Batının tarihi, her ne kadar şimdilerde bir duraklama dönemi geçirse de birikimli olarak ilerleyen bir tarihtir. Coğrafi keşiflerle zenginleşen Batı, sömürgenin ve sermayenin etkisiyle hayata sanatsal gözlerle bakmayı başarmış ve Rönesans’ın ardından Reform hareketleri ile yıllarca kendisini sömüren kilisenin etkisinden kurtulmuştur. Din, onlara göre, ait olduğu yere, kiliseye çekilmiştir. Hayat boşluk kaldırmayacağına göre dinin, kilisenin yerini ne almıştır? İnsan. Yıllarca feodal beyler, kilise ve krallar tarafından sömürülerek yönetilen insan kendisinin farkına varmış ve hayatıyla ilgili kararları artık kendisi almaya başlamıştır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi bu birikimli olarak ilerleyen bir gelişmedir. Bireyselleşmenin odağında olan insan kendi kararlarını alırken de arayış içinde olmamıştır. Zira gideceği modern hayatın seküler yolu bellidir.
Bu topraklarda ise insanın tarihi biraz da kul tarihidir. İnsan, devlet karşısında her zaman küçük kalmış, boynundaki kılıcın hesabını yaparak yaşamayı tercih etmiştir. Devletin her alanda bu kadar güçlü olması insanın bireyselleşmesini engellemiştir. Sanayileşmeyi kaçırmış bir devletin bireyselleşemeyen vatandaşları da 20. Yüzyılda Osmanlı ve Cumhuriyet arasında kalarak kimlik arayışı içine girmiştir. 100 yıldan fazla geçmesine rağmen bu arayış hala devam etmektedir. Bireyselleşemeyen insanın önünde iki yol kalmıştır. Ya kendine ait bir cemaat bulacaktır ya da kendini aramaya devam edecektir.
Ben bu durumu şuna benzetiyorum: Bir trenin içindeyiz. Bu trenin içinde hem batılılar hem de doğu toplumu birlikte yaşıyor. Yalnız tren batıya doğru hareket ederken doğu toplumları trenin içinde yüzlerini doğuya doğru dönmüş yürüyorlar. Trenin içinde doğuya doğru yapılan bu yürüyüş devam ederken batılılarla da hemhal olmayı ihmal etmiyorlar. Bu da etkileşimi sağlıyor. Ama doğu insanı tarihsel kimliğinden uzaklaştığı için batıdan sadece etkilenmekle kalmıyor, kafası da iyice karışıyor. Bu durum tüm başlıklar altında kendini gösteriyor: Eğitim, sağlık, felsefe, aidiyet… Sonra tren bozuluyor. Sanayileşmeyi gerçekleştirmiş olan batı insanı treni yapmaya çalışırken, trendeki doğu insanı kafası karışık bir şekilde trenin tamir edilmesini bekliyor.
Doğu ile batı arasında sıkışmış kalmış insanın hikayesi Tanpınar’dan beri bu topraklarda çokça yazıldı, çizildi. Fakat 20. yüzyılın ortalarında bu arayış yapılırken kültürel ikilem çok belirgindi. Şimdi ise onun arayışını çok değiştiren, etkileyen dış etkenlerin sayısı oldukça fazla. Bu yüzden günümüzde arayış içinde olan, kendini bulmaya çalışan insan sayısı bu topraklarda giderek artıyor.
Yakın zamanda bu arayışın belirgin olduğu bir roman okudum. Kitap Ceres Yayınları arasından çıkmış. ‘Beklenen’ adlı bu romanın yazarı Mustafa Küçük. Romanımızda Kaan isimli bir başkahramanımız var. Kahramanımız obsesif ve çeşitli takıntıları olan birisi. Çeşitli rüyalarda görüyor. Bu rüyaları anlamlandırmaya çalışıyor kendince ama başarılı olamıyor. Kendisi öğrenci. Çok başarılı olduğunu da söyleyemeyiz. Görüştüğü bir kız arkadaşı var. Kız arkadaşı, kahramanımızı terk ettikten sonra Kaan’ın arayışları ve takıntıları artıyor. Aidiyet duygusunu sorgulamaya başlar. Nereden geldiğini nereye gittiğini merak ediyor. Hayatın neresinde durduğunu anlamaya çalışıyor. Çünkü kendisini herhangi bir şeye ait hissetmiyor. Bu durum onu dipsiz bir kuyunun içine doğru sürüklüyor. Mevlana’nın cümleleri ile karşılaşıyor, bir süre onun öğretilerine bakıyor. Hint yogası ile kendini bulmaya çalışıyor, tarot kartlarıyla ilgili yorumları önemsiyor, ona göre hayatını düzenlemek için emek harcıyor. Yazar Mustafa Küçük, kahramanımızın arayışlarla dolu yolculuğunu anlatırken tarihsel hikayeler de ekliyor romana. Bu hikayelerin, metni ve Kaan’ın yolculuğunu zenginleştirdiğini söyleyebilirim.
‘Beklenen’ romanı, bu topraklardaki 20. yüzyıl içinde hala kendini bulamayan insanın romanıdır. İnsanımız, aidiyet duygularının güçlü yanlarından kurtulmadıkça ve zihin özgürlüğünü gerçekleştirmedikçe, sanırım buna benzer roman okumaya devam edeceğiz.
