Devlet şiddeti çağı
Yorulan, yaşlanan, tazelenmesi gereken pek çok kurum ve yapı var. Demokrasi, bizdeki haliyle sandığı, seçimlere indirgenmiş otoriter düzeni doğrulama mekanizması haline gelmiş demokrasi, dün yazdık, bunlardan başta geleni…
Güvenlik kavramı da öyle…
İnsani bakımdan güvenlik kavramı, “korkudan azade olmak”, “muhtaçlıktan azade olmak” ve “haysiyet içinde bir yaşam sürme hakkı” olarak tanımlanıyor.
Bu kavramın karşı tarafında şiddet var.
Gündelik hayatta karşılaşılan şiddetten etnik ve siyasi çatışmaların ürettiği şiddete, devlet şiddetinden gelenek şiddetine kadar giden bir “endişe” ve “güvensizlik alanı” var...
90’larda ortaya atılan bu kavram, bugün çok yorgun…
Yerini dünyada esen “devlet” merkezli “güvenlik politikası kurumlar lehine, insanlar aleyhine oluşan bir denge almış durumda. Bunun sonucu açık: Devlet güvenliği, milli güvenlik politikaları karşısında temel hak ve hürriyetleri alanı daralan insan…
İran’da insanlar ölüyor, göç ediyor, her anlamda güvensizlik zirve yapıyor… Ama konuşulan devlet, hangisinin kazandığı, hangisinin az yaralı olduğu…
İnsani güvenlik kavramı, mili güvenlik, devlet güvenliği kavramı karşısında 90’larda ortaya atılmıştı… Güvenlik hiyerarşisinde “devlet”ten “insan”a, “milli”den “birey”e doğru bir ağırlık kayması arayışını ifade ederdi.
Bugün araba yokuş geriye doğru son hızla geri gidiyor.
Açıkçası ulusal veya uluslararası alanda devlet şiddeti çağında yaşıyoruz.
“Haysiyet içinde bir yaşam sürme hakkı”nı ortadan kaldıran bir iklim bu…
Hikmet-i hükümet ya da milli güvenlik gerekleri ve gerekçeleri veya “olmazsa olmazlar”ı, hasım ülke saldırıları, bombaları, Netanyahu ve Trump’un yaptığı gibi, insanın hareket alanını, güvencesi olan hukuk düzenini, kendi başına hareket etme, düşünme, ifade etme özgürlüğünü kısıtlıyor…
Ve dünyanın bir kısmı, beteri insanlar bunu alkışlıyor
Sürekli bir seferberlik ve tehlike hali semaları hiç terk etmiyor.
Bizdeki siyasal durum buna başka örnek.
Askeri vesayet dönemindeki tehdit ve tehlike dili, oradan kaynaklanan güvenlikçi yaklaşımı, bugün bir başkası ikame etmiş durumda.
Rejimimiz, yargımız, siyasetimiz şiddet merkezli…
Her genel seçime tehdit ve tehlikeye endeksli kutuplaşma rüzgarı, bir meydan savaşı, büyük hesaplaşma havası içinde giren bir ülkeyiz. Gizli ajandalar, komplolar, dış tehdit fikrini zihniyetinin merkezinde tutan bir siyasi kültür inanılmaz bir yükseliş yaşıyor.
Hukuk devleti kurallarının biteviye tahrip edilmesi, bir güvenlik zorunluluğu olarak açıklanması buna açık bir örnek...
Şiddet iklimi işte burada…
2015 sonrası siyasi düzen, 2017 sonra yeni anayasa ve iklimi, yapısal olarak, idari tedbir ve hukuk denetimi arasındaki hiyerarşiyi mutlak bir şekilde bozdu.
Hukuk denetimi ve yargı devrede olmadan mülki amirlere ve güvenlik şeflerine makul şüpheye dayanarak insanları gözaltına alma yetkisi verildi.
Daha beteri bu yetki, “toplumun huzur ve güvenliği” için bir kaçınılmaz olarak tanımlandı.
Bunlara emniyette, yargıda, bürokraside, üniversitelerde sadakat düzeni ya da iktidara sadık adamlar sistemi eklendi.
Devlet cumhurbaşkanın fermanlarıyla yönetilir hale geldi.
Bunun askeri düzenlerden, dönemlerden ne farkı var? Uygulama bakımından hiç yok. Şekil ve kural açısından ise fazlası var.
Zira bu kez durum, istisnai değil, askıya alınmış bir hukuk düzeni de yok.
İnsan güvenliğini ezen devlet güvenliğinin, milli güvenliğin yeni formu bu.
