Kapasitesi yüksek, keyfiliği düşük bir devlet nasıl kurulur?
İçinde doğup büyüdüğümüz dünyanın kurallarını hâlâ “doğal” ve “normal” sayıyoruz.
Kafamızda devlete, eğitime, iş hayatına dair kalıplar var:
Para şöyle çalışır. Hukuk şöyle işler. Şirket şöyle yönetilir. Demokrasi böyle uygulanır...
Oysa bunların hiçbiri tabiat kanunu değil.
Bunlar, belirli tarihi şartlarda, bizim gibi insanların ürettiği çözümler.
Bir çözümün uzun süre kullanılmış olması, onun her zaman işe yarayacağını garanti etmiyor.
Yaşadığımız derin sosyal, siyasi, ekonomik krizler bunun en açık ispatı.
Bilgiye erişimin zor olduğu dönemlerin mantığıyla üretilmiş eğitim sistemi artık çalışmıyor.
Fabrikaya göre tasarlanan zaman disiplini ve çalışma düzeni, anlamını yitirmiş durumda.
Aşırı güçlenen merkezi bürokrasiler, toplumların bugünkü karmaşıklığı karşısında hantallaşıyor.
Yeni teknolojiler ve küreselleşme, ulus devletlerin egemenlik iddialarını aşındırıyor.
Sorunlar, biz onları çözemedikçe üst üste yığılıp önümüzü kapatıyor.
Yeni dünyanın sorunlarına, eski dünyanın kurumlarıyla çare arıyoruz.
Bugüne kadar büyük dönüşümlerin motoru çoğunlukla siyasal ideolojilerdi:
Feodalizmden kapitalizme geçiş. Sanayi Devrimi. Sosyalizm. Liberalizm. Ulus-devlet. Refah devleti...
Fakat artık hayatımızı, yapay zekâ, biyoteknoloji, otomasyon, küresel finans, iklim değişikliği ve bilgi ağları gibi unsurlar belirliyor.
Sorunumuz, sistemin “yanlış insanlar” tarafından yönetilmesi değil eski düzenin yeni dünyanın sorularına cevap verme kabiliyetini yitirmiş olması.
İnsanlığın kurduğu en güçlü kurumlardan biri devlet.
Devletin meşruiyeti, büyük ölçüde bireylerin kendi başlarına yapamayacakları işleri, ortak güçle yapabilmesine dayanıyor.
Ama ortak güç büyüdükçe başka bir sorun ortaya çıkıyor: Bu gücü kim, nasıl sınırlayacak?
“İnsan insanın kurdudur” diyen Hobbes’un problemi insanların birbirine zarar vermesiydi.
Bunu engelleyebilmek için “Leviathan” gerekiyordu.
Bugünün problemi, insanlara zarar veren Leviathan’ın nasıl dizginleneceği.
Devletin elinde vergi var. Polis var. Ordu var. Mahkeme var. İzleme, yasaklama, yargılama, cezalandırma yetkisi var.
Ama bu orantısız güç karşısında vatandaşın neredeyse hiçbir gücü ve teminatı yok.
Şöyle bir paradoks söz konusu: İklim, salgın, altyapı, yapay zekâ, veri güvenliği, finansal sistemler, enerji, savunma gibi alanlardaki problemlerin bireylerce çözülmesi mümkün değil.
Yani bu devasa problemlerle başa çıkabilmek için güçlü bir devlete ihtiyaç var.
Ama “devlet”, güçlendikçe, devleti yönetenlerin yoldan çıkma ihtimali artıyor.
Geleceğin devleti hem daha güçlü hem daha sınırlı olmak zorunda.
Daha güçlü olmalı. Çünkü daha büyük sorunlarla uğraşacak.
Ama aynı zamanda daha sınırlı olmalı. Çünkü sahip olduğu güç geçmiştekinden çok daha tehlikeli olacak.
Asıl mesele, devleti küçültmek ya da büyütmek değil devletin yapabildikleri ile devletin yöneticilerinin her istediklerini yapabilme kapasitesini birbirinden ayırmak.
Gücü yüksek ama yetkisi sınırlı; kapasitesi yüksek ama keyfiliği düşük bir devlet nasıl tasarlanabilir?
Yöneticilerin, illa “iyi” insanlar olmasını gerektirmeyecek, kötü davranışın maliyetini çok yükselterek en “kötü” yöneticilerin bile yoldan çıkmasını engelleyecek yeni bir siyasal sistem nasıl kurulabilir?
Adalet, özgürlük, eşitlik, insan onuru gibi değerleri korumak için artık işe yaramayan 20. yüzyıl kurumlarının yerine ne koyulabilir?
Teknolojik, ekonomik ve toplumsal dönüşümler hızlanıyor.
Biz hâlâ eski binalarımızın duvarlarını boyayarak onları kurtarabileceğimizi düşünüyoruz.
Oysa yaşadığımız sarsıntılar o binaları tek tek oturulmaz hale getiriyor.
Eski yapıların bazıları çökecek. Bazıları şekil değiştirecek. Bazıları ise yalnızca isimlerini koruyarak bambaşka yapılara evrilecek.
Klasik kalıpların, ezberlerin dışına çıkmaya cesaret edebilen insanlara ihtiyacımız var.
Önümüzdeki dönemin en değerli insanları, mevcut sistemde en iyi çalışanlar değil; sistemin neden böyle olmak zorunda olduğunu sorgulayabilenler olacak.
Meselemiz artık eski düzeni kimin yöneteceği değil; yeni düzeni nasıl kuracağımız.
