Eyyâm-ı bahûrda iskele hep şıkır şıkırdı

papaz-kacti.jpg

Pazarları mantı günümüzdü. Anneminki Sinop mantısıdır, diğerlerine nazaran az büyüktür ve kulak şeklinde bükülür. Mantıya bayılırım, çatlayana kadar da tıkınırım. Ama, şimdikiler tatsız tuzsuz hazır kıymadan mantı yapıp Sinop işi diye bizlere yutturuyorlar. Oysa, Sinop mantısı satır etinden yapılır. Satırla doğradığınız da mutlaka yağsız ve sinirsiniz dana eti olmalıdır.

Lamba söndü (İs) oldu, sahan düştü (tan) dedi, ben de sana (bul) dedim. Şimdi sadece parantezdekileri okuyun. İstanbul. Yahya Kemal’in İstanbulu tamam da, isterseniz şehri bir de Necip Fazıl’ın sesinden hissedin. “O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim / Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur / Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur / Denizle toprak yalnız onda ermiş visâle / Ve kavuşmuş rüyâlar, onda, onda misâle”. Tercüman gazetesinden Reşad Ekrem’in İstanbulunu adımlamaya daha bir yıl var, ama dünyaya Milliyet’in sayfalarından açılıyorum. Gazetemin 1 Mart 1970 günlü nüshasının altıncı sayfasında Kemal Tahir’in “Büyük Mal” ve William Saroyan’ın “Ben Annemi Seviyorum” romanlarının tefrika edildiğini söylesem, bugün kimse inanmaz. Aa, az kalsın ıskalayacaktım, sıkı durun, beşinci sayfada ise Henri Charriere’nin “Kelebek” romanının Charles Popineau’nun çizgileriyle tefrikasına başlanmıştı.

1 Mart Pazar günüydü, cebimdeki sinema parasını haftaya saklamak istiyordum, çünkü Sinema 63’te “San Sebastian’ın Topları”, Süreyya’da ise “Kibar Soyguncu” oynayacaktı. Sadece radyodan Fenerbahçe’nin Altay maçını dinleyip, kitap okuyacağım. Merâklısı için yazayım, maça Datcu, Şükrü, Numan, Nunweiller, Ercan, Levent, Can, Ziya, Zeki, Nedim ve Ogün on biriyle çıkmıştık. Altay’ı 2-0 devrdiğimiz maçta gollerin 3’üncü dakikada Nunweiller’den ve 40’ıncı dakikada Ogün’den geldiğini anımsıyorum. Maçı seyredemedim ama ertesi gün Namık Sevik’in Milliyet’teki yazısını okulda tartışmıştık. Rahmetlinin, bizim Can’ı hedef yapıp, gider ayak nedir bu haşînliğin meâlinde bir şeyler yazdığı aklımda. Altay deyip geçmeyin ha, şampiyonluğun en büyük adaylarındandı ve sezonun sonunda Fenerbahçe’nin ve Eskişehirspor’un peşinden ligi otuz altı puanla üçüncü sırada bitirecekti.

Pazarları mantı günümüzdü. Anneminki Sinop mantısıdır, diğerlerine nazaran az büyüktür ve kulak şeklinde bükülür. Mantıya bayılırım, çatlayana kadar da tıkınırım. Ama, şimdikiler tatsız tuzsuz hazır kıymadan mantı yapıp Sinop işi diye bizlere yutturuyorlar. Oysa, Sinop mantısı satır etinden yapılır. Satırla doğradığınız da mutlaka yağsız ve sinirsiniz dana eti olmalıdır. Malzemesini, kabaca hamuru, içi ve üstü için diye üçe ayırın. Dört kişiyseniz, hamuru için bir yumurta, bir su bardağı ılık su, un ve tuz kâfidir. İçini de üç yüz gram satır etiyle, bir kuru soğanla, maydanozla, karabiberle ve tuzla hazırlayın. Üstü için yoğurt, salça, nane, pul biber ve sarımsak şarttır. Bitti mi, hayır bitmedi, üstünün üstüne de bol tereyağı ve havanda hafifçe dövülmüş ceviz döküp öyle servis edeceksiniz.

Bizde Sinop mantısı akşam üstüne doğru yenirdi, kışları Pazar sabahlarımızın değişmeyeni ise fırında tandır usulü kuzu kelleydi, iki kuzu kelle almak için de sabahın köründe Kasaplar Çarşısı’na inerdim. Güzergâhım genellikle Emin Âli Paşa Caddesi, Turşucu Dere Sokak, Hazan Sokak, Daryol Sokak, Çağlar Sokak, Bostancı Camii Sokak, İstasyon ve Bostancıbaşı Köprüsü şeklinde olurdu. Bostancı o yıllarda Suâdiye’nin sanki yirmi yıl kadar gerisinden gelen bir sâhil kasabasından farksızdı. Eyyâm-ı bahûrda iskele hep şıkır şıkırdı da, semtin yağmurlardaki kasvetli tehnâlığını hiç sevmezdim.

Herkesin mahallesinde farklı bakkalı ve farklı kasabı vardı. Bakkalların ismi Ali Bakkal, Abdullah Bakkal, Sabri Bakkal veya Hilmi Bakkal olarak sürekli değişse de, onlardan öyle tiko para bir şey alındığı pek görülmüş şey değildi. Ne alıyorsan, veresiye defterine yazdırıyordun. Eski bakkal defterlerinden saklayan varsa, açsın bir baksın. Apikoğlu’nun sucuklarını, Komili’nin veya Kırlangıç’ın zeytinyağlarını, Koska’nın helvasını ve Elit’in çikolatasını sayfalarda muhakkak görecektir. Peki, mahalle bakallarında bulunmayanları aranızdan anımsayanlar var mı? İsterseniz ben ucundan azıcık başlayayım, peşine de eklemeleri siz yapın.

O yıllarda bakkallarda boza satılmazdı. Haksız mıyım? Hayır, ne Ali Bakkal’da ve ne de Sabri Bakkal’da boza bulunmazdı. Şâyet kış gecelerinde boza keyfi yapmak istiyorsanız da, Halitağa Caddesi’ne saparken alt köşedeki Ali Sinan Bozacısı’na uğrayacaktınız. Aklınızın bir köşesine Ali Sinan’ın üfleme el yapımı cam şişelerini kaydedin. Tamam, sokaklardan bozacılar da geçerdi, ancak Ali Sinan’ın bozasının yanında onlarınkine boza denemezdi. Beyaz çevirme tatlısı veya demirhindi şerbeti mi istiyorsan, onun için de 4A otobüsüne binip Kadıköyü’ne Ali Muhiddin Hacı Bekir’e inmen gerekiyordu. Bu satırların muharriri sıkı reçelcilerdendir. Bu yüzden Yenigün’ün portakal veya Ereğli Konservesi’nin kara erik reçelleri için İstanbul kazan ben kepçe dolaşmışlığı çoktur. Akide şekeri dersen de Cafer Erol’dan şaşmayacaktın. Suriçi’ndekiler ise elbette Hafız Mustafa’ya giderlerdi. Taşdelen suyumuz haftada üç gün kamyonla hasıra geçirilmiş on beş litrelik cam damacanalarda kapımıza kadar getirilirdi. Sırmakeş ve Hamidiye suları da pek lezizdi ama nedense biz Taşdelen’e aboneydik. Sabahları köpüklü Türk kahvesinin tiryâkisiysen haftada bir Kurukahveci Mahmed Efendi Mahdumları’ndan yüz gramlık bir paket çektirecektin. Yorgunluktan tansiyonun mu oynadı, Eyüp Sabri Tuncer’in kesif kokusunun bayılanı nasıl ayılttığını eskilere sorun.

Ayın moda şarkılarını öğrenmek isteyenin, Kadıköyü’ndeki Melodi ve İstanbul, Beyoğlu’ndaki Lale, Mini Lady ve Karakedi plakçılarının önünde on dakika beklemeleri gerekirdi. Ben söyleyeyim, Shocking Blue diye Hollandalı bir rock topluluğu vardı, onların “Venüs” ve “Send me a post card” 45’likleri peynir ekmek gibi satıyordu. Bir de çok satanlardan “Na-Na, Hey-Hey, Kiss Him Goodbye” diye bir 45’lik vardı. Bugün hiçbirinin müziği ve sözleri aklımda değil. Yıllar sonra, “Na-Na, Hey-Hey, Kiss Him Goodbye” şarkısının Beatles’ın “Come Together” şarkısını bile solladığını öğrendiğimde handiyse şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Ama bizimkiler ölümsüz parçaları plak yapmışlardı. Aklıma en başta Modern Folk Üçlüsü’nün Balet Plak’tan “Ali Paşa Ağıdı”, peşinden de Özdemir Erdoğan’ın Sahibinin Sesi’nden “Duyduk Duymadık Demeyin” isimli 45’likleri geliyor. İkisi de ‘79’un sonuna kadar bendeydi, sonra Feneryolu’nda nasıl kayboldular, aklım almıyor. Aa, bir de Stevie Wonder’in “Yester-Me, Yester-You, Yesterday” parçası vardı, az kalsın onu unutacaktım.

Sizi bugün Kurudere Sokak’tan Şemsettin Günaltay Caddesi’ne çıkarayım. Ben şimdi tarihe not düşmek için Şemsettin Günaltay diyorum da, aslında hepimiz için minibüs caddesiydi. Kadıköyü-Pendik minibüsleri Şemsettin Günaltay Caddesi’nde çalışırdı. Aklıma önce ‘63 model yıllı Ford Thames 400 E geliyor. Tamponun hemen üstünde otuz gözlü bir ızgara vardı, ön camın altındaki yuvarlak hattın sağ ve sol başlarındaki kehribar renginde dönüş sinyali lambaları, yuvarlak hattın keskin şekilde aşağıya doğru burun yaptığı kısmın ortasındaki kırmızı zemin üstüne “THAMES” yazısı dikkat çekiciydi. BMC TM 25 serisinden Morris ve Austin minibüsleri de pek severdim. Onların yuvarlak hatlı bombeli kaputları ve sevimli far tasarımları hâlâ aklımda. Commer 1500 FC minibüsler de tutulmuştu. Ama caddenin Commer minibüsleri ‘63 model yıllı olanlardan değil de, rozet yerine “COMMER” isminin konduğu Seri 2A’dan olanlardandı. Tamponlarının hemen üstündeki üç krom şeritli ızgaraları hayli estetikti de, plaka için ön panelin üstüne ve farların arasına yer yapılması bence bir tasarım harikasıydı. Ford Transit Mk1 onlardan sonra hatta çıkmıştı ama sayıları yine de Ford Thames 400 E kadar vardı. Yarım burun ön tasarımına “Domuz surat” deniyordu. Bir de burunsuz FK Ford Taunus Transit minibüsler unutulmaz, uzaktan göründüğünde onları Tempo Matador ile karıştıran çok olurdu. Oysa, Tempo Matador minibüsler daha ziyâde Harem-Gebze hattında çalışıyordu. Ankara Yolu’ndan aşağıya inmeyen bu minibüsler niçin diğerleri kadar revaçta değildi, bilmiyorum.

Şemsettin Günaltay Caddesi’nin üstündeki Avşar Sokak ile Kaymakam Kemal Sokak arasında, şimdiki Ayçil Sokak’a kadar Şenesenevler Yapı Kooperatifi’nin ‘50’de “Banka Evleri” veya “Ziraat Bankası Evleri” olarak tek veya iki katlı olarak inşâ ettiği 55 konut bulunuyordu. Ayçil Sokak’ın üstü ise yaz kış çamur deryâsıydı. Kaymakam Kemal Sokak ile Forsa Sokak arasındaki bostan aklımda, oranın kadidi çıkmış dolap beygirine çok acırdım. Kadıköyü tarafına doğru yürürseniz, cadde üstüne ve çayır çimenin ortasına Huzur, Yayla ve Yıllar apartmanları, onların az ilerisine ise işçi blokları dikiliydi. Suâdiye Ortaokulu’ndan sınıf arkadaşım olan Burhan beyaz badanalı İşçi Blokları’nda otururdu. Blokların çapraz karşı sırasında ve az yukarısında 3 Haziran 1932 günü açılışı yapılan Erenköyü Sanatoryomu’nu ve Kılıç Ali’nin köşkünü anımsıyorum. Sanatoryum Muhittin Paşa’nın arâzisinde üç köşkten ve bir yeni pavyondan mürekkepti. Orada yengemin kız kardeşi Milhan hasta yatıyordu. Her hafta kendisini ziyâretine giderdik. Edebiyata merâklıydı, yazdığı şiirleri okuması için babama verirdi. Sanatoryum ‘76’da sigortalı işçiler için akıl hastahânesi yapılmadan birkaç yıl önce, ben lisedeyken, maalesef Milhan veremden orada vefât edecekti. Sakın ha Kılıç Ali’nin Kazasker’deki ahşabını Bostancı’daki köşküyle karıştırmayın. Kazasker’deki ahşap ‘83’te yandı kül oldu, köşkün arâzisine ise sonradan “19 Mayıs Konakları” inşâ edildi.

Birkaç satır önce Muhittin Paşa dedim ya, Rast türkü mahallin taşına toprağına sinmiş, cümle notalar adımlarımda ayaklandı. “Ağam Adanalı, paşam Adanalı / Evde duramı’yom sana dadanalı / Sebebim sen oldun şişman delikanlı / Hey güllü, hele hele güllü, peştemalı püsküllü”. Muhittin Paşa’nın bahtsız kerîmesi Ruhiye, peştemalı püsküllü bir Adanalı olan Yeğenzâde Sadi Bey’e gönlünü kaptırmış. Ne var ki, zâbit muallimin gözü göz değil, köşke içgüveysi girince hânede ne kadar hizmetçi kız var, hepsinden börek açmış. Ruhiye çok deri boklamış zevcinden kurtulmasına kurtulmuş da, genç yaşında bir kanser illetinden kurtulamamış. Yeğenzâde Sadi Bey’e ne olacak, adam at sineği gibi bacak aralarında ömrünü tüketmiş, bildiğim kadarıyla Ruhiye’den sonra iki evlilik daha yapıyor.

Şimdi durağa yanaşan belediyenin Skoda 706 RO otobüsüne binip, Altıyol’a gideceğim. Feza’da “Kalbimin Efendisi” oynuyor, bir Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun filmi. İçi hep mazot kokan Skoda otobüsümüz Göztepe’ya yanaşırken de Reşad Ekrem Koçu’yu durakta görür gibi oluyorum, peşindeyse ‘57’de vefât eden ablası Emine Halet Hanım’ın kedileri. Hepsi de üstâdın mâzîsinden fırlamışlar...

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.