Bursa’da, özellikle de Emir Sultan Mahallesi’nde asırlardır süren, resmiyete dökülmemiş ama her ruhun bildiği bir yasa vardı: Sükûnet. Geçenlerde dostlarla yaptığımız bir ‘kent ve hafıza’ sohbetinde mevzu dönüp dolaşıp bu kadim adaba geldi. Dinlediklerim karşısında sormadan edemedim: Biz ne ara bu kadar gürültülü olduk?
Önümüzdeki hafta Ramazan’ın ilk sahuruna uyanacağız. Eski Bursalılar bilir; Emir Sultan Hazretleri’nin manevi şahsiyetine hürmeten bu mahallede yüksek sesle müzik çalınmaz, gürültü yapılmazmış. Öyle ki, sahur davulcuları dahi bu sokakları sessizce geçer, bu toprakların nezaketine halel getirmezmiş. Bugün ise Bursalı dostlardan duyduğum kadarıyla o ‘ruhaniyetli şehir’ mirası, kontrolsüz ticarileşmenin ve desibel sınırlarını zorlayan hoparlörlerin işgali altında.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’de Bursa zamanını “billur bir avize gibi asılı kalan” o derin rüya ile anlatır. Anlaşılan o ki o avize artık çatırdıyor. Sadece Bursa’da mı? İstanbul’un kalbi Eyüpsultan’a gidin; caminin gölgesinde bile araba kornalarının, bitişikteki kafelerden yükselen gürültülü müziklerin kaosuyla karşılaşıyorsunuz. Özetle Yahya Kemal’in “her mabetten bir şehir çıkaran” medeniyet tasavvurundan, mabedin huzurunu gürültüyle boğan bir kentsel lakayıtlığa evrilmiş durumdayız. Oysa bir kültürü korumak, sadece tarihi binaları yenilemek değil; o binaların içindeki ruhu da muhafaza etmek değil mi?
BATILILARIN DİSİPLİNİ, BİZİM AYMAZLIĞIMIZ
Yıllar evvel İzmir’deki Meryem Ana Evi’ni ziyaretimde bir detay dikkatimi çekmişti. Henüz yokuşu tırmanırken karşılaştığımız ‘Mekânın bir ibadethane olduğunu unutmayınız, yukarı çıktığınızda lütfen sessiz olunuz’ levhaları, bizi daha mabede varmadan o manevi iklime hazırlamıştı. Hristiyan dünyası, kutsal alanlarının sadece birer mimari yapı değil, ‘yaşayan bir vakar’ olduğunu ziyaretçisine hiç çekinmeden büyük bir disiplinle hatırlatıyordu. Biz ise Sultanahmet Camii’nin önünde, Sultanahmet Meydanı’nın tarihi dokusunun ortasında yüksek sesle bağırıp çağıran yerli yabancı turistlere, kafelerden yükselen tuhaf şarkılara maruz kalıyoruz; bir ‘Lütfen sessiz olunuz’ levhası asmaya cesaret edemiyoruz. Bu da bir medeniyet meselesi değil mi?
Oysa Avrupa ve Amerika’daki birçok tarihi merkezde ‘Quiet Zone’ (Sessiz Alan) uygulaması bir lüks değil, bir zorunluluk. Örneğin Malta’daki Mdina şehri bunun en şık örneği. Tıpkı Bursa’daki Emir Sultan gibi içinde insanların yaşadığı, restoranların bulunduğu bu mahalle, bugün dünyada ‘The Silent City’ (Sessiz Şehir) unvanıyla bir turizm markası. Onlar sessizliği bir medeniyet göstergesi olarak pazarlarken; biz, kadim ‘Emir Sultan adabını’ kentsel dönüşümün tozuna kurban ediyoruz.
Başta Emir Sultan, Sultanahmet ve Eyüpsultan olmak üzere, bu tarz ruhaniyetli merkezlerimiz ne zaman sessiz bir kültürel koruma alanı ilan edilecek? İşletmelere bölgeye özel ‘sessizlik ruhsatı’ şartı getirilmesi ve kurumlarımızın, belediyelerin bu denetimi bir prestij meselesi olarak görmesi ne kadar zor olabilir? Eğer Mdina bir dünya markası olabiliyorsa, bizim şehirlerimiz de kendi vakarlarını yasal bir koruma zırhına büründürebilir.
SAKİN ŞEHİR İLE KARIŞTIRILMAMALI
Burada bir parantez açmakta fayda var; kimileri çıkıp Türkiye’de zaten ‘Cittaslow’ (Sakin Şehir) uygulaması olduğunu hatırlatacaktır. Ancak ‘Quiet Zone’ (Sessiz Alan) önerim, bütün bir kenti ‘yavaşlatmayı’ hedefleyen o makro yaşam felsefesinden çok daha spesifik, çok daha ‘mikro’ bir disiplini temsil ediyor. Cittaslow genel bir yaşam kalitesi vaadidir; benim bahsettiğim ise Bursa veya İstanbul gibi artık ‘yavaşlaması’ imkânsız metropollerin göbeğindeki o manevi durakları, birer ‘akustik koruma kalkanı’ ile muhafaza etmek. Yani bütün şehri değil, ‘mabedi ve onun adabını’ gürültüden arındırmak...
