Kemal Tahir’in Batılılaşma eleştirilerinden yola çıkıp yerlilik/millilik iddiasına kanatlanan ‘Ulusal Sinema Kavgası’ Türk sinemasına bir kimlik bir ruh kazandırma çabasıydı, geldi geçti. Geriye kimi güzel filmler kaldı yalnız. Yeşilçam’ı değerli kılansa onlar zaten. Gerisi ilkellik... Bırakalım İtalyan sinemasını, Fransız sinemasını; Rus sinemasının, İran sinemasının 1950’ler, 1960’lar, 70’ler düzeyiyle karşılaştırılınca hele ki...
Görür görmez kahkahayı koyuverdim istemsiz, ‘Susuz Yaz’ tekrar çekilmiş; üstelik bu kez televizyon dizisi olarak. Hiçbir popüler ankette birinci sıraya yerleşmemiş olsa da 1964’te ‘Altın Ayı’ ödülünü kazanan ‘Susuz Yaz’ Yeşilçam’ın en iyi filmidir kuşkusuz. Metin Erksan pek de parlak bir yazar olmayan Necati Cumalı’nın belki sıradan bir öyküsünü o muhteşem duyarlılığıyla farklı bir yere taşımış, Anadolu köyünde geçen son derece yerel bir hikâyeden evrensel bir insanlık trajedisi çıkarmayı başarmıştı. Tutucu yazarımızın bütün itirazlarına rağmen... Şimdi televizyon dizisi yapılarak katledilecek.
Türk sineması ve dizi sektörü içinde bulunduğu tıkanıklığı aşmak için Yeşilçam’a dönmeye çalışıyor; eski defterleri karıştırıyor madem, önerilerimi sıralayayım ben de. Yılmaz Erdoğan da ‘sinemayı geri getirmek, sinemayı kurtarmak’ için ‘Organize İşler’ filminin üçüncüsünü çekmişti, biliyorsunuz. Bizim de tuzumuz olsun çorbada, el birliğiyle kurtaralım Türk sinemasını. ‘Haremde Dört Kadın’ var mesela; 1965 yapımı. Bir Halit Refiğ filmi. İmzasını atmış olmasa da senaristlerinden birisi Kemal Tahir. Film muhtevasıyla [Osmanlılık, rüşvet, kirli siyasi ilişkiler, Abdülhamid, aşk, cinsellik] zamanın ruhuna, bugüne pek de denk düşüyor. Hem Netflix için biçilmiş kaftan, ‘ablacılık’ gırla. Sonra kimi diyaloglarını Orhan Kemal’in yazdığı, bugün toplumda egemen olan lumpen kültürün safkan bir prototipi olan ‘Haybeci’ karakteriyle ‘Gurbet Kuşları’ filmi... Oldu olacak ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ da tekrar çekilsin. Bu kez Asya Cemşit’i değil İlyas’ı seçsin. Karısının eski aşığıyla kaçmasından sonra soluğu Esra Erol’un programında alsın Cemşit. “Geri dön Asya, her şeyinle kabulümsün” falan desin.
“Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz” demiş ya şair. Az biraz değiştirelim başını mısranın: ironiden anlamayan nesle âşinâ değiliz. İroni yapıyorum elbette. Sarakaya alıyorum. Aslında bir sinema yapıtının tekrar uyarlanmış olması kendi başına bir kusur veya hata değil. ‘Batı Yakasının Hikâyesi’ mesela; 1961 tarihli bu müzikal birkaç sene önce, 2021’de tekrar çekilmişti. Bu Steven Spielberg’in yorumuydu. Kendince.
Pierre Menard’ı hatırlamalıyız tam burada. Borges’in kurmaca yazarı Pierre Menard Cervantes’in romanını, Don Kişot’u kelimesi kelimesine yeniden yazmaya girişir. Amacı Cervantes’in yazdığı cümlelerin aynısını, kendi düşünsel çabasıyla, bağımsız olarak yeniden üretmektir. Borges bu tuhaf ve eğlenceli öyküyle, yazar-metin-okur arasındaki ilişkiyi tartışmaya açmak istiyordu aslında. Bir edebiyat eseri yalnızca yazıldığı anda tamamlanmaz; her çağda ve her okur tarafından yeniden ve yeniden yaratılırdı ona göre. Durmaksızın, biteviye. Klasikleri klasik kılan da merkezlerinde taşıdıkları o derin anlamda saklı zaten. Bir eseri yeniden yaratmak, onu tekrar etmek değil; başka bir çağın içinden yeniden anlamlandırmaktır öyleyse.

Sinema filmleri için de geçerli aynı şey. ‘Susuz Yaz’ 1963’te çekilmişti. Üzerinden altmış küsur yıl geçmiş olması onun eskidiği anlamına gelmiyor. Bir başka yönetmen çıkıp onu tekrar yorumlayabilir elbette. Ele aldığı temaları bugünün insanı için yeniden yorumlayabilir. Burada problem anlatılacak onca yeni hikâye varken bugünden, bugünün toplum gerçeğinden geçmişe sıçrayarak kaçma teşebbüsünde bulunmak bence. Türk senaristinin, Türk yönetmenlerinin, Türk romancılarının -varsa böyle bir görev- sorumluluktan kaçmaları asıl aksaklık. Yani: a) Toplumcu duyarlılıktan, bir çağın vicdanı olma sorumluluğundan kaçmak... b) Sanatsal duyarlılıktan, insana dair yeni bir şey ya da kadim bir şeyi yeni bir biçimde söyleme sorumluluğundan kaçmak... İki türlü kaytarma saklı burada. İki tür tembellik. Türk yönetmenleri, Türk senaristleri Nuri Bilge Ceylan’ı, Zeki Demirkubuz’u taklit etmek, Halit Refiğ’i, Metin Erksan’ı kopyalamak yerine daha yaratıcı işlere girişmeli bence. Taşıma suyla değirmen dönmez.
