Gitmek mi yoksa dönmek mi asıl hikâye?
Konu tam da başladığı yerden çatallanıyor. Birden omzuma teselli vuruşuyla bir el dokunuyor. O hisle gitmek ile dönmeyi tartmak zor gelmiyor ilkin bana. Böyle hallerde zihne kuvvet yetmiyor dile hakimiyet kadar idrake derinlik gerekiyor. Dışarıdan bakanın aklını karıştıracak bir şey yok aslında. Onlar için yumurta daima içinde sarı topak olan kırılması kolay bir kabuktur. İş onun varlığını tartmaya, sorup sorgulamaya gelince nasıl olsa kaçacak yeterince gölge bulunur. Oysa insanın gelip eşiğine oturduğu, hikâyenin anlam bulduğu nokta tam burası; gitmekle dönmenin kılıçtan kesici çarkının arasından geçmeye niyet edebilmek. Dede Korkut’ta sıklıkla dünya için gelimli- gidimli nitelemesinde bulunulur. Dünya bir başına bir yerden gelip bir yere gidemeyeceğine göre gelimli- gidimli olmaktan maksadın insanın yeryüzündeki macerasının özü olduğu açıktır. Peki gelmek kadar gitmek onun elinde midir? Tam anlamıyla gitmek ve gelmek ihtiyarında olmayan bir varlığın ebedi dönüş mitosu yaratması doğal bir sonuç kabul edilebilir mi? Gelmek ve gitmek arasındaki çekimi yaratan ömür olgusu insanın hangi duyuş, düşünce ve eylemiyle tam aydınlanabilir? Nereden geldik ki tam olarak gideceğimiz bir yer olduğunun aydınlığıyla yıkanalım? Nereye gideceğiz ki tam olarak onu bilmenin huzuruyla yarına huzurla uyanalım? Buna rağmen bu gelip gitmeler, bu dönüp durmalar neden? Rüyadan uyandığımızda bir hayatımız olmasaydı rüya gördüğümüzün ayırdına varabilir miydik? Öyleyse rüya görürken bir hayatımız olduğunu tam bilebiliyor muyuz? Şimdi omzuma dokunduğunu hissettiğim el beni gitmeye mi yoksa dönmeye mi hazırlıyor? Ona güvenebilir miyim?
Alıp başımı gideceğim ve bir daha dönmeyeceğim diye ünleyen adam hikayenin tam olarak neresinde durur öyleyse? Eğer geldiği bir yer olmasaydı şimdi gitmek istediği bir yer olabilir miydi? Madem elan gidebileceği bir yer olduğu bilgisiyle böyle söylüyor eğer bir geri dönüş imi taşımasaydı sözlerinin ağırlığı olabilir miydi? Ya da adam gerçekten bir daha dönmeyecekse o hikâye kime aittir? Kendisine mi yoksa sözün muhataplarına mı? Birinin gelmesinden sevinç duymadığımızı farz edelim onun dönüşü bizim ilgimizi çeker mi? İnsan eğer ilkin kendinden kendine bir geliş ve gidiş bilinci değilse ve aslında her şey gelmenin ve gitmenin idrakine bağlıysa bir farkı olabilir mi gelmek ile gitmenin? Edip Cansever şiirsel bir dokunuşla ve ‘miş’ kipini devreye sokarak kendiliğinden bir milat yaratıyor bu konuda. ‘Bulunuyorum’ değil de ‘bulundum’ seçimiyle geçmişe çıpalıyor anlamı. Şimdiyi kendi gerilimine kilitliyor. ‘Gelmiş Bulundum’ şiiri, ‘kimmiş o gelen ya da giden kimmiş’ diye sormakla kalmıyor teselliyi, çıkmaz olanın yarasını insandan değil doğadan sağaltmasını istiyor. ‘Gelmiş bulunan’ bizzat yaradır çünkü. Yara, yarayı nasıl sarar? Herkesin omzuna dokunacak bulunur mu hazırda? Dokunsa bile…
Gelmek ile doğmayı gitmek ile ölümü kastetmek ne kadar da sınırlayıcı bir algı bir yandan. İnsan bir başına kendisini doğuramaz. Doğması için onun dışındaki bilgi ve hayatlara mecburdur. Ya ölüm? Tam olarak öyle mi? Kendisini doğuramayan insanın yine kendisini öldürmesi bir erdem bir eşitlik hatta adalet diye kabul edilebilir mi? Öyleyse gelmek ve gitmek başka yerde aranamaz mı? İthaki’den, krallığından, halkından, kadınından ve oğlundan kopan Odysseia dönüşü hak eden kişi midir yoksa dönüşü yaratan karakter mi? Bilerek kahraman demiyorum. Kahraman sayınca iş kolaylaşıyor. Oysa yaşamın bireydeki temsil gücü onun gitmek ve dönmenin, gelmek ve gitmenin ne derece sahibi olabildiğine bağlı. Yüksek sanat ve düşünce verimleri bundan başka neyin tecrübesidir ki? Dante, İlahi Komedya’yı yazarken bizzat gidip gelmiş midir zamanda ve mekanda! Miraç’ın ferde düşen müjdesi böyle bir özle bağlı değil mi? Gelmek bilgi ve cüret hüneri olduğu kadar gitmek inanç ve bilinç adımı sayılamaz mı? Miraç’ın dönüşü olmasaydı neye bağlardık gidişini?
Şimdi gidiyorsam sezgilerim kadar isteklerim, düşlerim kadar düşüncelerim, bedenim kadar ruhumun ortak çekimi ve iradesi içinde bulunduğumdandır. Beni sürüklenmekten, nereye çarpacağı kestirilemeyen eşya olmaktan çıkaracak bu hâlimdir. Eğer buraya gelmemiş olsaydım tıpkı gelme hâlim gibi o da ergin olmasaydı dönüşten söz açmaya hakkım olur muydu? Güneşin altında, rüzgarın kucağında, kumun sıcağında ve ağaçların gölgesinde olup bitecek yine her şey. Ben sabahın erken vakitlerinde akışının kesilmediğini umduğum yüksek idrak geçişlerinin sağanağına tutulacağım. Dönecek miyim? ‘Gelimli-gidimli’ olmanın hükmü bizim irademizde değil. Ona inanıyorum. Ama madem siz buradasınız, gelmekten de, gitmekten de, dönmekten de nihai murad olmaktır, o inançla, elbette, elbette döneceğim. Öykünün daha derinine bakmış olarak. Belki…
(Not: Huzurlarınızdan 5 Eylül’e kadar gidiyorum. Dönüşte, yeni görüşler, yeni duyuşlar ve hikâyelerle buluşmak dileğiyle.)
