Bakan Bey aşerirse
Çehov’un memûr hikâyelerini çok severim. Memûriyetim esnâsında şâhid olduğum hikâyeleri, nasip olursa Çehov tarzında yazmayı hayâl ediyorum. Okuyacaklarınız, ayniyle vâki hikâyeler.
On beş yıl kadar önce erken yaşta mürüvvet gören bakanlardan birinin canı, bir gece yaprak sarması istemiş. İstemiş dediysem evinde değil, bakanlıkta geç vakit çalışırken istemiş. Midesine söz geçiremeyince de bulunmasını emretmiş. Gecenin köründe Ankara’da, açık bir lokanta, market vs. bulunamamış. Şehir, alt üst edilmiş. Yok yok yok....
Ne demek, bakanın canı yaprak sarması istesin de bulunamasın? Ya çocuğunu düşürürse?
“İllâ bulun!” diye kendisi mi demiş yoksa adamlarının kraldan fazla kralcılığı mı tutmuş, orasını bilmiyorum. Belki öylesine, “Bir yaprak sarması olsa da yesek.” dedi. Adamları da bu isteği emir kabul etti. Belki de “Bana yaprak sarması bulamayan adamların ne gereği var?” diye test etti.
Saatler sonra yaprak sarması meselesi çözülmüş. Yemek işiyle uğraşan birine ulaşılmış. Yatağından kaldırılmış. O da başka birisini yatağından kaldırmış. Derken yaprak sarması bulunmuş. Meseleyle canla başla ilgilenen her kimse, her hâlde “Evreka, evreka!” diye dönmüştür.
“Zıkkımın kökünü yesin!” dediğinizi duyar gibiyim. Merak etmeyin, zıkkımın kökünü yemese de isteklerinde sınır tanımayınca güzel bir dayak yemiş.
Peki, bakan bey böyle olur da adamları hırlı durur mu?
Birgün, özel kaleminin masrafı incelenirken bilmem hangi pastâneden getirtilen bir kahvaltı faturası farkedilmiş. Bu kahvaltıyı kimin getirttiği araştırılınca tavşanın suyunun suyu bir hanım, “Ben getirttim.” demiş. Çalıştıkları yerde kahvaltı olduğu hâlde niye böyle birşey yaptığı sorulunca, “Buradaki kahvaltı, midemi ağrıtıyor.” cevâbını vermiş.
E buraya da bir “zıkkımın dibi” uyar.
DAVULLAR, BAVULLAR
İki binli yılların ikinci yarısıydı. Başımıza ilâhiyat mezunu bir dâire başkanı atandı. Daha doğrusu bir arkadaşımız, dâire başkanı oldu. Çalışkan, namaz ehli bir adamdı. Öğle tâtilinde boş durmaz, Kuran-ı Kerim okurdu. Mesâi saatlerine çok dikkat eder, işini hakkıyla yapardı ama yönetici olacak birisi değildi. Yakın bir akrabasının ikbâli açılınca bunun da açılmıştı.
Sevindik. Kul hakkı biliyordu ne de olsa.
Birgün hepimizi toplantı salonuna çağırdı. Kürsüye geçti ve başladı kurallarını sıralamaya. Bir sürü vaz ü nasihatten sonra memur hanımlara parmak sallayarak, “Davullarınıza ve bavullarınıza dikkat edeceksiniz!” dedi.
Herkes, “Bu neydi ya?” diye dondu kaldı. Hoşgeldin Huysuz Virjin!
Bu parmak sallamadan hoşlanmayanlar bir yerlere haber uçurmuş olmalı ki çiçeği burnunda başkan, başka birgün yine toplantı yapıp, “Arkadaşlar, ben sizin kılık kıyâfetinize karışmam. Mesâinize dikkat edin yeter.” diyerek, bir çeşit özür diledi. Parmak sallamaya devam ederse dâire başkanlığının elden gideceğini anladı.
Emrindeki memurların âhiretini düşünen başkan, eskiden iddiâlı olduğu her şeyin tersini yaptı. Oturanlar oturmaya devam etti, çalışanlar çalışmaya. Bir yandan da "Kimseyi boş oturtmam!” diyordu. Odasına önce giden kazanıyordu. Dedikodu edenlere itibar ediyor, kendini savunmak isteyenleri ise dinlemiyordu.
Zamanla daha da yükseldi. Devlet parasıyla yurt dışı gezilerine gitmeye başladı. İşyeri toplantılarının kaplıca otelinde yapılmasından rahatsız olmadı. “Zıkkımın pekini” yemeye alıştı.
Takdir edersiniz ki gerdanı ve göbeği büyüdü.
