Sonbaharda kiremitte palamut keyfi

Bostancı’dan Suâdiye’ye doğru yürüyorum. Deniz, Yumurcak, Teksin ve Derya plajlarında dalgalar artık insansız kumsallarda köpükleniyordu. Poyraz balamit şerbeti Kevser Hanım’ın tilki gibi çemkirmesini bile Kasaplar Çarşısı’ndan söküp götürmüştü.

Gazeteleri okumaya oturduğumda, karşı apartmandan “Her sonbahar gelişinde sarı sarı yapraklar / Kuru dallar arasında sen gelirsin aklıma / Rüzgârla düşen yapraklar dâima senin hayâlin / Yine bir sonbaharda döneceksin sen bana” diye ağlayan Yıldırım Gürses’in sesini duyunca, elli altı yıl öncesinin Ekim ayına yuvarlandım.

gorusler.jpg

Bostancı’dan Suâdiye’ye doğru yürüyorum. Deniz, Yumurcak, Teksin ve Derya plajlarında dalgalar artık insansız kumsallarda köpükleniyordu. Poyraz balamit şerbeti Kevser Hanım’ın tilki gibi çemkirmesini bile Kasaplar Çarşısı’ndan söküp götürmüştü. Mendirekte sadece Niko kalmıştı, onun için yaz kış hiç fark etmiyordu, çünkü yılın üç yüz altmış beş günü denizden çıktığını daha kimseler görmemişti. Mendireğin girişindeki Çapa’da ise Eteri Pinkas’ın yine uzaklara dalıp gittiğinden hiç kuşkum yoktu.

ÇÖP SULARI HABİPLER KÖYÜNDEKİ DEREYE KARIŞIRSA

Günlerden 14 Ekim 1970 olsun, Cumhuriyet gazetesi İstanbul’da bir salgından bahsediyor. Geceleyin Çapa’ya, Cerrahpaşa’ya ve Samatya’ya otuz üç kişi kaldırılmış. Yetkililer bir şey demiyordu ama Sağmalcılar kırılıyormuş. Bir iki gün sonra da salgının Sağmalcılar’dan Esenler’e ve Taşlıtarla’ya sıçradığını duyuyoruz. Mecidiyeköyü, Zeytinburnu, Gaziosmanpaşa, Fatih, Eyüp, Davutpaşa, Rami, Eyüp, Kasımpaşa, Balat, aklınıza neresi gelirse, her yerde hastalar varmış. Kadıköyü’ndeki yirmi üç, Küçükyalı’daki ise üç hastayı başta kabullenmek istemesek de, bir hakikat olduğu anlaşılmıştı. Ancak bin beş yüz kişi hastahânelik olup elli iki kişi de taşlı köye taşınınca, salgına bir isim konabilecekti: Kolera!

‘70 yılının Ekim ayında İstanbul halkı kolera korkusundan geberiyordu. Damacanalarda alınan Taşdelen suyu bile kaynatılmadan içilmiyordu. Salgın yüzünden eskisi gibi sokağa çıkamıyorduk, bırakın Kadıköyü’ndeki sinemaları, annem Şaşkınbakkal’daki Atlantik’e veya Küçükyalı’daki 63’e gitmemi de yasaklamıştı. Bu yüzden gazetelere ve radyoya kaldığımdan beni bir 15 Ekim’deki uçak kaçırmanın heyecanlandırdığını söyleyebilirim.

PRANAS BRAZİNKAS İSMİNDE BİR HAVA KORSANI

Aeroflot’un kırk beş yolculu ve dört mürettabatlı Antonov AN-24 tipi uçağı Batum-Sohum seferini yaparken baba oğlu tarafından kaçırılıp Trabzon’a indirilmişti. Hava korsanı Litvanya asıllı Sovyet vatandaşı Pranas Brazinskas’tı, benim yaşımdaki oğlunun ismiyse Algirdas’tı. Maalesef kaçırma sırasında kabin memûru Nadezha Kurchenko yaşamını kaybetmiş. Pranas Amerika’ya iltica etmek istiyormuş, Ruslar onların ve uçağın iâdesi için bastırıyor, bizimkilerse ağırdan alıyorlarmış.

Yıllar sonra bu uçak kaçırmayla ilgili farklı şeyler okuyacaktım. Ne kadarı doğrudur, bilmiyorum, bizimkiler uçağın ve Brazinskasların iâdelerine hık mık deyip durunca, Sovyetlerin GRU kısaltmasıyla bilinen askerî istihbârât teşkilâtının elemanları Trabzon’un yüz seksen kilometre yakınına inmiş. Yazılanlara nazaran, uçak Ruslara verilince GRU operasyonu iptal edilmiş.

Brazinskasların ’74 affında hapisten çıkıp kısa bir süre Yozgat’ta ikamet ettiklerini biliyorum. Peşinden onların kaçmalarına galiba göz yummuşuz, baba oğul Amerika’ya iltica edip isim değiştirmişlerdi. Ama otuz iki yıl sonra onlar yeniden yaşamıma gireceklerdi. Çünkü, yaşıtım Algirdas babasını öldürmüştü. Yediden yetmişe üçüncü sayfa haberlerini pek sevmemize rağmen Pranas cinâyeti bizde maalesef ıskalandı, hâfızasız olduğumuzdan Trabzon’daki Antonov AN-24 olayını anımsayan biri çıkmamıştı.

Salgından önce Fitaş’ta “Kaptan Nemo” ve Yeni Melek’te “Demir Yumruk” filmlerine gitmiştim ama istediğim filmlerin salgın sonrasında gösterime girmesi olacak şey değildi. As’ta “002 Kara Korsana Karşı”, Kent’te “Böyle Çıplak Nereye”, Süreyya’da “Çılgın Hayat” ve Reks’te “Beni Nine Seçtin” oynuyordu. Jerry Lewis’in ’69 yapımı “Çılgın Hayat”ı uykularımı kaçırıyordu ama kolera yüzünden yapabileceğim bir şey yoktu. Reks’teki “Beni Niye Seçtin”i ise salgından sonra Sinema 63’te seyrettiğimiz aklımda kalmış.

PALAMUTU BİR DE KİREMİTTE YAPIN

Ekim ayında palamutlar hayli lezzetli olur, bu yüzden de Eylül-Kasım arasında dolabımızın tıklım tıkış palamut dolu olduğunu anımsıyorum. Annem günün yemekleri için her sabah mutfak kapısının yanındaki Ülkü Takvimi’ne baksa da, öğlene veya akşama masaya mutlaka palamut konurdu. Tamam, palamut tavayı severim ama kiremitte palamutu tavasından daha çok severim. Rahmetli iyi de yapardı, önce beni tren hattının altına, Bağdat Caddesi’ne inen sokağın köşesindeki boş arsanın bodur incir ağacına gönderip, en irilerinden dokuz on kadar incir yaprağı toplatırdı. Onları önce bir güzel sudan geçirip kiremit çanağa boşluk kalmayacak şekilde kat kat yayar, sonra da temizleyip zeytinyağıyla ovuşturduğu bütün palamutları incir yapraklarının üstüne açık karın kısımları yukarıya bakacak şekilde yerleştirirdi. Elbette tuz ve karabiber serpip, öyle fırına veriyordu. Fırında palamutların pişmesinin temaşası ise bir başkaydı, palamutların iyice yağlanmış olan açık karınlarının sıcağın etkisiyle kabuklaşırken çıkardığı çıtır çıtır sesler hâlâ kulaklarımdan silinmedi, incir yapraklarının harika kokusunun da Uğur Apartmanı’nın katlarını bir bir dolaştığı aklımda.

Balık pişirilir de, hiç tatlı olmaz mı, tercihim annemin fındıklı kadayıfıydı. Malzemesi, Ali Bakkal’dan aldığımız beş yüz gram tel kadayıf, altı çorba kaşığı tereyağı, ve üç su bardağı kavrulup dövülmüş fındıktı. Şerbeti için de üç bardak su, dört bardak toz şekeri ve iki tatlı kaşığı limon suyu gerekiyordu. Bundan sonrasına gelince, gördüğüm ve aklımda kalan kadarıyla yazacağım, eksik bir şey olursa da artık kusuruma bakmayın: Önce tereyağını yakmadan eritip, parça parça kopardığımız kadayıfları yağladığımız tepsiye yerleştirip, avucumuzun içiyle iyicene bastırıyoruz. Aynı bastırma işlemini fındıkları serptikten sonra da tekrârladığımızı unutmayın. Sonra tepsiyi fırına verip, kadayıfların üzeri kızarana kadar pişiriyoruz. İşin püf noktasıysa, fırından çıkardığımız kadayıfın üstüne şerbeti soğuk olarak dökmek ve çekmesini beklemektir.

DALAK DOLMASI DA NEDİR YAHU!

Rahmetli annem matrak bir kadındı, evde birisi mi hastalandı, genellikle de babam veya kardeşim bademcikten döşek yorgan yatarlardı, işte o hastayı dalak dolmasıyla ayağa kaldırmayı pek severdi. Kendisi Gerze doğumlu bir Gümenüzlüydü, anlayacağınız Karadeniz kadınıydı, oysa dalak dolması bildiğim kadarıyla Ermeni mutfağındandı. Nereden öğrenmişti, inanın sıhhatli bir şekilde bilmiyorum. Sadece Siirt’te öğretmenken Aysel teyzeden kaptığı fikrindeyim. Aysel teyze dediğim de, milletvekilliği ve senatörlük yapmış olan Süreyya Öner’in hanımıydı. Siirt’te yanımızdaki apartmandan komşularımızdı. Ben ilk dalak dolmasını galiba onlarda yemiştim. Sevmezdim ama sıkıysa mırın kırın et, Aysel teyze kimsenin gözünün yaşına bakmazdı, tabak silinip süpürülecek dedi mi, önüne konan porselen tabak mutlaka bir ekmek parçasıyla parlatılırdı.

Farkındayım, sözü biraz uzattım, dalak dolmasının hazırlanışına gelince, harfiyen ezberimde: Önce, dört adet koyun dalağına keskin bir bıçakla birer cep açıyorsunuz, sonrada da tuzla yumuşatılmış altı soğanı, dört çay bardağı yıkanmış pirinç, kıyılmış bir demet maydanoz, dereotu, nane, tuz ve karabiberle harmanlayıp o ceplere yerleştiriyorsunuz. Bol suyla iki saat kadar kaynattığımız dalakları kevgirle çıkarıp oda sıcaklığında soğutuyoruz. Soğuduğundan emînseniz de, dalakları bir gün buzdolabında bekleteceksiniz. Ertesi gün yataktan kalktığınızda ise,uykulu gözlerle dalakları dilimleyip unluyorsunuz ve çırpılmış yumurtaya batırarak kızgın yağda kızartıyorsunuz: Nermin Ay işi her derde devâ mucize ilâcınız artık hazırdı, Gripin’i, Opon’u veya Aspirin’i unutun. Gerçi ben yaşamım boyunca hiç Gripin veya Opon içmedim ama ’73 ve ’74 yıllarında diş ağrısı için epeyce Aspirin yutacaktım. Şu dişçi koltuğu korkusunun ne kadar salakça bir şey olduğunu da ancak altmışlı yaşlarımda kansere yakalandığımda anlayacaktım, insan beş yıl içinde on beş defa ameliyathâneye girince, bütün korkular buharlaşıyor.

Sizi bilmem ama ben Yıldırım Gürses’in sesiyle zamanda kayboldum. Elli altı yıl öncesine gittiğimi sanırken aslında elli altı yıl ileriye mi sıçradım, bilmiyorum. Zamanda değişmeyen galiba bir Ajda Pekkan’ın şarkıları var, en iyisi mi onun sesiyle önümüzdeki haftaya düşelim. “Sen bıraktın bense yalnızım şimdi / Arkandan ağlayan inan kalbimdi / Dolaştım bulmak için ben her yeri / Oldum artık bak ben bir, bir serseri”. Bekleyin, serserilik yapacağım yıllara daha var, şimdilik semâda birer yıldız olan Suâdiye’den kedilerim Timur’a ve Çakır’a elli altı yıl sonrasının semt-i Tuzla’sından bir Turist Ömer selâmımı gönderip, yazıma yaldızlı üç nokta atayım ki, mâzîde kalanların nûru bu haftalık bana yetsin…

YORUMLAR (3)
3 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.