Devlet, din ve cemaat: Yüz yıllık bir hesap

Din ile devlet arasındaki kavga modern zamanlardan çok daha eski… Fakat modern devletin bu kavgaya getirdiği yenilik, dini de diğer toplumsal kuvvetler gibi nizama sokabileceğine inanması oldu.

İngiltere Anglikan Kilisesi’nin dışında kalanları, Fransa Huguenotları, Çarlık Rusyası Eski İnananları türlü yollarla hizaya getirmeye çalıştı. Sovyetler ise dini, tarihin tasfiye edeceği bir kalıntı saydı. Sonuç ülkeden ülkeye değişti fakat hiçbirinde devletin kararı toplumun dinî haritasını tek başına çizmeye yetmedi. Kiliseler kapandı, toplantılar yasaklandı, din adamları sürüldü; insanlar yine de dinî hayatlarını farklı biçimlerde sürdürdü.

Türkiye’nin hikâyesi elbette bunların hiçbirinin kopyası değil. Cumhuriyet, Osmanlı’dan camiler ve ulemanın yanında tekkeleri, vakıfları, medreseleri, tarikatları ve bunların etrafında kurulmuş köklü insan ilişkilerini devraldı. 1924’te Diyanet kuruldu, ertesi yıl tekke ve zaviyeler kapatıldı. Devlet dini terk etmedi; camiyi, imamı ve hutbeyi kendi teşkilatına bağlarken şeyhi ve tarikatı hukuk düzeninin dışında tuttu.

Fakat kanunla bir müesseseyi kapatmakla insanların birbirleriyle kurduğu bağı sona erdirmek aynı şey değildi. Tarikatlar kaybolmadı. Nurculuk, Süleymancılık ve Nakşibendiliğin farklı kolları çeşitli dönemlerde etkili oldu. Ders halkaları, öğrenci evleri, yurtlar, vakıflar ve dernekler ortaya çıktı. Devletin resmî kayıtlarında tarikat yoktu fakat Türkiye’nin şehirlerinde ve ailelerinde tarikat ve cemaat pekâlâ vardı.

Erken Cumhuriyet’in karşısındaki şartları, yeni devletin güvenlik kaygılarını ve hilafetin kaldırılmasının ardından yaşananları hesaba katmadan bugünden kolay hükümler vermek doğru olmaz. Yine de yüz yıllık tecrübenin gösterdiği bir mesele var: Devlet, resmen tanımadığı bu toplulukların gerçekte nasıl çalıştığıyla uzun süre ciddi biçimde ilgilenmedi. Cemaatler de kanunen bulunmadıkları halde fiilen var olmanın yollarını öğrendi.

Çok partili hayatla birlikte bu tuhaflık siyasetin işine yaradı. Hukuken mevcut sayılmayan cemaatleri siyasetçiler gayet iyi tanıyordu. Çünkü siyasetçinin gördüğünü kanun görmüyordu.

Bir cemaat binlerce aile, öğrenci, esnaf ve seçmen demekti. Siyaset ise cemaat açısından kursların ve yurtların işlerinin kolaylaşması, bürokraside kendisine yakın insanların bulunması anlamına geliyordu. Bunun yalnızca AK Parti yıllarına ait olduğunu söylemek tarihi fazlasıyla kısaltır. Merkez sağın cemaatlerle münasebeti Demokrat Parti yıllarından itibaren farklı biçimlerde sürdü. 1980 sonrasında vakıflar, okullar, dershaneler, yurtlar ve şirketlerle işin çapı daha da büyüdü.

FETÖ yapılanmasının serüveni bu bakımdan Türkiye tarihinin tuhaf bir kazası olmaktan fazlasını anlatıyor. Her cemaati FETÖ ile yan yana koymak insafsızlık olur. Fakat FETÖ’nün büyümesini yalnızca örgütün becerisiyle açıklayıp devletin ve siyasetin yıllarca yaptıklarını paranteze almak da kolaycılıktır. Dershanelerden yurtlara ve iş dünyasına uzanan teşkilat yıllarca gözümüzün önündeydi. Siyaset onunla ilişki kurdu, bürokraside önünün açıldığı dönemler oldu. Sonunda devletin maaşını alan insanların bir bölümünün emir alırken başka bir hiyerarşiyi devletin önüne koyduğu anlaşıldı.

15 Temmuz’un üzerinden on yıl geçti. FETÖ’nün devlet içindeki örgütlenmesi büyük ölçüde tasfiye edildi. Fakat yaşananlardan ne öğrendiğimiz konusunda aynı kesinlikten söz etmek güç. Eğer vardığımız sonuç bazı cemaatlerden sakınmak, bazılarıyla çalışmaya devam etmekse felaketin sebebini hâlâ yanlış yerde arıyoruz. Devletin güvenebileceği cemaatleri seçmesine ihtiyaç yok. Bir bakanlıkta, mahkemede, emniyette veya askerî karargâhta hiçbir dinî grubun kendisine mahsus kadro kuramaması gerekiyor. Çünkü Türkiye’de cemaatler var ve bundan sonra da olacaklar. Diyanet’in bütçesini büyüterek veya tarikatları yeniden yasaklayarak bu gerçeği değiştiremeyiz. Değiştirmeye çalışmak da demokratik devletin işi olamaz. İnsan istediği şeyhin sohbetine gider, istediği dinî topluluğa bağlanır, parasını istediği vakfa bağışlar. Devlet vatandaşına nasıl inanacağını ve kimden din öğreneceğini tarif etmeye başladığında eski yanlışın başka bir çeşidine döneriz.

Devlet için sınır, inançtan imtiyaza geçildiği yerde başlamalı.

Bir hâkim karar verirken, bir polis soruşturma yürütürken, bir memur tayin edilirken hangi tarikata, cemaate veya siyasi çevreye yakın olduğunun zerre kadar kıymeti olamaz. Kamu sınavının soruları bir gruba veriliyor, bir bürokrat “filanca cemaatin adamı” olduğu için yükseliyor veya makamlar gruplar arasında paylaştırılıyorsa devlet zaten kendi koyduğu kuralları çiğnemiştir. Bunu kendisine yakın veya zararsız gördüğü bir cemaat için yapması sonucu değiştirmez.

Cemaatlerin de açık bir hukuk düzeni içinde yaşamaları gerekir. Binlerce öğrenciyi barındıran yurtları kimlerin yönettiği, büyük bağışlar toplayan vakıfların parasının nereden gelip nereye harcandığı bilinmeli. Bunun için insanların evlerine polis göndermeye veya sohbetleri dinlemeye ihtiyaç yok. Mali denetim yapılır, çocukların kaldığı kurumlar ciddi biçimde denetlenir, kamu personeli alımında torpilin üzerine gidilir. Devlet şeyhin ne anlattığına ayırdığı merakı kendi memurunun nasıl tayin edildiğine gösterse zaten epey yol alır.

Cumhuriyet’in yüz yıllık cemaat tecrübesinde iki büyük hata birbirini takip etti. Önce devlet, hukuk düzeninden çıkardığı cemaatlerin toplumdan da çekileceğini düşündü. Çekilmediler. Sonra siyaset bu toplulukların seçmenini, parasını ve teşkilat gücünü fark etti; onları hukuk içinde tarif etmek yerine kendisiyle anlaşabilen gruplar olarak görmeyi daha kullanışlı buldu.

Artık bu iki tecrübeden üçüncü bir yol çıkarmak gerekiyor. Ne tarikat avcılığına dönülebilir ne de devlet dairelerinde cemaat kontenjanlarına razı olunabilir. İnsanların dinî hayatını serbest bırakan fakat devlet kapısından girildiği anda şeyhin, cemaatin, partinin, akrabanın ve hemşehrinin hükmünü bitiren bir hukuk düzeni kurulabilir.

15 Temmuz’dan çıkarılacak ciddi sonuç da devlete bir daha “yanlış” cemaatin yerleşmesini engellemekten ibaret olamaz. Mesele, hangi cemaat olursa olsun bürokraside kendisine ait bir kadro kurmaya kalktığında karşısında kişilere göre esnemeyen bir devlet bulmasıdır.

YORUMLAR (2)
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.