İlâhi siteden inkâr kentlerine

Şehirler, medeniyetin aynasıdır. Her medeniyet, kendine özgü şehirler kurmuş. Coğrafî ve ekonomik şartlar, şehirlerin inşasında rol oynar ama herhâlde asıl etken dindir. Bu bağlamda İslâm’a özgü bir şehir mimarîsi/geleneği var. Aynı şekilde Batı medeniyeti de kendine özgü şehirler kurmuş. Onların şehir geleneğinde güce, ihtişama dayanan Roma sitelerinin etkisi büyük… Sezai Karakoç, İslâm şehirlerine; Allah’ı ve mâverayı hatırlatan mimarîsinden dolayı ‘İlâhî site’ diyor. Yahya Kemal, “Koca Mustâpaşa” şiirinde İslâm şehirlerindeki bu dünya-metafizik ilişkisini; ‘Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada’, ‘Geçer insan bir adım atsa birinden birine’ dizelerinde dile getirir. Oysa modern kentler, Allah’ı ve metafiziği unutturup ihtişamı, maddeyi, tüketimi, şirki teşvik ettiği için ‘inkâr siteleri’dir Karakoç’a göre…

Bizde modern kentlere hayranlık 19. yüzyılda başladı. Ana sebep ise geri kalmışlık ve Batı kentlerindeki maddî refahtı. İstanbul’un dar, çamurlu, izbe, karanlık sokaklarında, bir kıvılcımla kül olan ahşap evlerinde yaşayan, ilkel ulaşım araçlarına mahkûm Osmanlı aydını, Batı’da teknolojiyle donatılmış konforlu, hızlı, aydınlık, temiz kentlerle karşılaşınca; o müreffeh kentleri büyük bir hayranlıkla seyretti. Tanpınar, buna Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’yi örnek vererek; onun 1721’de gittiği Paris’e artık ‘bir serhat mücahidinin mağrur gözüyle’ bakmadığını söyler. Ondan yaklaşık 150 yıl sonra Hoca Tahsin Efendi şu beyti döktürür:

Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise

Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e

Eh ne yapalım akılsız ve fikirsiz (!) kalacak değildik ya, rotamızı çevirdik biz de Paris’e… Çünkü Paris cennetti. Hoca Tahsin Efendimiz, Abdülhak Hâmid’in “Cenneti ne zaman nerede göreceğiz?” sorusuna, “Paris’e vardığımız zaman orada göreceğiz.” cevabını vermemiş miydi? 1863’te Avrupa’ya giden Hayrullah Efendi de tıpkı onun gibi Londra’yı görünce gözleri kamaşmış, ağzından hayranlıkla; “Bu şehrin vüs’at ve cesameti o mertebededir ki…”; “Kezalik sokaklarda ve hanelerde sair yerlerde dört yüz bine karîb [yakın] gaz şuleleri [alevleri] her gece iş’âl olunur [yakılır]…” cümleleri dökülüvermişti… Aynı yıllarda yolu Londra’ya düşen bir başka Osmanlı aydını da Namık Kemal. Hürriyet Şairi, Thames Nehri’nin kıyısından Londra’ya iç geçirerek bakıyor; “Terakki” ve “Ufacık Bir İbret [Londra ve Şehircilik]” başlıklı makalelerinde böyle bir şehirde yaşamadığına esef ediyordu! Medeniyet burada, refah buradaydı çünkü. “İnsan yalnız Londra’yı im’ân-ı nazarla temaşa eylese göreceği bedâyi akla veleh getirir[di].” Velhasıl bu modern kentler onun da aklını başından almıştı.

Ama nereden bileceklerdi sonunun ‘çarpık kentler’ olacağını?..

İşte bu, devrine göre makul görünen ‘terakkî iştiyakı’nın doğurduğu Batılı kent güzellemeleri, Cumhuriyet dönemindeki geleneksel mimarîye karşıt görüşler veya kimi muhafazakâr iktidarların maddî terakkî politikalarıyla birleşerek, tarihî/kültürel dokunun tahribine ve çarpık kentlerin çıkmasına sebep oldu. Şimdi ise, Osmanlı’nın ‘hayranlık psikolojisi ve terakki iştiyakı’ yerini çarpık kentleşmeye karşı eleştirilere bırakmış bulunuyor. Kimi Müslüman aydınların bu sorunlara İslâmi bir duyarlıkla yaklaşması, az da olsa bir bilinçlenme işaretidir. Ancak -Batıcılar bir yana- muhafazakâr iktidarlar da bu konuda yetersiz; yapıp yıktıklarının farkında değiller. Geçen hafta 9 Nisan’da Mimar Sinan’ı Anma töreni yapılmış, Sinan’ın kafatasının kayıp olduğu yazılıp çizilmişti. Bence asıl Sinan’ın ruhu kayıp ruhu!..

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
1 Yorum