Bir de uyandım ki... Gündem yine aynı gündem...
On gün kadar zorunlu bir yazı arası kullandım, yeniden masa başına oturduğumda günümüz Türkiyesi’nde fazlaca bir değişiklik olmadığını fark ettim.
Değişmeyen bir ana gündemi var ülkenin ve önümüzdeki kısa dönemde değişeceğe de benzemiyor.
Ana gündem değişmiyor ama ayrıntılar sürprizlerle dolu…
Seçimin tarihi yaklaşıyor ve sandığa yansıyacak oy ana gündemin en temel unsurunun bir kez daha tekrarlanmasına izin vermeyebilir… Çeyrek asırdır süren iktidar, halk kendi haline bırakılırsa, değişebilir…
Böyle bir ihtimalin varlığı tedirginlik kaynağı; bu ihtimali geçersiz kılmak ve yarının bugünden farklı olmadığı görüntüsünü devam ettirebilmek için elden gelen -hatta elden gelmeyen- ne varsa yapılıyor…
İktidar adına konuşanlar, yaşananların iktidarın değişmesini önlemek için yaşandığını saklama ihtiyacı bile duymuyorlar.
Akıl alır gibi değil ama gerçek…
Kıdemli politikacıların, talih kendilerine güldüğü dönemlerde ülkeyi yönetme görevini üstlendikleri günleri hatırlayıp, iktidarlarını tehdit eden gelişmeler yaşanmaya başladığında akıllarına benzer bir gerekçe kullanmak gelmediği için kendilerini suçladıklarını sanırım.
Daha eskiye gitmeye gerek yok: 1980 sonrasında sandıktan iktidar olarak çıkan Anavatan Partisi yerini CHP’nin bir versiyonu olan SHP ile Adalet Partisi’nin bir versiyonu olan DYP’nin oluşturduğu koalisyona terk etmek zorunda kalmıştı.
Bülent Ecevit’in başbakanı olduğu, partisi DSP’sinin de merkezinde yer aldığı bir koalisyon hükümetimiz de vardı.
Hepsi sandığın iradesine boyun eğdiler…
Süleyman Demirel yedinci kez yeniden geleceği makam odasını altı kez boşaltmak zorunda kalmıştı.
Lider düzeyindekilerden, muhalefetin kendilerini devirmek istediğini ortalığı karıştırmak için gerekçe olarak kullanmaya kalkıştıklarını hatırlamıyorum…
Paşa paşa yerler ve konumlar değişegeldi ülkemiz politika sahnesinde…
Günümüzde tanık olunanlara bir parça benzeyen tarzda olayların şimdi içi gelişmelerle karışmış olan CHP’nin tek partili iktidar dönemlerinde yaşandığını hatırlatan tanıklıklarla tarih kitaplarında karşılaşıyoruz; ama zaten o dönemlerin demokrasi iddiası bulunmuyordu.
CHP’nin lideri kayd-ı hayat şartıyla partisinin başına geliyor ve kendilerinden ‘ebedi şef’ veya ‘milli şef’ olarak söz ediliyordu.
Resmi unvanları ‘ebedi şef’ ve ‘milli şef’ olan liderler 1930-1940’lar Avrupa’sında da bulunduğu için fazla ayrıksı bir görüntü vermiyordu Türkiye…
Bugün, adı ‘tek partili’ konmamış, parti tüzüğünde lider için ‘kayd-ı hayat şartı’ bulunmayan bir sistem var ülkemizde, ancak sanki öyle olması gerekirmiş gibi bir anlayış, kürsülerden TV ekranlarına, oradan da sıradan insanların zihinlerine taşınıyor…
İktidar sözcüleri “Liderimizi yerinden etmek istiyorlar, arzu edilen iktidarın değişmesi” anlamına gelen sözleri rahatlıkla sarf edebiliyorlar…
Demokrasi öyle bir sistem değil mi zaten? Demokrasilerde iktidarlar değişir…
İngiltere’de İşçi Partisi ile Muhafazakar Parti kaç kez yer değiştirdi; bu da yetmezmiş gibi Muhafazakar Parti’nin kendisi de kısa sürede birkaç kez liderini yeniledi.
Almanya’da da durum farklı değil, İtalya’da da…
Oysa, bu ülkelerin ikisinde -Almanya ve İtalya’da-, 1930’lar dolayımında, lider ve önder anlamına ‘Führer’ ve ‘İl Duçe’ gibi unvanlar taşıyan politikacılar iş başındaydılar…
İngiltere bile aynı girdaba düşmek üzereyken son anda kendini koruyabilmişti.
‘Değiştirilemez’ iddialı iktidarlar 21. Yüzyıl’a hiç yakışmıyor…
Seçimin tarihi yaklaştıkça siyaset arenasında gerilimin artması yalnızca tek taraflı bir iddianın sonucu değil; muhalefetin iktidarı eninde sonunda değiştirecek bir formül bulamamasının da bunda payı büyük.
CHP’nin başına büyük rahneler açılacağını tahmin etmek hiç zor değildi. Yerel seçimde alınan başarılı sonuç, cumhurbaşkanı adayının ikinci turda aldığı oy oranı gözünü 2071’e dikmiş olan iktidar için ciddi bir tehdit teşkil etmiyor muydu?
Bunu bilmesi gerekenler şaşkınları oynuyor bugün…
Önceki genel seçimde CHP ile ittifak ederek TBMM’ye milletvekili sokabilmiş muhalefet partilerinin, şimdiki ayrı-gayrı oluşlarının ilk seçimde baraj duvarına çarpma sonucunu getireceğini görmemeleri imkansız.
Kendilerine verilecek fakat barajı aşmalarına yetmeyecek orandaki oyların iktidarın devamına yarayacağını hesap etmiyor olmaları da…
E, bu durumda ne olacak?
İktidarın seçimden korkması için görünür bir sebep yok, ancak yine de tedbiri elden bırakmıyor iktidar cephesi…
On gün aradan sonra ülkemiz gündemine yeniden ısınmaya çalışırken arada geçen günlerde siyasi hayatta fazla bir değişiklik yaşanmadığını fark etme bahtsızlığına uğradım.
Bir baskın seçim ilan edilse sandık sonucu ne olur dersiniz?
