Bunları para mı bozuyor?
İnsanların güzel bir maksatla ve bir fikir etrafında bir sosyal dayanışma içine girmeye ihtiyaç duymalarını ve ‘cemaat’ oluşturmalarını anlayabilirim.
Benzer ifadeleri tarikatlar için de kullanabilirim.
Böyle yapılarda bir irşad edicinin, bir mürşidin bulunması lazım.
Tasavvufi gelenekte ‘mürşid’e çok büyük kuvvetler izafe ediliyor. Bir ‘kutub’un alemi çekip çevirmesi, bu dünyanın ve öteki dünyanın işlerini idare etmesi gibi kuvvetler.
Bunlar gerçekliği kanıtlanabilir şeyler değil. Eğer inanabilirsen inanırsın.
Bir de süluk edebilmen için senin tercih ettiğin ya da intisap ettiğin mürşidin diğerlerinden üstün olduğundan emin olman lazım.
Bir insanın buna ikna olması zor. Ancak tabiatın yatkınsa, ikna olmaya meylin varsa ikna olabilirsin.
Bende öyle bir meyil hiç olmadı.
Mamafih bunlar asırlar içinde teşekkül etmiş gelenekler.
İnsanların bir kısmı da güzel niyetlerle bu gelenekleri benimsemiş. Bir yola ittiba etmiş.
İşin içinde İslam’a uymayan, insan haysiyetine uymayan şeyler, saçma sapan ritüeller yoksa hariçten gazel okumam gerekmez.
Ama tapınmayı andıran ilişkiler varsa hariçten bunun yanlış olduğunu, bir sapma olduğunu söyleyebilirim.
Bugünlerde halk arasında ‘Süleymancılar’ tabir edilen cemaate yönelik büyük bir operasyon yapılıyor.
(Bu topluluk kendileri için ‘Süleymancı’ değil ‘Süleymanlı’ tabirini tercih ediyor.)
Büyük ithamlar, acayip paralı pullu işler.
Bu ithamların doğru olduğunu varsayarak bir şeyler yazmak yargının memleketimizdeki işleyiş veya işletiliş şekli dikkate alındığında hakkaniyete uymaz diye düşünüyorum.
İnsanlar ‘masumiyet karinesi’ tabirini kullanarak lafa başlıyor ardından tedavülde olan ve olmayan bütün dedikoduları, bütün kıyl ü kaali adamların başından aşağı boca ediyor.
Ayrıca, bugüne kadar bu topluluk hakkında bir şey yazmamışım, çizmemişim.
Şimdi, bugünlerde başlarına iş geldi.
Haydiii, fırsat bu fırsat, koroya katılayım şimdiye kadar demediklerimi bugün diyeyim.
Son derece kalitesiz.
Son derece biçimsiz.
Bu topluluğa hususi bir yakınlık hissetmiyorum.
Babam İsmail Cömert’in Balıkesir Müftüsü olarak görev yaptığı dönemde (70’li yıllar) babamla çok uğraştıklarını iyi hatırlıyorum.
Babam hem medrese eğitimi almış hem de İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslam Enstitüsü mezunuydu. Hıfzı da Arapçası da sağlamdı. Mukabelelerde o gün gelemeyen hafız varsa o hafızın sayfalarını okurdu. Yani babamın aldığı eğitime bir diyecekleri yoktu. Fakat uğraştılar.
Bu uğraşmalarını da babamın o günkü muhataplarının cahilliğine veriyorum. Saklayıp bir husumet vesilesi yapmadım.
Babam merhametli bir insandı. (Allah da ona merhamet etsin.) Kötülüklerine kötülükle mukabele etmedi. Olacak işleri varsa yaptı.
Cemaatlerin parayla ilişkisi oluyor.
O kadar insan bir araya gelmişler ve bir dayanışma halindeler. Birbirlerini kolluyorlar. Alışverişte birbirlerini tercih ediyorlar.
Bu ilişkilerin sonunda bir ‘cemaat hasılası’nın oluşması anlaşılabilir.
O ‘hasıla’nın hayatın gerçekleriyle bağdaşmayacak cesamette bir yekûn oluşturması anlaşılmaz.
Şu anda anlatılanlar bu ilişkilerden hasıl olabilecek meblağlar değil.
İnsan kendi kapasitesiyle mütenasip bir serveti idare edebilir.
Azsa, makul miktardaysa servetin sahibi sayılırsın.
Fazlaysa servet senin sahibin olur. Servet seni yönetir.
O serveti korumak ve arttırmak için akla hayale gelmeyecek şekillere girersin.
Cemaatlerin de bireylerin de bu hususa dikkat etmeleri lazım.
Servetleri istiap hadlerini aşan devlet ricalinin de hayır hasenatla iştigal eden müesseselerin de…
Kendi tercih ettikleri adlandırmayı kullanayım; ‘Süleymanlı’ cemaatinin mürşidi Süleyman Hilmi Tunahan faziletli bir alimdi.
Kimseden para pul aldığını veya topladığını zannetmiyorum. Varlıklı bir insandı.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve harf inkılabının ardından dini eğitim büyük ölçüde kısıtlanınca endişeye kapıldı.
Dışarıda rastladığı zeki, kabiliyetli gençlere ders okutmak için çiftliğinde istihdam ettiği anlatılır. Yani okuttuğu talebeye ücret ödüyordu.
Cemiyet-i Müderrisin’deki tartışmalar sırasında her müderrisin fahri olarak talebe okutmasını, bu şekilde İslam’ın ömrünün hiç olmazsa bir nesil daha uzayacağını belirtmişti.
Talebeleri Kur’an eğitimine önem veriyordu. Herkesin on kişiye Kur’an öğretmesini Süleyman Efendi’nin vasiyeti olduğunu söylüyorlardı.
Zamanla siyasi şartlar değişti. Kur’an okumayı öğrenmek, öğretmek yasak olmaktan çıktı. Mushaflar bol bol, özgürce basıldı. Kursların sayısı da çoğaldı.
Fakat ne günah işlediysek Kur’an’ın manası cemiyetin içinden çekildi gitti.
Küçüklerimizi bilmem ama büyüklerimizi para bozmuş olabilir.
