Tek ben doğru, herkes yanlış
Memlekette neden birlikte ortak başarılara imza atamıyoruz sorusunun temelinde belki de bu kabul yatıyor. Herkes kendi yaptığını tek doğru sayıyor. Kişi öyle kabul etmese zaten öyle davranmaz, kabul. Asıl problem, kendi yaptığını kesin, mutlak, tartışmasız doğru bulmaktan öte; kalan herkesin durduğu yerin de yanlış, yanlışın ötesinde dipsiz ve düzeltilmesi şart hatalı olduğundan hareket etmek.
“Türkiye üç tarafı denizlerle, dört bir yanı düşmanlarla çevrili kara parçasıdır.” özlü deyişi de, oy verdiği partinin dışında kalanların vatan haini ya da ihanetin kıyısında olduğunu düşünmekten mensup olduğu cemaat dışındakilerin arkasında namaza durmamaya kadar nereyi tutsanız elinizde kalacak bir psikoloji toplumsal hayatı esir almış durumda. Trafikte yol da bizim, okulda zeki olan da bizim çocuğumuz. Siyah-beyaz ikileminin dışında gri bölge neredeyse yok.
Çoğulculuk, demokrasi diğerlerinin de haklı olabileceği varsayımından hareket etmek zorunda. Eğer diğerlerinin de iyi tarafları olma ihtimali yok ise o zaman ne olursa olsun hakikati, yetkiyi, gücü karşı tarafa bırakmamak gerekiyor. Diyelim ki hiç doğru yanları yok en azından şanslarını demokratik kurallar gereği denemelerine razı gelmek gerekiyor. Ancak doğrunun tek sahibi olma iddiası bu rızayı da imkânsız hale getiriyor. Yaratıcının yarattıkları için tanıdığı seçim yapma, inkâr etme ayrıcalığı sadece seçilmiş kesimlere has bir daireye hapsoluyor.
Siyasi partilerin kimlik tanımında cinsiyet, yaş, gelir değişkenlerinden daha güçlü belirleyiciler olması siyasi geçişkenliği sınırlıyor. Parti aidiyeti o derece yüksek, özellikle iktidarın biz ve onlar tarifi o kadar keskin ve katı ki liderler farklı tutum almadığı sürece farklı siyasi görüşten bireylerin empati geliştirmesi çok istisnai bir örnek haline geliyor. Ülkede muhafazakârları, sekülerleri, milliyetçileri zaten buraya yazmak mümkün. Kendilerini çoğulculuğa en açık kesim olarak gören liberallerde bile hoşgörü bazen karşıdakini anlamaktan çok ona mecburen tahammül etme düzeyinde kalıyor.
Son günlerde cemaatlerin mali varlıklarına ve dolayısıyla ana çatılarına yapılan operasyonların sebebi tartışılsa da bu yapıların farklılıkları dışlayan doğası yaşanan anomalinin temel sebeplerinden. Her cemaat sadece dini gerekçelerle hayır yapan, bunu belli bir ilişki ağı içerisinde dayanışma ruhuyla gerçekleştiren yapılar olmakla yetinmeyip ayrışmak ve kapalı sistemler kurmak için ritüeller icat ediyor. Kıyafetler, dua biçimleri, ibadet mekânları, alışveriş pratikleri, iç evlilikler, cemaate özgü eğitim kurumları ile sadece kendisini önceleyen, diğer gruplardan farklılaşmak için yollar bulan gruplar meseleyi hayırda yarışmaktan hayrı tekellerine alma noktasına getiriyor.
Aynı cümleden hareketle iktidarın mevcut çizgisi de icraatta yarışmaktan icraatı tekeline almaya evriliyor. Öyle ki seçimlerde yönetme meşruiyetini alanların icraat yapma hakları farklı gerekçelerle ellerinden alınıyor. Böylece memlekette icraat yapmak yetki ve ayrıcalığı sadece tek bir siyasi görüşe ait hale geliyor. Seçmenin bu konudaki tercihi ise aşılması gereken teknik bir formaliteye dönüşüyor. Yönetme hakkının seçilenlerden alınmasını içe sindirmenin en kestirme yolu ise “doğru”nun tek sahibi olduğuna inanmaktan geçiyor.
İktidar bazı cemaatlere neden şimdi, neden bu sırayla müdahale ediyor başlığının ayrıca tartışılması gerek. Ancak dini, ideolojik ya da siyasi cemaatler, partileri siyasi cemaat olarak tarif etmek çok da yanlış değil, diğerlerine yapılan haksızlıkları adaletin tecellisi olarak görmekte zorlanmıyor. Kendi cemaatimizden olmayanların eğitim hakkı kısıtlanırken ya da belediye başkanları görevden alınırken ses çıkarmayınca sıra değişip bu sefer tersi yaşanmaya başlıyor. Kendisinin tek ve mutlak doğru olduğu kabulü diğerine haksızlık yapılmasını meşrulaştıran bir zemin haline geliyor. Gücü ele geçiren istediğini yapma özgürlüğüne kavuşunca ne pahasına olursa olsun güçten düşmemek ya da gücü ele geçirmek, daha da güçlü olmak ana amaç haline geliyor.
Başkalarının haklı olabileceğine dair empati geliştirebilmek için ciddi bir kültürel zemin, bireysel özgüven, kurumsal öngörülebilirlik, hukuk devletinin sağlayacağı güvence gerekiyor. Çok mu zor? Bunların olmadığı bir ortamda 90 milyonluk terapi odasına ihtiyaç var gibi duruyor.
