Geçmişten geleceğe kısa bir tur…
Geçenlerde evde alanımla ilgili kitapları tasnif ederken bizden önceki kuşakların yazdıklarına baktım. Çoğu Amerika, Rusya üstündeydi. Bazıları da dünya siyasetini yine bu ikili üstünden okuyup gelişmeleri uzun uzun anlatmıştı. 1970’lerde Yunanistan devreye girmiş, sonra da belli ki en çok Ege ve Kıbrıs hakkında yayınlar yapılmıştı. Soğuk Savaş’ın sonuyla birlikte Türk dünyasının keşfi başlamış, yavaş yavaş da Ortadoğu’ya duyulan ilgi artmıştı.
Haksızlık etmek istemem ama hatırladığım metinlerin çoğunda Türkiye’nin neden haklı olduğu, genelde savunmacı bir üslupla anlatılmakta, imparatorluk çöküşünün duygusal travmasının izleri anlatılarda hissedilmekteydi. Ne de olsa Türkiye büyük ölçüde içine kapalı bir ülkeydi ve Ege, Kıbrıs, Ermeni “meselesi” hemen her zaman ön plandaydı. Bazen Kürt sorunuyla uğraşmakta, Filistin sorununun seyrinden dolaylı biçimde etkilenmekteydi.
Yönetmesi gereken öncelikli sorunu Amerika ile olan ilişkileriydi. Onu da coğrafi konumu ve Amerika’nın birincil hasmına yakınlığıyla yönetmekteydi. 1973 petrol krizi Arap dünyasının varlığını idrak etmemize yol açsa da dışişleri erbabının ve akademinin temel yaklaşımı Ortadoğu’dan uzak durma yönündeydi. Afrika’nın kuzeyi bile bizim açımızdan ‘terra incognita’ vasfına haiz bir bölgeydi.
Sonra değişim başladı hep birlikte Orta Asya’yı, Kafkasları keşfettik. El yordamıyla Ortadoğu siyasetinin içine girdik. Derken AB üyelik işi ciddiye bindi, hepimiz AB’ci olduk. Çok geçmeden de Afrika’ya açıldık. 10 küsur yıldır Suriye sorunu, Rusya ve Amerika ile ayrı ayrı uğraştık. Yavaş yavaş güneyimiz, kuzeyimizi tanımaya, İran’da neler olduğunu anlamaya başladık. Son birkaç yıldır da kendimizi dünya siyasetinin içinde bulduk.
Akademik cemaat biraz daha geriden gelse de artık iş insanlarımızla, bürokratlarımızda, yardım kuruluşlarımızla, hepsinin ötesinde de askeri varlığımızla dünya siyasetinin tam ortasında yer alıyoruz. Artık geçmişin parametreleriyle düşünme, siyaset yapma lüksümüz yok. Tek bir aks üstünden yürümek de özellikle son derece hızlı değişimlerin yaşandığı Trumplar, Netanyahular dünyasında zor.
Ancak dikkatli olmamız, bizi doğrudan ilgilendirmeyen çatışmaların içine çekilmekten kendimizi korumamız gerekiyor. Mesela Somali Türkiye’yi kendine özgü sorunlarının içine çekmemeli. Ya da Pakistan’la olan ilişkilerimiz bizi Afganistan ile karşı karşıya getirmemeli. Dahası Pakistan’la yakınlığımızı korurken Hindistan’ı yabancılaştırmamaya özen göstermeliyiz. Başka bir deyişle ikili ilişkilerde mümkün olduğunca çıkarlarını maksimize eden, kendini kullandırmayan taraf olmalıyız.
Bunlar doğal olarak söylenmesi kolay yapılması zor şeyler. Ama ilke olarak benimsenmesi, hayata geçirilmesi için çaba gösterilmesi şart. Üstelik bu ille de çatışmadan kaçınılması anlamına gelmiyor. Bundan önce Libya’da, Suriye’de, Dağlık Karabağ sorunun aşılmasında kullanılan yöntemlerin kullanılmasını, orantısal mukabele ile diplomasinin eş zamanlamasını, siyaset ve istihbarat mühendisliğini, dünyaya duygulardan az da olsa arınmış bir bakışı gerektiriyor.
Sanırım sorunlardan çok çözümlerin parçası olmayı da öğrenmeye başladık. Ukrayna Savaşı, Rusya ile olan özel ilişkiler bir süredir var olan eğilime katalizör oldu. Geçen yıl Katar’la birlikte Afganistan ve Pakistan’ın arasını -uzun soluklu olmasa da- bulduk. 7 Ekim Hamas saldırısını doğru okuyup Arap ve İslam dünyasıyla birlikte hareket ettik. Şimdi de Trump Barış Kurulu içinde yer alıyoruz. Kurul beklentilerimizi karşılamaktan uzak olsa da bence iyi yapıyoruz. İran’la Amerika arasında ilkesel bir duruş sergiliyoruz fakat soruna taraf olmuyoruz.
Umarım bu hep böyle kalır. İran’a karşı dün sabah başlatılan ve nihai hedefi bariz bir şekilde rejim değişikliği olan savaşın bize her anlamda en az zarar verecek, uzun erimli çıkar ve beklentilerimizi en optimum düzeyde koruyacak biçimde sona ermesi için çaba harcarız. Kendimizi doğru konumlandırırız, savaşın bize de sıçrama olasılığını hafife almayız. Çıkabilecek insani sorunlara ve kayıplara karşı hassasiyetimizi kaybetmeyiz. Sistemik bir sorunla karşı karşıya olduğumuz bilinciyle hareket ederiz. Giderek daha çok kendi gücümüze dayanırız.
Diğer yandan askeri gücümüzü de her derde deva olarak görmeyiz. Diplomasiyi önceleriz, istihbaratı önemseriz. Başta hukukun üstünlüğünün sağlanması olmak üzere içsel zafiyetlerimizi gideririz. İmparatorluğun çöküş, Cumhuriyetin kuruluş yıllarını yönetmek için benimsenmiş söylemleri günümüz dünyası için yöntem zannetme yanılgısına düşmeyiz. Ayrıca dünyanın tüm sorunlarını, hatta tarafı olduklarımızı bile çözemeyebileceğimizi çoğunu ancak yönetebileceğimizi anlarız.
Yine umarım bizden sonraki kuşaklar kitaplarını tasnif etmeye kalkıştıklarında -ki muhtemelen elektronik kitaplar olur- karşılarında bugün önemsediğimiz sorunları anlatanları değil Somali’yi, Sudan’ı, Kongo’yu, Nijerya’yı bulurlar. Eğer hala ayaktaysa AB üyeliği gerçekleşmiş Türkiye’nin Avrupa güvenliğine yaptığı katkılarını okurlar. Daha müreffeh, daha güçlü ama aynı zamanda daha demokratik bir ülkede yaşarlar. İyi, mutlu, mümkün olduğunca huzurlu bir Pazar ve Ramazan günü dileğiyle…
