Suat Yazıcı ahşap ile geçen yarım asrını KARAR’a anlattı: ‘Ustalığın yolu akıldan değil aşktan geçer’

Suat Yazıcı ahşap ile geçen yarım asrını KARAR’a anlattı: ‘Ustalığın yolu akıldan değil  aşktan geçer’

Mesleğine Kuledibi’ndeki Rum ustaların yanında başlayan, ahşap sanatına yarım asrını veren Suat Yazıcı, ağacın kadim yolculuğunu KARAR’a anlattı. Hem alaylı hem mektepli olan usta isim, yalı restorasyonlarında akla gelen ilk sanatkârlardan. Mimaride doğru ağaç kullanımının hayati önemini vurgulayan Yazıcı, sanatının temel sırrını şu sözlerle özetliyor: “Ahşapta akıl yok, aşk var. Usta olmanın yolu akıldan değil aşktan geçer. Aşk insanda yaratıcılığı ortaya çıkarır, bu iş akıl kârı değildir.”

Suat Yazıcı, ahşap sanatının 50. yılında. Mesleğine ‘yer honçası ve ot yastıkla’ başlar. Hem alaylı hem mektepli. Yazıcı, 300 yıl önce Batı’dan Kiğı yöresine giden ve yörede ‘Sancak Beyliği’ yapan köklü bir aileden geliyor.

Ahşaba 1967 yılında Bingöl Sanat Enstitüsü okulunda mektepli olarak başlar. Mektepli başladığı sanatına Gazi Üniversitesi Ağaç İşleri Öğretmenliği Bölümüyle devam eder. Mesleğinin alaylı kısmına, 1930’larda İstanbul’da Galata‘nın Kuledibi’ne gelerek son kuşak Rum ustalarından marangozluk mesleğini öğrenen Hayri Yazıcı’nın yanında başlar. Mesleğinin ilk yıllarında zaman zaman yaşadığı tıkanıklık anlarında, ustası için “Biraz daha yaşasaydın da beni daha iyi yetiştirseydin” temennisini sık sık içinden geçirir.

ÇEYİZ SANDIĞINDAN SANATA UZANAN BİR YOL...

Ahşap yolculuğunun başlama aşamasını şöyle anlatır: “Bir gün Kuledibi’ndeki atölyeye bir beyefendi babaannesinin altmış yıllık ceviz ağacından yapılma çeyiz sandığını getirdi. Görür görmez çeyiz sandığına mest oldum. Bu sandıktan kendisine raf yapmamı istedi. Ona cevizden gönlüne göre raflar yaptım. Bende kalan çeyiz sandığına Türk çeyiz sandıklarının geleneksel motiflerinden birini itinayla oydum ve ahşabın sanatla birlikteliği bende böyle vuku buldu.”

Suat Yazıcı bugün ise İstanbul’un iki bine yakın yalısının ayakta kalması ve yalılarda hayatın devam etmesi için başvurulan ilk sanatkârlardan biri. Sadece yalı değil, ahşap ve ahşap sanatına dair restorasyonlarda, ahşap ürünlerde akla gelen ilk usta isimlerden biri. Gerek yurt içinde gerek yurt dışında ahşap adının geçtiği yerde heyecanlanıp orayı görmeyi, oradaki ağaca dokunmaya, ağacın oradaki yolculuğuna şahit hikâyelerini görmeyi arzulamış ve oralara gitmiş. Giderken de “ben buradan ahşapla nasıl bir hikâye oluştururum, ahşabın yolculuğuna nasıl bir katkı sağlayabilirim” uğraşı vermiş.
Birlikte üç katlı atölyesini dolaşıyoruz. Her yer ağaç. Envaiçeşit ağaç türleri. Ağaçların mabedi. Hepsiyle bir hikâyesi, dostluğu, yolculuğu var. Hangi ağacın hangi ürünle uyumlu ve hangi üründe uzun ömürlü olacağını bilir. Hangi üründe eğreti duracağının ustasıdır. Sohbetimiz arasında şöyle diyor: “Ahşap evlerde, yalılarda yaptığımız ürünler duruyor. Evlerin sahipleri değişti lakin aşkla yaptığımız ürünler hâlen mekânda yaşıyor.”

‘BU İŞ AKIL KÂRIYLA YAPILMAZ’

Ağacı, ağacın damarını, kereste olup yolculuğa çıkma tahayyülünü kurabiliyor: “2004’te gittiğim Almanya’nın Bonn şehrinde kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde kurulan atölyede şunu gördüm. Ahşapta akıl yok, aşk var. Ahşapta usta olmanın yolu akıldan değil aşktan geçer. Aşk insanda yaratıcılığı ortaya çıkarır. Beş metreküp kestane ağacından simetrik bir at başı kafasını ancak işinizi aşkla yaparsanız çıkarabilirsiniz. Yoksa bu iş akıl kârıyla yapılmaz.”

Yazıcı, “Prag’ın ahşap sanatı açısından açık hava müzesi olduğunu düşünürdüm. Ancak Kemaliye, Arapkir, Ormana’yı gördükten sonra yanıldığımı fark ettim. En güzel ahşap tokmaklar burada görülüyor. Zor coğrafyada taş ve ahşabı el emeği göz nuruyla harmanlamışlar. Burada yapılan evler hem zorlu hayat koşullarına karşı ayakta kalmış hem de ahşap sanatının en iyi örneklerini icra etmişler.”

Mimariyi konuşurken söz dönüp dolaşıp Mimar Sinan’a geliyor: “Mimar Sinan, Acemi Oğlanlar Ocağında ahşap ustası. İran seferinde Van Gölü’nde ahşap gemi, Kırım Seferi’nde Prut Nehri’nin bataklıklarını aşmak için iki hafta içinde ahşap bir köprü yapar. Mimar Sinan’a mimaride ölümsüz eserler vermesini sağlayan yol ahşaptan geçiyor. Tanpınar’ın Mimar Sinan için söylediği sözü anımsayalım: ‘Mimar Sinan o kadar çok şey yaptı ki gelecek nesillere bir şey bırakmadı’.”

İstanbul ve İstanbul’un ahşap evlerini de konuşuyoruz. Suat Bey, müteahhit kafasıyla İstanbul’daki ahşap evlerin restorasyonunun yapılmasını çok yanlış bulduğunu söylüyor ve ekliyor: “İstanbul’un ahşap yapıları konusunda Reha Güney’in çalışmaları ve eserleri çok kıymetli. Adalara rant kültürü girmediği için oradaki ahşap yapılar duruyor. Oysa diğer ahşap evler rant uğruna yakılıp yıkıldı. Sarıyer ve Beykoz’da az da olsa korunanlar var. Rant ve ahşap yapıların restorasyonunun usta ellerden çıkmaması bunun nedenlerinden. Ancak hâlen İstanbul’da ayakta duran iki bine yakın yalı var. Bu eserler kıymetli ve hepsinin koruma altına alınması lazım.” Ahşap sanatının yaşaması, yaşatılması için neler yapılması gerekir soruma ise masasından alıp bana uzattığı İsmail Hakkı Tonguç’un ‘İş ve Meslek Terbiyesi’ kitabını göstererek yanıt veriyor Yazıcı: “Eski sanat mekteplerinin ülke geneline yeniden yaygınlaşması lazım. Sabırla, aşkla ve dikkatle ahşabın başına geçmek gerek.”

DİVRİĞİ ULU CAMİİ’Nİ TÜRK RÖNESANSI OLARAK GÖRÜYORUM

Sohbetimizde söz sözü açıyor. Ahşabın Türkler için ne ifade ettiğini soruyorum. Kendisi oturduğu yerden bana doğru eğilerek söze başlıyor: ”Biz Türkler Anadolu’ya gelirken geometri, matematik gibi alanlarda donanımlı bilgilerle gelmişiz. Anadolu’ya gelişimizin üstünde daha 100 yılı geçmeden dünyada eşi ve benzeri olmayan eserleri Anadolu’da yapmışız. Divriği Ulu Cami, Beyşehir Eşrefoğlu Cami, Ahlat Mezar taşları, Konya Alaaddin Cami… Bu bilgilerin meyveleri olan eserlere başka örnekler de verebiliriz. Bu eserler, ‘Türkler savaşmaktan eser yapmaya vakit bulamamış’ asılsız sözün kanıtıdır. Divriği Ulu Cami’yi Türk rönesansı olarak görüyorum. Bu eserdeki motifler muazzam. Çadırın içindeki ahşabı mimariye dönüştürmüşüz.”

‘AĞAÇ YETİŞTİĞİ MEKÂNDA KULLANILMALI’

Suat Yazıcı Bey ile üç katlı atölyesini geziyoruz. Ahşabın şekillenmediği yer yok. Yalıları, sarayları, evleri süsleyecek onlara hayat verecek boy boy ağaçlar. Onların eser olmaya çıkmadan önceki hâlleri. Kestane ağaçları çoğunlukta. Bir mimari yapıda veya bir üründe hangi ağacın kullanılması gerektiğini neye göre belirlediğini soruyorum. Suat Yazıcı Bey gülümseyerek soruma şu cevabı veriyor: “1980’lerin ortasında Özal döneminde ülkemize dünyanın farklı iklim ve bölgelerinden ağaçlar ithal ettik. Bu ağaçlara çok yüksek miktarda paralar da verdik. Ben de bu ağaçları kullandım. Ancak şunu gördük: Bir ağaç hangi mekânda yetişmişse mimaride, özellikle mekânda, o ağacı kullanmak gerekir. Aksi takdirde ağaç mekânda ve mimaride uzun ömürlü olmuyor. Mekân ve iklimle barışmıyor. Dışarıdan getirdiğimiz ağaçlar da öyle oldu. Gardını dikiliyken o coğrafya ve iklime karşı almış ağacı aynı mekânda kullanmak lazım. Ağaç o zaman hem mimaride hem ev ürünlerinde uzun ömürlü olur. Ağaç coğrafyanın eksiksiz galibi olur. Dikiliyken hangi mekânda yer almışsa o mana ve üründe iyi durur.”

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN