Sokakta bir hareketlilik oldu. Kadınlar, çocuklar, çamurdan evlerinin önüne çıktılar. Çocuklar bağırarak ve gülerek etrafımızı sardılar, kadınlarsa çoğunun kucağında birer çocuk, uzaktan mütereddit bakışlarla bize baktılar. Ara ara bazılarıyla göz göze geldik ve karşılıklı mahcup gülüştük. Sonra bir evin kapısından bir kız çıktı. Ne çocuk ne kadın. Arada, berzahta bir varlık. Ciddi bakışlı, donuk yüzlü ve hüzünlü. Nasıl olduysa kendimi onunla birlikte evin içinde buldum. Ev dedimse kerpiç dört duvardan ibaret bomboş ve loş bir mekân. Gitti duvarın önünde durdu. Poz vermiyordu ama yine de poz vermiş gibiydi. Ne elini çenesine dayamasını ne de uzaklara bakmasını söylemiştim. Ama yine de Rönesans ressamlarına poz veren soylu bir genç gibi duvarın önünde durdu, elini çenesine dayadı ve uzaklara baktı. Güzeldi ve öyle görünüyordu ki güzel olduğunun farkındaydı.
Ancak nedense böyle bir dünyada güzellik insan için bir nimetten ziyade ağır yük olur diye aklımdan geçti. Çölde narin bir çiçek nasıl hayatta kalabilir? Sonra onun bir kardelen değil de kaktüs çiçeği olduğunu tahayyül ettim. Kaktüs çöle aittir ve ancak orada yaşayabilir diye düşündüm ve bu düşünce beni belli belirsiz avuttu.
