‘HİÇ’

Bu yazıyı bayramı geçirmek için geldiğim Bursa’da yazıyorum. Yanıma keyfimce okumak için birkaç kitap aldım. Yazmak için değil, “okumak için okumak” nicedir özlediğim bir şey. Benim gibi geçimini kalemiyle sağlayan insanlar, maalesef, bir süre sonra sırf yazmak için okumaya başlıyor ve okudukları her kitapta yazmayı planladıkları konularla ilgili malzeme aradıkları için çok zaman bütünü kaçırıyorlar. Şüphesiz bu da bir okuma biçimi, fakat kitaba ve yazarına haksızlık...

İyi kitapların ne büyük emeklerle vücuda geldiğini, kitap yazmış veya yazmayı denemiş olan herkes bilir. Bana sorarsanız, her iyi kitap, satır aralarına da nüfuz edilerek birkaç defa okunmayı hak ediyor. Birkaç defa diyorum; çünkü hiçbir iyi kitap aslında kendini ilk okunuşta bütünüyle ele vermez; bütün zenginliklerini önünüze açmak için derinleşmenizi, ufkunuzun genişlemesini ve elbette yeniden okumanızı beklerler.

***

Büyük bir hırsla, ne bulursam yutarcasına okuduğum çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı hatırlıyorum. Bazan bir yazarın peşine takıp uzaklara gitmek, bazen başka bir yazarın hayal dünyasının derinliklerinde gezinmek, bir başkasının beyninin kıvrımlarında dolaşarak onunla birlikte düşünmek ve yıllarca biriktirdiklerini zahmetsizce paylaşmak ne büyük bir hazdır! Fakat devrin şartları, maddî imkânsızlıklar, kütüphanelerin de yetersizliği ve sevimsizliği yüzünden okuyacak kitap bulmakta zorlanırdım. Beş altı arkadaş, elimize geçen kitapları sırayla okurduk.

1960’ların sonunda Sivas’ta Ziya Bey Kütüphanesi’ni keşfettiğimde dünyalar benim olmuştu. Birkaç meraklı ihtiyar dışında kimsenin uğramadığı bu zengin kütüphanenin yaşlı memuru da beni keşfetmişti; asıl hazinenin bulunduğu büyük salonda keşif yolculuklarına çıkmama izin verirdi. Yazarlık maceram bu kütüphanede başladı.

***

Kütüphanede kitap okumakla sahip olduğunuz kitabı okumak arasında fark vardır. Sahip olduğum ilk kitaplardan bazılarını kütüphanemde hâlâ muhafaza ediyorum. Hepsini. ilk sayfalarının üst kısmına “Beşir Ayvazoğlu Kitaplığı” ibaresini yazıp numaralandırmış, kendime büyükçe bir meyve sandığından bir de kitaplık yapmıştım. Yirmi otuz kitabın sığabildiği bu kitaplıkla gurur duyardım.

Şimdiyse binlerce kitapta oluşan bir özel kütüphaneye sahibim. Sürekli ayıklayıp bazı üniversite kütüphanelerine bağışta bulunduğum hâlde şişmeye devam eden kütüphanemi muhafaza edebilmek için ayrı bir mekân edinmek zorunda kaldım. Yayınevleri ve yazarlar tarafından hemen her gün adresime yeni kitaplar gönderiliyor. Kitabevlerinden yeni çıkmış kitapları, sahaflardan da ihtiyaç duyduğum eski kitapları, dergileri vb. satın almaya devam ediyorum.

Masamın üzeri ve kütüphanemdeki rafların ön kısımları, çoğu yazarları tarafından güzel cümleler yazılarak imzalanmış yeni kitaplarla dolu. İlk fırsatta -ve mutlaka- okumak niyetiyle ayırdığım kitaplar bile bazan yeni kitaplar tarafından geriye itilerek unutturuluyor. Bunlarda dışında, eskiden okuduğum hâlde çeşitli sebeplerle yeniden okumak ihtiyacını hissettiğim bir yığın klasik var. Şehnâme’yi, Kelile ve Dimne’yi, Füsûsü’l-Hikem’i, Mesnevi’yi, Bostan ve Gülistan’ı, İliada ve Odisseia’yı, Don Kişot’u, Shakespeare, Dostoyevsky ve Tolstoy külliyatlarını, Cyrano de Bergerac’ı, Hernani’yi, Sefiller’i ve daha nicelerini yeniden ve tadını çıkara çıkara okumak istiyorum.

***

Hayal kırıklığını da göze alarak -evet, bazı kitaplar ikinci okunuşta hayal kırklığı yaratır- ilk okuduğumda yaşadığım derin hazzı bir kere daha yaşamak için tekrar okumak istediklerim de var. Bazı yeni ve çok önemli kitapları da okumaya başlayıp araya başka işler, başka okumalar girdiği için kaldığım yerleri ayraçlarla belirleyip öylece bırakmışım; çalışma odamda mahzun mahzun kendilerine yeniden döneceğim zamanı bekliyorlar. Ama ben yazmak, bunun için başka kitaplar, makaleler vb. okumak zorundayım.

Aslında elime geçen bütün kitapları kendime has hızlı okuma metoduyla gözden geçiriyor ve az çok fikir ediniyorum. Fakat -şunu açıkça ifade etmek isterim- kendi metodum da dâhil olmak üzere bütün hızlı okuma metotları, okunan kitabın muhtevası hakkında belli ölçüde fikir edinilmesini sağlar, o kadar. Ve sadece iyi bildiğiniz alanlarda yazılmış kitapları bu metotlarla okuyabilirsiniz.

Evet, okunacak çok kitap var; keşke ciddi bir hızlı okuma metodu keşfedilse de, yeni çıkan bütün kitapları hemen okuyuversek ne iyi olurdu, değil mi? Eskiler böyle durumlar için “Zihî hayal-ı muhal” derlerdi; yani “gerçekleşmesi mümkün olmayan ne güzel bir hayal!”

***

Kütüphaneler, büyük kitabevleri ve kitap fuarları öteden beri ürkütür beni. Raflarda ve vitrinlerde renk renk, boy boy, yeni ve eski, okunması gereken yüzlerce kitabı gördükçe canım fena halde sıkılır, ümitsizliğe kapılırım. Bu duyguyu son zamanlarda çoğalan büyük kitabevlerinde daha derin bir biçimde yaşamaya başladım. Okumadığım, belki okumaya asla zaman bulamayacağım o güzelim kitaplar (ki içlerinde kim bilir ne hazineler gizli), bana, aslında bildiklerimin bilinmesi gerekenler yanında hiç mesabesinde olduğunu ihtar ediyor; evet hiç!

İyi bir hattatın elinden çıkma bir “Hîç” levhası bulursam, odamın en görünür yerine asacağım!

YORUMLAR (2)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
2 Yorum