Tarikat-Siyaset-Ticaret: Söyleyin Ahbap’tan farkları ne?
Haftalardır oturup kalkıp Haluk Levent’e kızıyoruz. Sebebi belli: Toplumun ona olan güvenini boşa çıkardı, kendisine yardım için emanet edilen paraları şahsi borçlarını kapatmak için kullandı, o paralarla kumar oynadı diye…
İşte en son örnek geçen gün haber oldu: Ahbap Derneği, kasasında duran 44 milyon lirayı “Gazze’ye yardım” adı altında önce dolara çeviriyor, sonra o dolarla sözde altın alıyor, şimdi o altınların yerinde yeller esiyor. Hepsi Haluk Levent’e gitmiş.
Temiz duygularla yardım etmek, doğrudan yardımseverlik veya bir davaya yapılan iyi hizmete para vermek hepimizin zaman zaman yaptığı şeyler.
Kategorik olarak bir dinî cemaatin yurt açmak, Kur’an kursu düzenlemek, sunduğu hizmeti genişletmek için yardım adı altında para toplamasıyla diyelim Ahbap Derneği’nin, diyelim İHH’nin, diyelim Kızılay’ın veya AFAD’ın para toplaması arasında bir fark yok.
Hepsi yardım amacıyla verilen, bağışlanan paralar.
Kategorik olarak bunlar arasında bir fark yok ama uygulamada var: Bugün ciddi para kayıplarıyla gündemde olan Ahbap Derneği de, İHH de veya Kızılay, AFAD gibi resmî yardım toplayan organizasyonlar da aslında kâğıt üzerinde bu yardım paraları için hesap vermesi gereken, devletin kurumları tarafından düzenli olarak denetlenen yerler.
Buna karşılık dinî cemaatlerin böyle bir denetimi yok. O yüzden bu cemaatler topladıkları paraları ne yaptıkları konusunda hiç şeffaf değiller.
Uğur Mumcu bu durumun teşhisini daha 1980’lerde koymuş, daha sonra kitap hâline de dönüşen yazdığı yazı dizisine “Tarikat-Siyaset-Ticaret” başlığını koymuştu.
Ben Cumhuriyet gazetesinde çalıştığım dönemde Uğur Mumcu’nun günlük köşe yazılarının ve yazı dizilerinin yazı işlerindeki editörüydüm uzun süre. Bu yazı dizisini de yayına ben hazırladım, o süreçte Uğur Abi ile bazen günde beş kere konuşurduk.
Ben, ondan farklı olarak o zaman da dinî cemaatler konusunda daha yumuşak görüşlere sahiptim; bu organizasyonları yasaklamaya da, yok etmeye de imkân yoktu, sadece Türkiye’de değil dünyanın bütün ülkelerinde ve dinlerinde bu cemaatleşmeler vardı. Ama bu yapıları şeffaf olmaya, gün ışığında hareket etmeye zorlamak mümkündü. Onların yasaklı olması onları yer altına itiyor, yer altına inince de bunu bir avantaja çevirip yolsuzlukların, her türlü hırsızlığın odağı hâline getiriyordu.
Mensupları cemaate iyi niyetlerle, kendi inançları doğrultusunda “doğru” olduğunu düşündükleri işleri yapmaları için para akıtıyordu. Ama bu para çoğu zaman cemaatin lideri ve ailesinin zenginleşmesine giden yolu açıyordu.
Süleyman Hilmi Tunahan mütevazı devlet memuru maaşıyla geçinen, devlet memuru olarak camilerde verdiği vaazlarla bugün Süleymancılık diye bildiğimiz yapıyı ortaya çıkaran kişiydi ama aynı Tunahan’ın ailesi, bugün torunlarının torunları dâhil zenginlik içinde yaşıyor. Bu zenginliğin kaynağı cemaatin verdiği bağışlar.
Uğur Abi’nin zamanında doğru saptadığı gibi, belli bir kritik kütleye ulaşan dinî cemaat hemen siyaset üzerinde baskı oluşturmaya başlıyordu ve bu baskısını da kendi maddî çıkarı için kullanıyordu. Ticarete atılıyor, ayrıcalıklı şirketler kuruyor, paraya para dememeye başlıyordu.
Sadece Süleymancılar değil. Bakın Fethullah Gülen cemaatinin maddî gücüne. Bu güç sayesinde bugün sürgünde yaşayan bir terör örgütü olan FETÖ hâlâ ayakta duruyor. Bu zenginliği oluşturan unsurun önemli bölümünü “himmet” adı altında cemaatten toplanan para oluşturuyor.
Veya dönün Menzil Cemaati’ne bakın. Bu cemaatin lideri öldü, cemaat çocukları arasında ikiye bölündü ve hayli çekişmeli bir miras davası devam ediyor çocuklar arasında.
Peki ama o mirasın kaynağı ne? Tabii ki cemaatin verdiği bağışlar. O bağışlar cemaat liderinin şahsî mal varlığına dönüşmüş.
Türkiye’de hemen hemen hiçbir şey göründüğü gibi olmadığından, perşembe sabahı Süleymancıların lideri ve üst düzey kadrosuyla 33 şirketine karşı yapılan adlî operasyonun da gerçek sebebini bilmiyoruz.
Bildiğimiz şu: Bu Nakşibendi cemaatinin birtakım isimleri ve şirketleri şimdi “kara para aklamak”la, yani “suç geliri edinmek”le suçlanıyor.
Yazının başından beri anlatmaya çalıştığım gibi, aslında Türkiye’deki mevcut irili ufaklı bütün cemaatleri aynı şeyle suçlamak, bir anda onlara operasyon yapmak, şirketlerini basmak mümkün.
Hemen hemen hepsi aynı şeyi yapıyor: Cemaatten topladıkları bağışlar şahsî servete dönüşüyor, bir cemaatin varlığı sayesinde elde edilen güç siyasî güce çevriliyor ve siyasetten türlü çeşitli ticarî ayrıcalıklar elde edilip servet büyüdükçe büyüyor.
Meselenin dinle bir ilgisi yok. Mesele para.
Bütün dinî cemaatlerin şeffaflaşması, özellikle akçalı işlerini hep gün ışığında görmesi lazım.
