Sizinki Anadolu irfanı, bizimki onun bunun irfanı mı?
Bendeniz dâima “terörsüz Türkiye”den yana oldum. Çözüm süreçlerini, “ama”larımla destekledim. Ülkem için hayırlı olanı niye istemeyeyim? Bununla berâber, karşı olanları da önemsedim ve önemsiyorum. Çünkü önceki çözüm sürecinde hayır diyenler haklı çıktılar. Şimdi de sıkıntı var. “PKK’ya silah bıraktırdık.” diye sevinenler, PKK’nın elinde ne kadar silah olduğunu biliyorlar mı? Bir terör örgütü, “Elimde şu kadar silah var. Hepsini teslim ediyorum.” dediğinde “Beyan esastır” diyerek inanacak mıyız?
Rahmetli ağabeyim subaydı. Doksanlı yıllarda Şırnak Namaz Dağı’nda savaştı. O da çözümden yanaydı. Pis bir savaşın olduğunu söylerdi hep. “O zaman niye oradasın?” dedim bir keresinde. “Mehmetlerin burnu kanamadan analarına dönsün diye. Buraya, hep gariban Anadolu çocukları geliyor.” dedi. Bu kadar vatansever bir subay, hâinlik olsun diye çözüm ister mi? Israrla bu çizgideydi. Maalesef o dönemin çözüm karşıtı milliyetçileri, ülkesi için canını ortaya koyan bu şerefli askerlere bile hakâret ediyorlardı.
Şimdi onlar, herkesten fazla çözümcü oldular. Hızlarına şaşıyorum. Öcalanla hediyeleşmeye methiyeler düzecek kadar coştular. Ayıp olmasa yüzerek İmralı’ya ziyârete gidecekler. “Vaktiyle şöyle dediniz, böyle dediniz” demeye gerek kalmadan kılıfları hazır. Ağızlarından çıkanı unutmadılar.
Kalemini kılıçtan beter sallayan, kırk türküsü de olgun armut üstüne olan bir köşe yazarını tâkip ediyorum. Aslında eğleniyorum. Her yeni gelişmede, daha doğrusu, “Hele bir deneyin, yakarım ulan!” kıvâmında karşı çıktığı şeyler hayâta geçtiğinde nasıl bir mâzeret bulacak diye merak ediyorum. Çehov’un Oçumelov’una rahmet okutuyor. Önceki çözüm sürecinde devlet aklı yokmuş da şimdi varmış. Bu yüzden destekliyormuş, helâl tekmeci yazar. Sosyal medyada, ekranda iktidarı eleştiren herkesi hâin ilân etmekten sinir sistemi iflas etti. Ağıza alınmayacak laflar, mesajlarında var. Okuyunca ve izleyince, “Silivri gerçekten soğukmuş” diyorum.
Birinci çözüm süresinde Bahçeli’nin danışmanlarından birisi Diyarbakır’a gittiğinde Andımızla karşılandı. Bunu bir yazıyla eleştirdim. Eskiden beri Andımız hakkındaki fikrim aynı. Bu ülkenin bir tâne İstiklâl Marşı var. Reşid Gâlib’in müsâmere şiiri umûrumda olmadığı gibi Nihal Atsız’a yaptıkları da ortada.
“Ya Nihal Atsız’dan vazgeçin ya Reşid Gâlip’den” başlıklı o yazımda şu ifâdeler vardı:
“1994 yerel seçimlerinde, sanatçılar Beyoğlu'nda meyhâneler ve kerhâneler kapanacak derdine düşünce bir sanatçı, ‘Refah'a karşı olacağız diye kerhâne bekçisi olduk.’ demişti. MHP de, Ak Parti'ye karşı olmak adına Kemalizmin bekçisi oldu.”
Mezkûr danışman, tövbe estağfirullah, “Ya Apodan vazgeçin ya Allah’tan” başlıklı bir yazıyla cevap verdi. Yazıdaki, “türbanlı bir Kerime” ifâdesine takılmadım. Adam, asker çocuğuydu ve mesele hakkında çok hassastı. Bir de “a la garson” türbanlıymışım. Bir edebiyatçı tanıdığım aradı. “Unutmuşsun. Şiire bir daha bak! O ifâde, fâhişe demek.” diye uyardı. Atsız’ın şiirine baktım, aynen böyleydi. Bir akl-ı evvelin yediği nâne, partisini bağlamazdı. Özür bekledim, gelmedi. E nâmus bu, bostanda bitmiyor! “Fikirlerimden tâviz vermektense limon satarım” diyen danışmanın sınırlarını, kalemle çizdim. Yalan yok, şimdi yazdıklarını okuyup, “Adamı bööle Fenerbahçeli yaparlar” diye eğleniyorum.
Limon satmak, öyle basit bir şey değil. Hele de “kravatsız çıkmam âbi” tipindeki adamların harcı, hiç değil. Hazret, limon satmaktansa bir o yana bir bu yana kıvırıyor. Yine de haddimi aşıp, “Allah’tan mı vazgeçtiniz?” diye bir inanç sorgulaması yapmam.
Dün Devlet Bahçeli, sürecin devlet aklı ve Anadolu irfanının gücüyle başarıya ulaşacağını söyledi. Elbette öyle. Önce Allah’a, sonra bu güce güveniyoruz. Mehmetlerin burnu kanamadan analarına dönsün istiyoruz.
İyi güzel de önceki süreçte de aynı parti iktidardaydı. O zamanki akıl neyin aklıydı? O zamanki irfan neyin irfanıydı?
Allahaşkına siz isteyince Anadolu irfanı, biz isteyince onun bunun irfanı mı oluyor? Biz de Anadolu çocuğuyuz. Bizi de içeri alın!
OMURGASIZ TUFAN
Gülse Birsel’in dizisi “Yalan Dünya”da bir Tufan vardı. Dizi yönetmeni Tufan, sırt ağrıları dayanılmaz olunca doktora gitti. Doktor, “Tutulma filan oluyor mu?” diye sorunca şöyle dedi:
“Çok esneğimdir. Fâre gibi kapıların altından geçerim gerekirse.”
Tufan, ahlâktan bahseden doktora, “Hipokrat yemini, sizin meslekte var; bizim meslekte yemin yok.” diyecek kadar da yüzsüzdü.
Tufan’ın sırt emarı çekilince omurgası olmadığı ortaya çıktı. Doktor, tıp târihinde bir ilk olduğunu ve literatüre gireceğini söyleyince pişkin pişkin gülerek şöyle dedi:
“Literatüre gireceksek bir fiyatı olur. Üç beş çorba parası atarsınız artık!”
Durup dururken Omurgasız Tufan nereden aklıma geldiyse …
