‘Arma-i Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin de iki vazgeçilmezidir “terazi” ve “kitap...” Gözünüzün önüne gelecektir, hatırlayın: sağa ve sola fırlamış bayraklar, alemi hilalli sancaklar, sarkan madalyonlar ve nişanlar, tuğrayı çevreleyen apaydınlık bir hilal... Ve Osmanlı değerlerini derleyip toparlayan bu gösterişli armada birbirini tamamlayan iki sade sembol: Adalet ve bilgelik yani.
‘Kitapların Sultanları’nı okurken Topkapı Sarayı’nı tekrar ziyaret etme, III. Ahmed Kütüphanesi’ni bir kez daha görme isteği uyandı içimde. ‘Timaş Tarih’ serisinden çıkan ‘Kitapların Sultanları’ Profesör Doktor İsmail E. Erünsal’ın bin sayfalık ‘Osmanlılarda Kütüphaneler ve Kütüphanecilik’ çalışmasının bir tür özeti. Bolca minyatür, bolca gravür, bolca kenarı süslü kitap fotoğrafı, bolca çizim ile...
İsmail E. Erünsal arşiv belgelerinde/el yazmalarda dolaşarak kütüphanenin bu topraklardaki öyküsünü anlatıyor bize. Camilerde, Vakıflarda kurulan mütevazı kütüphanelerden zengin Saray kütüphanelerine...
Mahallelerdeki kitaplıklardan Mekke/Medine’de kurulanlara... Kitaplar nereden geliyor, nereye, nasıl gidiyor, nasıl muhafaza ediliyordu? Hangi padişah nerede, ne zaman hangi kütüphaneyi inşa etmişti?
Kütüphanecilik hemen her şey gibi devletin teşviki ve gayretiyle gelişiyor bu topraklarda. Şaşırmıyorum.
Burjuvazi [ve sivil toplum] olmayınca kütüphane ihtiyacı da ilkin resmî kurumlar tarafından karşılanmış. Kütüphane tarihimiz açısından asıl dönüm noktası III. Ahmed dönemi: “Lale Devri” yani... Lale Devri’nde Topkapı Sarayı avlusuna inşa ettirilen, az önce bahsettiğim kütüphane... Şubat 1719’da dualarla temeli atılmış, Kasım 1719’da büyük bir merasimle açılmış. Matbaayla birlikte ilk müstakil kütüphane de bu sıralar gelmiş ülkeye anlaşılan: “III. Ahmed’in İstanbul’un çeşitli bölgelerinde beş kütüphane [daha, Ömer Faruk] inşa ettirmesi, dönemin kültürel-politik ikliminde kitabın ve bilginin merkezi rolünü göstermektedir.” Gerçi ‘Köprülü Kütüphanesi’ Ahmed’in fermanından 41 yıl önceye [1678’e] tarihleniyor. Olsun.
İlginç bilgiler de öğreniyor insan Erünsal’ın kitabından, üzülüyor: “Safeviler döneminde İran’daki atölyelerde 20 yılda hazırlanan 258 minyatür ihtiva eden ve dünyada eşi benzeri bulunmayan Firdevsi’nin ‘Şehname’sinin bir nüshası, Şah Tahmasb tarafından II. Selim’e hediye olarak tahta geçişini tebrike gelen heyetle gönderilmişti. 16. Yüzyıldan 19. Yüzyıla kadar Saray kütüphanesinde muhafaza edilen Şehname de bu tarihten sonra bir şekilde Saray’dan çıkarılmış ve Rotshchild koleksiyonuna dahil edilmiştir.” Bilmiyordum. Meğer yağmalanan tarihi eserlerimiz arasında el yazmalarımız da varmış...
Kitapların yurt dışına çıkartılmasını yasaklayan fermanlar da yeterli olmamış maalesef.
Dikkatimi çeken bir şey de “kaynakların yetersizliği” meselesi. Özellikle kuruluş dönemi hükümdarlarının “hangi kitapları okudukları ve ne tür kitaplara ilgi duyduklarını” bilemiyoruz. Kaynak yok! “Muhafazakâr” sanılan bir toplumun ezelden beri hiçbir şeyi sürgit koruyamayışı bizi düşündürmeli. Cem Behar’ın ‘Osmanlı/Türk Musikisinin Kısa Tarihi’ni okurken de aynı “hastalıkla” karşılaşmıştım: Kayıtlara almamak! Bizde kültürel hafıza daha çok sözle taşınmış ne yazık ki: Şifahi! Batı’daki gibi “metne/notaya” değil “hafızaya/meşke” dayalı Türk musikisini ve Itri’nin, Dede’nin unutulup giden yüzlerce eserini hatırlayalım. Almanya’daki bir köy ilkokulunun 1800’lerden kalma yoklama defterini hâlâ arşivlerinde sakladıklarının şahidiyim; yıllar önce bir belgeselde rastlamış, bu tutumu katı Alman disiplininin bir gereği saymıştım.
Modernleşmeci Batı’nın hafızasını koruma arzusu gelenekçi(!) bizlerin muhafaza etme arzusunun yanında çok daha güçlü sanki. Batı’da binalar, meydanlar, yollar değişmeksizin yıllarca kalabilirken; Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olmakla övünen bizler kaldırımlarımızı ve meydanlarımızı durmaksızın düzenliyor, şehirlerimizi bozup bozup yeniden yapıyoruz.
Turgut Cansever söyleşilerinin toplandığı ‘Kubbeyi Yere Koymamak’ adlı kitapta [‘Timaş’ şu kitabın da baskısını tekrarlasa ya!] İslam zihniyetinin “ebedilik/kalıcılık” peşinde koşmadığını, dünyayı “güzelleştirmekle” yetindiğini ifade ediyordu. Avrupa gibi, bilgiyi ve eşyayı koruyarak gelecek kuşaklara aktaracak kütüphaneler/müzeler kuramayışımızın, yüzyıllarca kurmak istemeyişimizin temel sebebi bu mu acaba? Belki de... Bir başka yazıda üzerinde durmalı.
‘Kitapların Sultanları’nı okurken savaşmak ve yönetmek kadar musikiye, şiire, kitaba da tutkulu olduğunu gördüm “bu mülkün sultanları”nın. Okursanız siz de terazinin ve kitabın, kılıçtan daha çok önemsendiğini göreceksiniz.
