edip fiyatları arttırdılar, bu durumda yapılması gereken tüm sektöre el koymak mıdır?

Her ülkede tekelleşmeyi önlemek üzere görevlendirilmiş olan kurumlar bu alandaki düzeni kontrol altında tutmak için faaliyet gösterirler. Nitekim bizde de Rekabet Kurumu var, Ticaret Bakanlığının ilgili üniteleri var.

Kaldı ki “fahiş fiyat artışı” suçlamasının yöneltileceği ilk adres de çok isabetli seçilmiş görünmüyor.

Uzmanların açıklamasına göre, kırmızı et ve beyaz et fiyatları arasındaki fiyat makası 1’e 3 oranındaymış yakın zamana kadar. Ama şimdi 1’e 6 seviyesine yaklaşmış. Çünkü kırmızı ette son beş yıldaki fiyat artışı beyaz ettekinin tam iki katı oranında gerçekleşmiş.

Ayrıca bir de şu var: Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı, kırmızı et sektörünün büyük işletmelerin eline geçtiğini, Rekabet Kurumu müdahalelerine rağmen büyük firmaların diledikleri zaman fiyatlarla oynayabildiğini söylüyor.

Bütün bunlara karşılık, “fahiş fiyat” suçlamasının beyaz et sektörüne yöneltilmesi biraz kafa karıştırıcı tabii. Ama bu dönemde kafalar zaten fazlasıyla karışık olduğu için söylenebilecek ekstra bir şey bulamıyoruz.

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmişse…

YORUMLAR (5)
5 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.