Gazze çığlığı fon krizinde kayboldu
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda yüreğinden kopan ““Bugün kalbimle kelamım arasına yine perde koymadan bazı gerçekleri burada açık açık ifade edeceğim.” diyerek seslendirdiği “Gazze çığlığı” önemliydi.
“Kimse kusura bakmasın, kimse gücenmesin, alınmasın. Bu, Tayyip Erdoğan’ın şahsi meselesi değildir. Bu, insani bir meseledir, hepimiz için vicdani bir meseledir. Karşımızda öldürmeye doyamayan soykırımcı bir zihniyet var. Karşımızda son derece vahim bir tablo var. Yüreğinde insanlık olan, yüreğinde merhamet, şefkat olan, insaf ve vicdan sahibi hiç kimse bu tabloya gözlerini kapatamaz.”
Bundan sonra en sarsıcı ifadeleri geldi sayın Cumhurbaşkanı’nın. Gazze neydi, onu insanlığın görmesi gerekiyordu.
“Gazze, dedi, bugün sadece dünyanın en büyük çocuk kabristanı değildir. Aynı zamanda dünyada en yüksek çocuk ampute oranına sahip bölgedir. Gazze, çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici temerküz kampıdır.”
En büyük çocuk kabristanı… En yüksek uzvu kesilen çocuklar bölgesi… En utanç verici temerküz kampı…
İsrail gerçekleştirmişti bunu, Netanyahu yönnetimindeki İsrail.
BM Genel Kurulu, Türkiye’de dehşet verici bir krizin yaşandığı günlere denk gelmişti. Cumhurbaşkanı’nın konuşması pek çok tv kanalında yer aldı, bunu gördük ama benim dikkatimi bir başka şey çekti.
İktidara yakın medyada, özellikle köşe yazılarında “Gazze çığlığı” dair pek bir heyecan, hassasiyet gözlenmedi. Oysa seçim konuşuluyordu ve Cumhurbaşkanının BM’deki “Gazze çığlığı” herhalde çok paylaşılacaktı.
İktidara yakın medyada (sosyalli ile konvansiyoneli ile) daha çok bir telaş gözlendi.
“Fon krizi” telâşı.
Bir kere fon krizi, bu iktidar döneminde gerçekleşmişti.
Resmi açıklamaya göre 455 bin 758 bin kişiyi kapsıyordu.
20 milyar dolarlık bir yolsuzluk söz konusuydu.
Hazine ve Maliye Bakanı dahil herkesin gelişini bildiği bir krizdi. Dolayısıyla yeterli tedbir alınmadığı bilinen bir krizdi.
Bütün bunların yanında asıl sarsıcı olanı krizin aktörlerinin iktidarla bir şekilde “iltisaklı” kişilerden oluşuyor olmasıydı.
İktidara yakın medyaya yansıyanlara bakılırsa, bunu, iktidar muhitlerinde bilen çoktu.
Onun için peş peşe “Ucu nereye uzanırsa uzansın” söylemi başladı.
Bu ifade bizde malum, ucu riskli, tehlikeli, ulaşmaması gereken yerlere ulaşan durumlar için söylenir.
Kimi arkadaşlar “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlılığımızı kullanarak bizi aptal yerine koymayın” türlü yazılar yazdılar.
“Seçim vardı ve bu kriz en çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yıpratma riski taşıyordu.”
“Devletin orasına burasına kimler getirilmişti de bu kriz ortamı doğmuştu.”
Metin Külünk sosyal medyadan sokağın sesini yansıtıyordu. Oyları vururdu bu kriz. Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmazdı.
Oktay Saral Beştepe’den sesleniyordu: “Bu krizin Cumhurbaşkanımızı yıpratmasına izin verilmemeli.”
Şamil Tayyar sosyal medyayı etkin biçimde kullanıyor ve krizin muhtemel aktörlerini işaretliyordu.
Yeni Şafak’ta köşelerde kimi fail-i malumlara fail-i meçhulmüş gibi, yani tecahül-i arifane ile öfke yansıyordu.
Henüz “uç”un “nerelere kadar uzandığı” netleşmiş değil.
Ama sanki bu kaygı, ortaya çıkan aktörler dışında, çıkar çarkı ile “iltisaklı” isimlerin bilindiği ve bunların partide – yönetimde herkesi rahatsız edecek nitelikte olduğu gibi bir izlenim veriyor.
Yargı devrede. Adalet Bakanı Akın Gürlek, “fail-i meçhulleri aydınlatma” gibi bir misyonu benimsedi.
İBB’ye, Ekrem İmamoğlu’na ve CHP’li – Yeni Partili belediyelere yönelik yolsuzluk operasyonları siyaset alanını bir biçimde “tanzim” ediyor.
Fon krizi ise, iktidar çevrelerinde telâşa sebep olmuş durumda. “Yargının siyasallaşması” iddialarının sınanacağı bir noktadayız. Sayın Gürlek, Yargı’nın başındaki konumuyla “Ucu nereye kadar uzanırsa uzansın” söyleminin en kararlı iradesi olmak durumunda.
Cumhurbaşkanı Erdoğan krizin sıcak anlarında BM genel kurulu için New York’ta idi. Henüz kriz üzerine konuşmadı.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz “Sermaye piyasalarına yönelik gerekli tüm idari tedbirler alındı, alınmaya devam ediyor. Spesifik sorunları aşacağız. Sermaye piyasalarımızda yapısal bir sorun yok” dedi. Bu sözler toplumdaki tedirginliği giderir mi, kim bilir.
Fon krizinin medyası ile siyasi kadrolarıyla iktidarın sınavına dönüştüğü günler yaşanıyor. “Siyasette 24 saat çok uzun süre” denir, 2028’e, seçime kadar daha neler yaşanacak, göreceğiz.
