Korku, aslında insanın kendisini tehlikelerden korumasını sağlayan doğal bir mekanizma. Rutgers Üniversitesi psikoloji profesörü Vanessa LoBue, korkunun potansiyel tehditleri fark edip onlardan uzaklaşmamıza yardımcı olduğunu belirtiyor.
Ancak korkunun şiddeti, karşı karşıya olunan tehditle orantısız hale geldiğinde tablo değişiyor. Pécs Üniversitesi Görsel Biliş ve Duygu Laboratuvarı Direktörü András Zsidó'ya göre bir korku günlük yaşamı kısıtlamaya ve kişinin davranışlarını belirlemeye başladığında fobiden söz edilebiliyor.
Örneğin bir kişinin yalnızca örümcek görmekten korkması ile evinde örümcek bulunabileceği düşüncesi nedeniyle uyuyamaması aynı durum değil.
ÖRÜMCEK VE YILANLARA NEDEN ÖZEL BİR HASSASİYETİMİZ VAR?
BBC Türkçe'de yer alan habere göre bilim insanları, insanların dünyaya belirli fobilerle doğduğunu düşünmüyor. Bunun yerine bazı canlıları tehdit olarak değerlendirmeye daha yatkın olduğumuz görüşü öne çıkıyor.
Viyana Üniversitesi'nden Stefanie Hoehl ve ekibinin araştırması da bu konuda dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu. Bebeklerin örümcek ve yılan görüntülerine tepki verirken göz bebeklerinin, çiçek veya balık görüntülerine kıyasla daha fazla genişlediği görüldü.
Bu durum, bebeklerin henüz bilinçli biçimde korkmayı öğrenmeden önce bu canlılara karşı daha yüksek bir uyarılmışlık gösterebildiğine işaret ediyor.
Ancak bu, bebeklerin doğuştan örümcek veya yılan fobisi olduğu anlamına gelmiyor.
“GARİP” HAREKETLER BEYNİMİZİ ALARMA GEÇİRİYOR OLABİLİR
Uzmanlara göre örümcek ve yılanların diğer hayvanlardan farklı hareket biçimleri de korkunun oluşmasında etkili olabilir.
Örneğin çoğu hayvanın hareketlerini dört ayaklı canlılara bakarak anlamlandırmaya alışığız. Yılanların sürünmesi, örümceklerin ise çok sayıda bacakla hızlı ve öngörülemez biçimde hareket etmesi, beynimizin alışık olmadığı bir görüntü oluşturuyor.
LoBue, bu canlıların diğer hayvanlardan farklı görünümlerinin korku öğrenimini kolaylaştırabileceğini düşünüyor.
FOBİLER AİLEDEN AİLEYE GEÇEBİLİR Mİ?
Bir kişinin örümcekten korkması için mutlaka daha önce örümcek tarafından ısırılması gerekmiyor.
Çocuklar, çevrelerindeki insanların tepkilerini gözlemleyerek de korku geliştirebiliyor. Bir çocuk örümcek gördüğünde annesinin veya babasının paniklediğine tanık olursa, canlıyı tehlikeli olarak değerlendirmeyi öğrenebiliyor.
Olumsuz bir deneyim de süreci hızlandırabiliyor. Örneğin bir çocuğun böcek tarafından sokulması, ardından çevresindeki yetişkinlerin aşırı tepki vermesi, korkunun daha kalıcı hale gelmesine neden olabiliyor.
Bu nedenle uzmanlar, bazı fobilerin doğrudan deneyimler ve sosyal öğrenme yoluyla nesiller arasında aktarılabileceğini belirtiyor.
FİLMLER KORKULARIMIZI BÜYÜTÜYOR OLABİLİR
Korkularımızın oluşmasında yalnızca gerçek hayattaki deneyimler etkili değil. Popüler kültür de özellikle yılan ve örümceklerin tehdit olarak algılanmasını güçlendirebiliyor.
Filmlerde ve kitaplarda bu canlıların çoğunlukla tehlike, korku veya ölümle ilişkilendirilmesi, zaten var olan kaygının pekişmesine yol açabiliyor.
Dolayısıyla hiç örümcek tarafından zarar görmemiş bir kişinin bile örümceği tehdit olarak algılaması şaşırtıcı değil.
ŞEHİR HAYATI DA FOBİLERİ ARTIRIYOR OLABİLİR
İlginç bir başka bulgu ise insanların doğayla ne kadar iç içe yaşadığıyla ilgili.
Zsidó'nun araştırmasına göre kentleşme arttıkça hayvanlara yönelik fobilerin görülme ihtimali de yükseliyor. Doğayla daha fazla temas eden insanların, karşılaşabilecekleri hayvanları tanıma ve onlara alışma ihtimalleri daha yüksek.
Dünya nüfusunun büyük bölümünün artık şehirlerde yaşadığı düşünüldüğünde, doğal yaşamla kurulan temasın azalmasının bu tür korkular üzerinde etkili olması mümkün.
FOBİLER YENİLEBİLİR Mİ?
Uzmanların üzerinde büyük ölçüde uzlaştığı noktalardan biri şu: Fobiler değiştirilebilir.
Bunun en etkili yollarından biri, korkulan nesne veya durumla kontrollü biçimde karşılaşmayı sağlayan maruz bırakma yöntemleri.
Ancak bunun bir anda yapılması gerekmiyor. Örneğin örümceklerden ciddi biçimde korkan biri önce fotoğraflara bakarak başlayabilir, daha sonra videolara geçebilir ve zaman içerisinde korktuğu şeyle daha doğrudan karşılaşmayı deneyebilir.
Buradaki amaç korkuyu zorla ortadan kaldırmak değil, beynin “Bu gerçekten sandığım kadar tehlikeli değil” bağlantısını kurmasını sağlamak.
Fobi günlük yaşamı ciddi biçimde etkiliyorsa bu sürecin bir uzman desteğiyle yürütülmesi daha doğru.
Çünkü korku aslında düşmanımız değil. Bizi tehlikeden koruyan sistemin bir parçası. Sorun, bu sistemin artık gerçek bir tehdit olmayan durumlarda da alarm vermeye başlaması.
